Veya'budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yadurruhum velâ yenfe'uhum veyekûlûne hâulâ-i şufe'âunâ ‘inda(A)llâh(i)(c) kul etunebbi-ûna(A)llâhe bimâ lâ ya'lemu fî-ssemâvâti velâ fî-l-ard(i)(c) subhânehu vete'âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)
Allah'ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır" diyorlar. De ki: "Siz, Allah'a göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.".
Allah'ı bırakıyorlar da, kendilerine ne fayda, ne de zarar verebilecek olan şeylere tapıyorlar ve "Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir." diyorlar. De ki, "Siz Allah'a göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" Allah onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir.
Yûnus Suresi 18. ayet, müşriklerin Allah'tan başka taptıkları varlıkları ve bu tapınmanın anlamsızlığını ele alırken, şefaat inancının yanlışlığını ve Allah'ın ilminin mutlaklığını vurgular. Ayet, şirk koşmanın temelsizliğini ve Allah'ın yüceliğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'abd kökünü 'tevazu ve boyun eğme' olarak tanımlar. İbadet ise, 'kulun en üst düzeyde tevazu ve boyun eğme göstermesidir.' Ayetteki 'ya'budûne' ifadesi, müşriklerin Allah'tan başkasına gösterdikleri bu en üst düzey boyun eğmeyi ve tapınmayı ifade eder ki bu, tevhid inancına aykırıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ibadet' kelimesinin Kur'an'da 'itaat' ve 'kulluk' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ya'budûne' fiili, müşriklerin Allah'ın emirlerine değil, kendi uydurdukları ilahlara itaat etmelerini ve onlara kulluk etmelerini mecazi olarak ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ibadet' kavramının Kur'an'da sadece ritüelistik tapınmayı değil, aynı zamanda 'Allah'ın iradesine tam bir teslimiyet'i de kapsadığını belirtir. Ayetteki 'ya'budûne' fiili, müşriklerin bu teslimiyeti Allah'a değil, kendilerine fayda veya zarar veremeyen putlara yöneltmelerinin anlamsızlığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'darar' kelimesini 'zarar, ziyan' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yadurruhum' ifadesi, müşriklerin taptığı putların, kendilerine herhangi bir zarar verme gücüne sahip olmadığını, dolayısıyla onlardan korkmanın veya onlara tapınmanın boşuna olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'darar' kelimesinin 'bir şeyi eksiltmek, noksanlaştırmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, putların müşriklere ne maddi ne de manevi bir eksiklik getiremeyeceği, yani onlara zarar veremeyeceği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'nef'' kelimesini 'bir şeyin iyi ve hayırlı olması' olarak tanımlar. Ayetteki 'lâ yenfe'uhum' ifadesi, putların müşriklere herhangi bir fayda, iyilik veya hayır getirme gücünden yoksun olduğunu, dolayısıyla onlardan medet ummanın anlamsızlığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'menfaat' kavramını 'bir şeyden elde edilen kazanç veya yarar' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yenfe'uhum' ifadesi, müşriklerin taptığı putların, kendilerine dünyevi veya uhrevi hiçbir kazanç veya yarar sağlayamayacağını, bu yüzden onlara tapınmanın akıl dışı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'şefaat' kelimesini 'bir şeyi diğerine katmak, bir şeyi çift yapmak' anlamında kullanır. Terim olarak ise, 'bir başkası için aracı olmak, onun lehine konuşmak' demektir. Ayetteki 'şüfe'âunâ' ifadesi, müşriklerin putları Allah katında kendilerine aracı ve yardımcı olarak görme yanılgısını ortaya koyar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'şefaat' kavramının 'bir başkası adına istekte bulunmak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'şüfe'âunâ' ifadesi, müşriklerin putlara atfettikleri bu aracılık yetkisinin, Allah'ın izni ve bilgisi dışında gerçekleşemeyeceğini, dolayısıyla temelsiz bir iddia olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şefaat' kavramının Kur'an'da genellikle 'Allah'ın izniyle ve O'nun belirlediği kişiler için' geçerli olduğunu belirtir. Ayetteki 'şüfe'âunâ' ifadesi, müşriklerin bu izni ve yetkiyi Allah'tan başkasına atfetmelerinin, Kur'an'ın şefaat anlayışına tamamen zıt olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nebe'' kelimesini 'önemli haber' olarak açıklar. 