Veyekûlûne levlâ unzile ‘aleyhi âyetun min rabbih(i)(s) fekul innemâ-lġaybu li(A)llâhi fentazirû innî me'akum mine-lmuntazirîn(e)
"Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!" diyorlar. De ki: "Gayb ancak Allah'ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!"
Bir de "Ona Rabbinden daha başka bir âyet indirilse ya!" diyorlar. De ki: "Gaybı bilmek ancak Allah'a mahsustur, bekleyiniz bakalım, ben de sizinle beraber bekleyeceğim şüphesiz."
Yûnus Suresi'nin 20. ayeti, müşriklerin Hz. Peygamber'den mucize taleplerine karşılık, gayb bilgisinin yalnızca Allah'a ait olduğunu ve sonucun beklenmesi gerektiğini vurgular. Ayet, 'gayb' ve 'beklemek' kavramları üzerinden ilahi takdir ve insan acziyetini dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir düşünceyi, inancı veya haberi sözlü olarak ifade etmektir. Bu ayette, müşriklerin peygamberden mucize beklentilerini sözlü olarak dile getirmelerini ifade eder. İsfehânî'ye göre kavl, sadece sözden ibaret olmayıp, bazen bir inancı veya görüşü de kapsar ki burada mucize talebiyle birlikte bir inançsızlık ifadesi de mevcuttur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kavl' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını belirtir. Burada 'yakûlûne' (diyorlar/derler) ifadesi, bir itirazı, bir talebi ve aynı zamanda bir meydan okumayı içerir. Onların bu sözleri, peygamberliğin ispatı için bir şart koşma anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyet (آية), açık bir işaret, alamet veya delil anlamına gelir. İsfehânî, Kur'an'da âyetin hem Allah'ın kudretine işaret eden evrensel deliller (kozmik âyetler) hem de peygamberlerin doğruluğunu ispatlayan mucizeler için kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise müşriklerin özel bir mucize talebi kastedilmektedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âyet' kelimesinin Kur'an'da 'alamet' ve 'delil' anlamlarında kullanıldığını vurgular. Burada müşriklerin 'âyet' talebi, peygamberin doğruluğuna dair somut ve olağanüstü bir kanıt beklentisidir. Onlar, peygamberin iddialarını destekleyecek harikulade bir olay görmek istemektedirler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âyet' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini inceler. Ona göre âyet, sadece bir işaret değil, aynı zamanda Allah'ın iradesinin ve gücünün bir tezahürüdür. Müşriklerin talebi, bu ilahi tezahürün kendi istedikleri şekilde gerçekleşmesi yönündedir, bu da onların Allah'ın mutlak iradesini anlamadıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gayb (غيب), gözden uzak olan, gizli kalan ve idrak edilemeyen her şeydir. İsfehânî, gaybın mutlak anlamda sadece Allah tarafından bilindiğini ve bu bilginin insanlara ancak Allah'ın bildirmesiyle ulaşabileceğini belirtir. Ayetteki 'innemâ' (ancak, sadece) edatıyla gayb bilgisinin yalnızca Allah'a ait olduğu vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, gaybı, 'duyularla veya akılla ulaşılamayan, ancak vahiy yoluyla bilinebilen' olarak tanımlar. Bu ayetteki 'el-gayb' ifadesi, gelecekteki olayları, mucizelerin ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini kapsayan geniş bir bilinmezlik alanını ifade eder ve bu bilginin Allah'ın mutlak tasarrufunda olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'gayb' kavramının Kur'an'daki teolojik önemini vurgular. Gayb, Allah'ın mutlak egemenliğinin ve insan idrakinin sınırlılığının bir göstergesidir. Müşriklerin mucize talebi, gayb âlemine dair bir bilgi talebi olup, bu bilginin Allah'a mahsus olduğu cevabıyla reddedilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İntizâr (انتظار), bir şeyin gerçekleşmesini veya sonucunu beklemek, gözlemek anlamına gelir. İsfehânî, bu kelimenin genellikle bir beklenti ve sabır halini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki emir kipi, müşriklere ilahi takdirin tecelli etmesini beklemeleri gerektiğini, aceleci davranmamaları gerektiğini bildirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'intizâr' kelimesinin Kur'an'da hem olumlu (Allah'ın rahmetini beklemek) hem de olumsuz (azabı beklemek) bağlamlarda kullanıldığını açıklar. Bu ayette, müşriklerin mucize taleplerine karşılık, ilahi hükmün ve sonucun beklenmesi gerektiği, bu beklemenin bir imtihan ve sabır gerektirdiği vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nazara' kökünden türeyen 'intizâr'ın, sadece fiziksel bir bekleyiş değil, aynı zamanda zihinsel bir gözlem ve sonucun ne olacağına dair bir beklenti içerdiğini belirtir. Ayetteki 'fentazirû' emri, müşriklere kendi akıbetlerini ve Allah'ın vaadinin gerçekleşmesini beklemeleri gerektiğini, bu beklemenin bir tehdit unsuru da taşıdığını ima eder.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!” diyorlar. De ki: “Gayb ancak Allah’ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!” (10/20)
Burada ki yaklaşım Mûseviyet mertebesinin inkarcı yaklaşımıdır. “Rabbinden bir ayet-işaret-mucize indirilse” Kûr’an ayetleri başlı başına ilmi mucizedir.
