Vemâ kâne-nnâsu illâ ummeten vâhideten faḣtelefû(c) velevlâ kelimetun sebekat min rabbike lekudiye beynehum fîmâ fîhi yaḣtelifûn(e)
İnsanlar (başlangıçta tevhit inancına bağlı) tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesiyle ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di.
İnsanlar, aslında bir tek ümmet idiler, sonra ihtilafa düşüp ayrı ayrı oldular. Eğer Rabbinden bir karar çıkmamış olsa idi, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında şimdiye kadar aralarında çoktan hüküm verilmiş olurdu.
Yûnus Suresi 19. ayet, insanlığın başlangıçtaki birliğini, sonradan ortaya çıkan ihtilafları ve ilahi takdirin bu ihtilafların nihai hükmünü ertelemedeki rolünü dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'ümmet', 'ihtilaf' ve 'kelime' gibi anahtar kavramlar üzerinden insanlık tarihinin ve ilahi müdahalenin temel dinamiklerini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'insan' kelimesinin kökenini 'üns' (alışma, yakınlık) ile ilişkilendirir ve insanın sosyal bir varlık oluşuna vurgu yapar. Ayetteki 'en-nâs' ifadesi, başlangıçta bir araya gelmiş, birbiriyle ünsiyet kurmuş insan topluluğunu anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'nâs' kelimesinin genellikle 'insanlık' veya 'halk' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, insanlığın başlangıçtaki homojen yapısını ve sonradan bu yapının bozulduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ümmet' kelimesinin 'cemaat' ve 'tek bir din üzere olan topluluk' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ümmeten vâhidah' ifadesi, insanların başlangıçta tevhid inancı üzere birleşmiş tek bir topluluk olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ümmet' kelimesini 'bir imamın peşinden giden topluluk' veya 'belli bir zaman diliminde yaşayan topluluk' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, insanların başlangıçta tek bir ilahi rehberlik altında birleşmiş olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ümmet' kelimesinin 'bir gaye etrafında toplanmış cemaat' anlamını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'ümmeten vâhidah' ifadesi, insanların başlangıçta ortak bir gaye ve inanç etrafında birleştiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ihtilaf' kelimesinin 'birbirine muhalif olmak, ayrılığa düşmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fahtelefû' ifadesi, insanların tevhid inancından saparak farklı dinlere ve mezheplere ayrılmasını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ihtilaf'ı 'bir şeyin zıddına gitmek, farklı yönlere yönelmek' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, insanların başlangıçtaki doğru yoldan saparak çeşitli ihtilaflara düşmesini, dinî ve dünyevî konularda ayrışmasını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ihtilaf' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'anlaşmazlık, ayrılık, farklı görüşlere sahip olma' anlamlarında kullanıldığını vurgular. Bu ayette, insanların başlangıçtaki tevhid birliğinden sonra ortaya çıkan inançsal ve sosyal ayrılıkları işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kelime' kelimesinin Kur'an'da bazen 'Allah'ın hükmü, vaadi veya takdiri' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'kelimetün sebakat min rabbik' ifadesi, Allah'ın ezelde takdir ettiği, ihtilafların kıyamete kadar devam etmesine izin veren hükmünü kasteder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kelime'nin geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve 'Allah'ın emri, hükmü, vaadi' gibi manalara gelebileceğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın ezelî takdirini ve insanların ihtilaflarının dünya hayatında hemen çözüme kavuşturulmayacağına dair hükmünü anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kelime'nin burada 'Allah'ın vaadi ve takdiri' anlamında olduğunu ve bu takdirin, ihtilafların kıyamet gününe kadar ertelenmesini içerdiğini açıklar. Bu, ilahi hikmetin bir gereğidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kadâ' fiilinin 'hüküm vermek, karar vermek, işi bitirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lekudıye beynehum' ifadesi, eğer ilahi takdir olmasaydı, ihtilafların hemen ve kesin olarak çözüme kavuşturulacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kadâ' fiilinin 'bir işi tamamlamak, hüküm vermek, kesinleştirmek' gibi anlamlara geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın ezelî takdiri olmasaydı, insanların ihtilaflarının hemen nihai bir hükme bağlanacağını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kadâ' fiilinin 'bir şeyi yerine getirmek, bir hükmü icra etmek' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki bağlamda, ihtilafların hemen çözüme kavuşturulması ve kesin bir karara bağlanması anlamındadır.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vemâ kâne-nnâsu illâ ummeten vâhideten faḣtelefû velevlâ kelimetun sebekat min rabbike lekudiye beynehum fîmâ fîhi yahtelifûn(e)” İnsanlar (başlangıçta tevhit inancına bağlı) tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesiyle ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di. (10/19)
“Vücûd” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin dıl’-ı eyserinden “kaburga kemiği” hasıl oldu.Ve bu meydana çıkan muhtelif zuhurlar ve çeşitli sûretlerin doğuşları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivacından hasıl oldu. Nitekim Hakk Teâlâ Hazretleri Kûr’ân-ı Keriym Nisâ sûresi (4/1) şöyle buyurur:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ
نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا
كَثِيرًا وَنِسَاءَ
“Ya eyyühennâsütteku rabbüküm ellezi halâkaküm min nefsin vahidetin ve halâka minhe zevcehe ve besse minhüma ricalen ve nisâen.” Meâlen: “1. Ey insânlar!. O Rabbinizden korkunuz ki, sizi bir nefsten yaratmıştır ve ondan da eşini yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir.” Ve bu (taayyünat) “meydana çıkma” içinde pek çok “fâile ve münfaile” (etken ve edilgen) zuhura geldi. Ve fâile “etken” sûretler “rical” er, ve münfaile “edilgen” sûretler “nisâ” kadın’dır.