'Tünabbi'ûne' fiili ise, 'birine önemli bir haber vermek' anlamına gelir. Ayetteki kullanım, müşriklerin Allah'a, O'nun bilmediği bir şeyi haber verme cüretini gösterdiklerini, bu durumun ise Allah'ın mutlak ilmine karşı bir saygısızlık olduğunu ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nebe'' kökünün 'yüksek ve önemli bir yerden gelen haber' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'etünabbi'ûne' ifadesi, müşriklerin, Allah'ın göklerde ve yerde bilmediği bir şeyin varlığını iddia ederek, O'na 'haber verme' teşebbüslerinin ne kadar absürt ve haddi aşan bir davranış olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'şirk' kelimesini 'iki veya daha fazla şeyin bir araya gelmesi' olarak tanımlar. Dinî bağlamda ise, 'Allah'a ortak koşmak, O'nunla birlikte başka ilahlar edinmek' demektir. Ayetteki 'yüşrikûne' fiili, müşriklerin Allah'ın uluhiyetinde ve rububiyetinde başkalarını ortak görme eylemini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şirk' kavramının Kur'an'da 'Allah'ın mutlak birliğini ve tekliğini ihlal eden her türlü inanç ve eylem' olarak tanımlandığını belirtir. Ayetteki 'yüşrikûne' fiili, müşriklerin putları Allah'a ortak koşarak tevhid ilkesini çiğnemelerini ve bu eylemin Allah katında kabul edilemez olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şirk'in Kur'an'da 'Allah'a ait olan sıfatları veya yetkileri başkalarına atfetmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'yüşrikûne' fiili, müşriklerin şefaat yetkisini putlara atfederek Allah'ın mutlak kudretine ve ilmine ortak koşmalarının yanlışlığını açıkça ortaya koyar.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
1- Bunlar, her bir iklim için yüce ruhlardan birer belli ruh vardır diye inanıyorlardı. Bundan dolayı onlar adına birer put yapıp dikiyorlardı ve o puta tapmaktan maksatları o ruha tapmak ve onun yardımını dilemek oluyordu.
2- Yıldızlara tapıyorlardı ve o yıldızlar adına diktikleri putlara tapıyorlar ve esas maksatları da o putun temsil ettiği yıldıza oluyordu.
3- Putlara ait bazı tılsımlar uyduruyorlardı ve tılsımlarda bir takım esrarlı güçlerin bulunduğuna inanıyor ve hayal ediyorlardı. O konudaki beklentileri için de onlara tapıyorlardı.
4- Büyük saydıkları kimselerin suretlerini yapıyorlar ve bu timsallere saygı gösteriyor ve tapınıyorlardı. Böyle yapmakla o yüce ruhların, azizlerin kendilerine şefaat edeceklerine inanıyorlardı. Allah katında onlar makbul kimseler oldukları inancıyla onlardan şefaat umuyorlardı.[33]
Taif halkı el-Lât adındaki puta, Mekke ahâlisi "Uzza, Menat, Hübel, İsaf, Nâile" adındaki putlara taparlardı.
İslam halifesi Hz.Ömer, İslamiyet öncesi dönemi anlatırken şunu aktarır; “Tanrı diye helvadan put yapar, onlara tapardık. Uzun bir yolculuğa çıktığımızda karnımız acıkınca, yaptığımız putları yerdik.” Aktarımlardan görüldüğü gibi bu putların kendilerine faydası olmadığı gibi nefsi ihtiyaçları doğrultusunda kullanıldığı anlaşılmatadır. Âyet-i kerimede;
Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? (25/43) De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!?
Gönül göğü ve beden arzında Allah’ın (Uluhiyet mertebesinin) bilmediği bir şey mi vardır. İlm-i İlahi program neticesinde bu veriler zaten elinin altındadır. Bugün bilisayarda bir tuşla istenilen bir bilgiye ulaşılmaktadır. Bu âlemlerin müsebbibi, zuhur ve tecelli edicisinin bu bilgiden uzak olması düşünülecek bir şey midir?
“subhânehu vete’âlâ ammâ yuşrikûn” şirk koşanlardan yücedir ve sübnah dır, tenzihtedir.
وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلاَّ أُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواْ وَلَوْلاَ كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ {يونس/19}
“Vemâ kâne-nnâsu illâ ummeten vâhideten faḣtelefû velevlâ kelimetun sebekat min rabbike lekudiye beynehum fîmâ fîhi yahtelifûn(e)” İnsanlar (başlangıçta tevhit inancına bağlı) tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesiyle ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di. (10/19)