Bugünkü anlayışta hayali ve vehimi kerametler beklendiği gibi, asl olan ilmi keramet ve ilmi işaretlerden gelen ilhamat ve doğuşatlardır. “Gayb Allah’ındır” Bakara sûresi 3. Âyette gayb’ın bir iman mevzuu olduğu bildirilmektedir. Bu da zaten müşriklerde yoktur.
Elleziyne yu'minune Bil ğaybi ve yukıymunas salate ve mimma rezaknahüm yünfikun;
Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar. (2/3)
O kimseler ki, gaybe imân ederler, namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verilen rızıklardan da infak ederler, zâhir anlamıyla kısaca böyle olan Âyeti biz biraz daha incelersek;
O kimseler ki, imân ederler; Allah’ın varlığına, birliğine imân ederler, burada imân mertebesinin hakikatini anlatıyor bize, bizler “ya Rabbi” biz sana inandık demekle acaba gerçekten mü’min oluyormuyuz? Burada imânın şekli tarif ediliyor, ”yu’minune Bil ğaybi” derken oraya “B” harfini koymamış olsa “yu’minune el ğaybi” yani gaybe imân ederler olacak, burası çok hassas bir yerdir ve genellikle farkında olmadan öylece geçiliyor, “Bil ğaybi” dendiği zaman Arapça gramerde “B” harfi “ile” mânâsına geldiğinden anlam “gaybleriyle imân ederler” Olmaktadır, yani bir kimse kendi gaybini idrak edemezse âlemdeki gaybi hiç idrak edemez, netice olarak kendi gaybini idrak ettiği zaman, oradan yola çıkarak âlemin gaybini idrak etmesi mümkün olur, bu nedenle Âyet-i Kerîme’de “yu’minune Bil ğaybi” denmiştir.
Kendi gaybleriyle âlemdeki gaybe imân ederler;
Kendi şahadetleriyle âlemdeki şahadete imân ederler, eğer bizde birimsel varlık olmasa bu âlemdeki birimsel varlıklar-la yaşamaya uyum gösteremeyiz, uyarlanamayız. Bizdeki bâtın, akıl, zekâ, düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat var-lığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır, biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz, yani bu âlemin sadece mad-deden ibaret olmadığını bunun bir hakikati, özü, gaybi ol-duğunu biliriz. Cenâb-ı Hakk Âyet-i Kerîme’de “Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânurRa-hıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediği-miz bir gayb var ve kendimizdeki gaybten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur. Gaybe imân, maddeye şahadetlik, biz bu iki hakikati idrak etmiş olursak Rabbimizi de kendimizi de daha iyi anlamış oluruz.
“Eşhedü en lâ ilâhe illâllah” değil midir? Bizim dinimizin ilk şartı, “Eşhedü” ben görüyorum, müşahede ediyorum ki, Allah’ın varlığından başka bir varlık yoktur ve gayb âlemi olarakta imân ediyorum ki o da Allah’ın varlığından başka bir şey değildir. O kimseler ki müşahede âlemine şâhit olurlar, gayb âlemine de imân ederler, gayb âlemine olan imân kuvvetli bir imân ise o da müşahede gibidir, şahadet gibidir. O kimseler daha nasıl kimselerdir?[36]
Ancak bu vasıfflara sahiplik ile gayb’ın ne olduğu ilmi olarak anlaşılabilir.