Ve insân fertlerinin sûretteki fâilesi olan “rical” er ve sûret-i münfailesi olan “nisâ” kadın her yönden kemalde ve en güzel kıvamda zahir oldu. İnsân fertlerinin ebeveyni Âdem-i hakiki olan “akl-ı kül” ile, Havvâ-yı hakiki olan “nefs-i kül” dür. Bunlar cennet-i zâtta, yani mertebe-i Ulûhiyyet’te mestûr “örtülü” idiler.
Kûr’ân ki cemi’-i esmâ ve sıfata câmi’ olan zâttır ve bu taayyünât ki, zât-ı Ulûhiyyet'in varlığında hayâlât ve rû’yâdan ibarettir; bu keserat “çokluk” taayyünât-ı
hayaliyye ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfiline doğru uzamıştır ve mertebe-i zâttan uzaktır. İşte bu şecere “ağaç” Kûr’ân’da zikredilen mel’ûn ve matrûd “uzaklaştırılan” şecere “ağaç”tır.
Akl-ı kül ile nefs-i kül bu çekirdeğe yaklaşmadıkçaاهْبِطُوا “ihbitû” (ininiz) Bakara, (2/36,38) emriyle cennet-i zâttan, sûret ve taayyünâta nüzül “inmediler”. Ve onların bu uzaklaştırılan ağaca yaklaşmaları iblis-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle galebesi ile vâki oldu ki, bu âlemi kesâfette onların zürriyyâtı olan Âdem fertleri de her an (hayâli çokluğa) ve Kûr’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftun “fitne” olmuşlardır.
Kûr’ân-ı Keriym; Nisâ Sûresi; (4/1) Âyetin de belirtildiği gibi:
(Yâ eyyühennâsütteku Rabbikümüllezi halâkaküm min nefsin vahidetin ve halâka minhe zevcehe ve besse minhüma ricâlen kesiran ve nisâen.) Meâlen - 1. Ey insanlar!. O Rabb’inizden korkunuz ki, sizi bir neftsen (halk etmiş) yaratmıştır ve ondan da eşini (halk etmiş) yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir.
Özet yorum: Bütün Esmâ-i İlâhiyye’ye câmî olan İnsânda iki zıt hâl olan gaflet ve uyanıklık dahi vardır. Gaflet cehilden, uyanıklık ilimden gelmektedir. Gaflet (mudil,) uyanıklık ise (hâdi) isminin zuhurudur.
Gaflet iki türlüdür, biri zaruri olanı, uyumak, dinlenmek, ihtiyaç gidermek gibi, diğeri ise ilgisiz, bilgisiz, ve cehlinden dolayı İlâhi hakikatlerden uzak, kendini bilmeden yaşamak gibidir.
İlâhi ilim; uyanık’lık ki, hayattır. Gaflet ise uyku ki ölüm demektir. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v.) (men sâre bil ilmi hayyen lem yemüd ebeden) yani; kim ki ilim ile diridir ebeden ölmez buyurmuştur. Burada bahsedilen ilim genel ilim olmakla beraber, her ilim İnsânın ahiret bakasını kazandırmaya vesile olmadığından, ifade edilen ilim “ilm-i İlâhi” (kendini bilme ilmi)dir ki; kişiye gerçek kimliği ile yaşamını ebedi olarak sürdürmeye vesile olur.
Ey İnsânlar! Kendiniz hakkında cehilden, gafletten, sakınınız ki, sonu mudildir. İlim ile hareket ediniz ki, sonu Hâdî, hidayettir; hidayet rıza’dır; rıza ise huzurdur; huzur ise cennettir.
Kim ki; nefsini (ittika) eder, korur, gafletten sakınır işte bu Âyet-i Keriyme’de başta belirtilen hüküm onların üzerinde ortaya çıkmış olur. Ayrıca her mertebenin (ittika)sı kendine has özellikler ifade eder. Böylece kendileri hakkında belirtilen bilgileri daha iyi anlamaya gayret ederler ve (halâkaküm min nefsin vahidetin) sırrını idrâk ederek yaşarlar.[34]
İşte bu hakikat üzerinden ayrılığa düştünüz, Âdem (a.s) “Ve’alleme âdeme-l-esmâe”[35] Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) isimleri öğretmişti. Ondan sonra gelenler bu esmâları nefsi emmare istikametinde kullandıkları için farklı farklı isimler verdikleri için bu hakikatten uzaklaştılar ve ayrılığa düştüler.
Yine bu kişilerin verilen bir söz neticesi azplarının rububibet mertebesinden Uluhiyet mertebesi tarafından ahirleri-ahiretlerinin ertelendiği bildiriliyor.
وَيَقُولُونَ لَوْلاَ أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِّن رَّبِّهِ فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّهِ فَانْتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ {يونس/20}
“Veyekûlûne levlâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(i) fekul innemâ-lgaybu li(A)llâhi fentazirû innî me’akum mine-lmuntazirîn(e)”