Ve-iżâ eżeknâ-nnâse rahmeten min ba'di darrâe messet-hum iżâ lehum mekrun fî âyâtinâ(c) kuli(A)llâhu esra'u mekrâ(an)(c) inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn(e)
Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra, insanlara bir rahmet (ferahlık ve mutluluk) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki ayetlerimiz hakkında onların bir tuzakları (birtakım tertipleri ve asılsız iddiaları) vardır. De ki: "Allah, daha çabuk tuzak kurar." Şüphesiz elçilerimiz (melekler) kurmakta olduğunuz tuzakları yazıyorlar.
İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, âyetlerimiz hakkında derhal bir takım hilekârlıklara girişirler. De ki: "Allah'ın hilesi daha çabuktur. Haberiniz olsun ki elçilerimiz yaptığınız hileleri yazıp duruyorlar".
Yûnus Suresi 21. ayet, insanın zorluk sonrası rahmete eriştiğinde nankörlüğünü ve Allah'ın bu duruma karşı mukabelesini ele alır. Ayet, 'tatmak', 'rahmet', 'darlık', 'hile/tuzak' ve 'yazmak' gibi temel kavramlar üzerinden insan psikolojisi ve ilahi adalet arasındaki ilişkiyi dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zevk' (ذوق) kelimesinin aslen dille bir şeyi tatmak anlamına geldiğini, ancak mecazi olarak bir şeyin sonucunu veya etkisini deneyimlemek için de kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ezeknâ' (tattırdık) ifadesi, Allah'ın insanlara rahmeti bir deneyim olarak yaşatmasını, onlara bu lütfu hissettirmesini ifade eder. (el-Müfredât, ذوق maddesi)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ezeknâ' fiilinin burada 'yaşattık, ulaştırdık' anlamında mecazi bir kullanım olduğunu ifade eder. İnsanlara rahmetin doğrudan bir tat gibi sunulması değil, onun sonuçlarının ve nimetlerinin tecrübe ettirilmesi kastedilir. (Mecâzü'l-Kur'ân, Yûnus 21)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet' kelimesinin, başkasına iyilik yapma ve şefkat gösterme anlamını taşıdığını belirtir. Allah'tan gelen rahmet ise, O'nun kullarına yönelik lütfu, ihsanı ve nimetleridir. Ayetteki 'rahmeten' ifadesi, darlık sonrası gelen bolluk, refah ve esenlik gibi ilahi lütufları kapsar. (el-Müfredât, رحم maddesi)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rahmet' kavramının Kur'an'da Allah'ın en temel sıfatlarından biri olduğunu ve O'nun yaratılmışlara karşı olan şefkatini, merhametini ve lütfunu ifade ettiğini vurgular. Ayetteki bağlamda 'rahmet', sıkıntıdan sonra gelen ilahi bir kurtuluş ve nimet olarak belirginleşir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, Rahmet bölümü)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'darrâ'' kelimesinin 'zarar' kökünden geldiğini ve insanlara dokunan her türlü sıkıntı, musibet ve zorluğu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ba'di darrâe' (bir darlıktan sonra) ifadesi, insanların yaşadığı maddi veya manevi sıkıntılı dönemi anlatır. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, Yûnus 21)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'darrâ'' kelimesinin 'zarar' ve 'sıkıntı' anlamlarını taşıdığını ve genellikle bedensel veya maddi zorlukları ifade etmek için kullanıldığını açıklar. Ayette, rahmetin zıddı olarak, insanların karşılaştığı olumsuz durumları belirtir. (Nüzhetü'l-Kulûb, ضرر maddesi)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mekr' kelimesinin, birini fark ettirmeden bir şeye yönlendirmek olduğunu ve bazen övgüye değer, bazen de yergiye değer olabileceğini belirtir. Ayetteki 'lehum mekrün fî âyâtinâ' ifadesi, insanların Allah'ın ayetlerine karşı gizlice hile yapma, onları yalanlama veya çarpıtma çabalarını ifade eder. Allah'ın 'mekr'i ise, onların hilelerini boşa çıkarma ve cezalandırma anlamındadır. (el-Müfredât, مكر maddesi)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mekr'in, bir kişiyi farkında olmadan bir şeye sürüklemek olduğunu ve bu eylemin iyi veya kötü niyetle yapılabileceğini açıklar. Ayetteki 'mekr', insanların nankörlükle Allah'ın ayetlerine karşı kurdukları tuzakları ve Allah'ın da onlara karşı daha hızlı bir şekilde karşılık vermesini ifade eder. (el-Külliyyât, مكر maddesi)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mekr'in Kur'an'da hem olumlu (Allah'ın hilesi) hem de olumsuz (insanların hilesi) bağlamlarda kullanıldığını belirtir. İnsanların 'mekr'i, genellikle ilahi hakikatleri inkâr etme, saptırma ve aldatma çabalarıdır. Allah'ın 'mekr'i ise, bu tür hileleri boşa çıkarma ve adaletini tecelli ettirme şeklindedir. