İçeriğe atla
Yûnus 2Cüz 11 · Sayfa 208

Yûnus Sûresi 2. Âyet

يونس

Sohbete sor

Ekâne linnâsi ‘aceben en evhaynâ ilâ raculin minhum en enżiri-nnâse vebeşşiri-lleżîne âmenû enne lehum kademe sidkin ‘inde rabbihim(k) kâle-lkâfirûne inne hâżâ lesâhirun mubîn(un)

İçlerinden bir adama insanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında kendileri için bir doğruluk makamı bulunduğunu müjdele diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki o kafirler, "Bu elbette apaçık bir sihirbazdır" dediler?

Yûnus Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

İçlerinden bir adam; bir önceki Tevbe sûresinin sonunda “Lekad câekum rasûlun min enfusikum” Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir. (9/128) Buyrulmuştu.

Bu genel ma’nâ da efendimiz ve ümmeti yönünden bizleri ilgilendirmektedir. Gelen “recül” adam nefsi bakımından kendi kendine yeten ve içlerinde bulunduğu kavme veya birimsel olarak kendi varlığını eğitebilecek durumda olan kişidir. Efendimize gelen Vahiy dir. Biz ümmetinde olan kişilere ise Resül-Risalet mertebesinden bu gelen vahiylerin açılımları olan ilhamdır. Bu size acayip mi geldi diye rububiyet mertebesinden kendilerini “sıddıklık kademi” ile müjdele demektir.

"Kadem (ayak)" ve "sıdk (doğruluk)" sözcüklerinden meydana gelen "kademe sıdk" tamlaması, Katade, bu ifadeyi "eskiden beri doğruluk" diye açıklamıştır. er-Rabi' ise "doğru ve gerçek bir mükâfat", Ata, "sıddıklık makamı", Yeman ise "doğru bir iman" diye açıklamıştır. Ayrıca "Meleklerin duası" diye açıklandığı gibi, "Önden gönderdikleri [kendilerinden önce vefat eden] salih evlat" diye de açıklanmıştır.

el-Maverdî der ki: (Kademe Sıdk), doğru ve samimi, itaate uygun, doğru mükâfatın verilmesi demektir. el-Hasen ve yine Katade derler ki: Kadem-i sıdk, Muhammed [sav]'dır.

Yine el-Hasen'den dedi ki: Bu, Peygamber [sav]'ın vefatı musibetiyle karşı karşıya kalmaları demektir.
Abdulaziz b. Yahya da der ki: "Kadem-i sıdk", Yüce Allah'ın: "Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan [cehennemden] uzaklaştırılmışlardır" (Enbiya/101) buyruğunda dile getirilmiştir. Mukatil ise der ki: Kadem-i sıdk'tan kasıt, onların dünyada iken işledikleri güzel amellerdir. Taberî de bu görüşü tercih etmiştir. [ (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami'l-Kur'an)][8]

Kadem-i sıdk: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in Allah katındaki yakınlığı, şefaat makamı ve Kamer Sûresi'nde geleceği üzere "Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarında (hoşnutluk içinde)dırlar" (Kamer, 54/55) âyeti gereğince, müttakilerin cennetlerde Allah Teâlâ'nın yüce katında tespit edilmiş olan "sıdk makamı"na girmeleri için önlerine düşen ve onlara yol gösteren delilleri ve önderleri olması cihetlerini ifade eden bir özel deyimdir. Yani, Allah Teâlâ'nın, bu kitab-ı hakimi vahyettiği o erin, o zât-ı Muhammedi'nin Allah katında öyle yüksek bir değeri, derecesi ve makamı, öylesine yüce bir sıdk u emaneti vardır ki, Allah huzurunda müminler için sıdk ile şefaat edecek ve önlerine düşüp cennetlere ve o Melîk-i Muktedir (güçlü melik) katındaki sıdk makamına vasıl olmalarına kadar onlara önderlik yapacak rehberlik edecektir. Şu halde beşer cinsinden bir ere Allah Teâlâ'nın böyle vahiy ve risalet vermesi, Allah katında onlara önem verildiğini ve şeref bahşedildiğini gösterir, müminler için de büyük bir beşareti ve müjdeyi içerir.[9]

Bu açıklamalardan müjdelenenler “sabit kadem” olmakla sadık sözünü yerine getirmekle bu söz rablerine vermiş oldukları “sen bizim rabbimizin” ile âlemde bu sözü tasdik ederek kendilerinin vehimi ve hayali varlıkları olmadığını, gerçek varlık sahibi sensin diye tasdikleri ile doğruluk makamı “makamı sıdk” ile müjdelenmiştirler.


إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ {يونس/3}

İnne rabbekumu(A)llâhu-llezî haleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin sümme-stevâ alâ al’arş(i) yudebbiru-l-emr(a) mâ min şefî’in illâ min ba’di iżnih(i) zâlikumu(A)llâhu rabbukum fa’budûh(u) efelâ tezekkerûn(e)” Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O’na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz? (10/3)