İçeriğe atla
Yûnus 18Cüz 11 · Sayfa 210

Yûnus Sûresi 18. Âyet

يونس

Sohbete sor

Veya'budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yadurruhum velâ yenfe'uhum veyekûlûne hâulâ-i şufe'âunâ ‘inda(A)llâh(i)(c) kul etunebbi-ûna(A)llâhe bimâ lâ ya'lemu fî-ssemâvâti velâ fî-l-ard(i)(c) subhânehu vete'âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)

Allah'ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır" diyorlar. De ki: "Siz, Allah'a göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.".

Yûnus Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

1- Bunlar, her bir iklim için yüce ruhlardan birer belli ruh vardır diye inanıyorlardı. Bundan dolayı onlar adına birer put yapıp dikiyorlardı ve o puta tapmaktan maksatları o ruha tapmak ve onun yardımını dilemek oluyordu.

2- Yıldızlara tapıyorlardı ve o yıldızlar adına diktikleri putlara tapıyorlar ve esas maksatları da o putun temsil ettiği yıldıza oluyordu.

3- Putlara ait bazı tılsımlar uyduruyorlardı ve tılsımlarda bir takım esrarlı güçlerin bulunduğuna inanıyor ve hayal ediyorlardı. O konudaki beklentileri için de onlara tapıyorlardı.

4- Büyük saydıkları kimselerin suretlerini yapıyorlar ve bu timsallere saygı gösteriyor ve tapınıyorlardı. Böyle yapmakla o yüce ruhların, azizlerin kendilerine şefaat edeceklerine inanıyorlardı. Allah katında onlar makbul kimseler oldukları inancıyla onlardan şefaat umuyorlardı.[33]

Taif halkı el-Lât adındaki puta, Mekke ahâlisi "Uzza, Menat, Hübel, İsaf, Nâile" adındaki putlara taparlardı.

İslam halifesi Hz.Ömer, İslamiyet öncesi dönemi anlatırken şunu aktarır; “Tanrı diye helvadan put yapar, onlara tapardık. Uzun bir yolculuğa çıktığımızda karnımız acıkınca, yaptığımız putları yerdik.” Aktarımlardan görüldüğü gibi bu putların kendilerine faydası olmadığı gibi nefsi ihtiyaçları doğrultusunda kullanıldığı anlaşılmatadır. Âyet-i kerimede;

Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? (25/43) De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!?

Gönül göğü ve beden arzında Allah’ın (Uluhiyet mertebesinin) bilmediği bir şey mi vardır. İlm-i İlahi program neticesinde bu veriler zaten elinin altındadır. Bugün bilisayarda bir tuşla istenilen bir bilgiye ulaşılmaktadır. Bu âlemlerin müsebbibi, zuhur ve tecelli edicisinin bu bilgiden uzak olması düşünülecek bir şey midir?

subhânehu vete’âlâ ammâ yuşrikûn” şirk koşanlardan yücedir ve sübnah dır, tenzihtedir.


وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلاَّ أُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواْ وَلَوْلاَ كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ {يونس/19}

“Vemâ kâne-nnâsu illâ ummeten vâhideten faḣtelefû velevlâ kelimetun sebekat min rabbike lekudiye beynehum fîmâ fîhi yahtelifûn(e)” İnsanlar (başlangıçta tevhit inancına bağlı) tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesiyle ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di. (10/19)


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)