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, Mekr bölümü)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kitâbet'in (yazmak) aslen harfleri bir araya getirmek olduğunu ve mecazi olarak bir şeyi kesinleştirmek, hükmetmek veya kaydetmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yektubûne' (yazmaktadırlar) ifadesi, meleklerin insanların tüm eylemlerini, özellikle de kurdukları tuzakları eksiksiz bir şekilde kaydettiklerini ve bunun ilahi adalet için bir delil teşkil ettiğini vurgular. (el-Müfredât, كتب maddesi)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kitâbet'in sadece harfleri bir araya getirmek değil, aynı zamanda bir şeyi tespit etmek, sabitlemek ve korumak anlamında da kullanıldığını ifade eder. Ayetteki meleklerin yazması, insanların amellerinin unutulmayacağını ve karşılığının verileceğini kesin bir dille belirtir. (Umdetü'l-Huffâz, كتب maddesi)
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ve-izâ ezeknâ-nnâse rahmeten min ba’di darrâe messet-hum izâ lehum mekrun fî âyâtinâ kuli(A)llâhu esra’u mekrâ(an) inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn(e)” Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra, insanlara bir rahmet (ferahlık ve mutluluk) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir tuzakları (birtakım tertipleri ve asılsız iddiaları) vardır. De ki: “Allah, daha çabuk tuzak kurar.” Şüphesiz elçilerimiz (melekler) kurmakta olduğunuz tuzakları yazıyorlar. (10/21)
İhtiza, suhriye, mekir, sıfatı muhtesaddan olduğu halde Hakteala bunları kendine izafe buyurdu. Bunlar sonradan zuhura gelen hadiseler olduğu halde Allah bunları kendine izafe etti. Eğer Allah mekir yapmaz diye tenzih edersen hataya düşersin. Yani bu mertebe itibariyle küfüre girersin yapmaz diye O’nu sınırlarsın.
Ama Zat’i mertebesinden yani gerçek uluhiyet mertebesinden bunu yapmaz dersen o zaman o da doğrudur. Orası yapar dersen ayrıca da küfüre girersin, burada muhtesad yönünden yani zuhur yönünden hadis yönünden yapmaz böyle şey dersen gene de küfüre girersin. Çünkü O’nu örtmüş perdelemiş olursun. O zaman bunu yapana bir başka vücut vermen lazımdır.[37]
Mekr-Tuzak konusuna İbretlik Dosya- Satih İnce sayfalarından bakalım.
Cenâbı Hakk, nefsi emmarelerin hareketiyle meydana çıkan bu tür fiilleri ve onların ilahi mekr ile boşa çıkarılışını biz kullarına bunlardan ibret almamız için açıklıyor. Bu hallerin iyi görülmesini, yani hayırlı olan mekrin iyi anlaşılmasını istiyor. Böylece biz kularını bu hallerden uzaklaştırıp tövbeye zorlamaktadır.
Kuran-ı Keriyme iyice göz atarsak Mekr hadiselerinin örnekleri de çoktur. Bedr savaşında müslümanların sayısı müşriklere az gösterilip bedire geldiklerinde sayıca çok fazla gözükmelerine rağmen büyük bir bozgun yediler. Hakkın buradaki hayırlı mekri onların mekrini açığa çıkarmıştı.
Hz Rasulullahın Mekkede öldürülme planları yapılmış, her kabilenin savaşçı gençleri seçilmişti. Böylece efendimizin kim öldürdüye gitmesi arzulanıyordu. Ancak cebrâil as. Bunu kendisine haber veriyor, o da yatağına Hz Ali efendimizi yatırarak aralarından geçip gidiyordu. Sonra İz takibi yapan kişinin atının ayakları kuma batıyor, gittikleri mağarada örümcek ağı ve güvercin yuvası görüyorlardı. Böylece Hakkın onlara İlahi mekri olmuştu.
Yine en son sohbetlerde Terzi Babamın lisanından duyduğumuz Davûd as.ın bir öküz hakkında ilgili taraflara verdiği hüküm Hakkın mekri gibi olmaktadır. Bu misalleri çoğaltabilmemiz mümkündür.
Mekr, çok farklı yönlerden olabilmekte ancak kendi kanaatimce en tehlikeli mekr ilim ehline, ehli tarîke olmaktadır. Zamanla edinilen ilimler nefsi emmare tarafından kullanılmakta, hele hele klasik tarikat anlayışındaki yerlerde çevrenin tuttuğu alkış nefsi emmareyi türlü mekrin içine çekebilmektedir.[38]
“inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn” “Na” ifadesi âyetiin bu bölümü zâtidir. “Resül” haber verenler risalet mertebesinden bu mekk-tuzakları yazmaktadır.
هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذَا كُنتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِم بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُواْ بِهَا جَاءتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءهُمُ الْمَوْجُ مِن كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّواْ أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُاْ اللّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنِّ مِنَ الشَّاكِرِينَ {يونس/22}
“Huve-llezî yuseyyirukum fî-lberri velbahr(i)(c) hattâ izâ kuntum fî-lfulki vecerayne bihim birîhin tayyibetin veferihû bihâ câet-hâ rîhun âsifun vecâehumu-lmevcu min kulli mekânin vezannû ennehum uhîta bihim de’avû(A)llâhe muḣlisîne lehu-ddîne le-in enceytenâ min hâżihi lenekûnenne mine-şşâkirîn(e)”