Ekâne linnâsi ‘aceben en evhaynâ ilâ raculin minhum en enżiri-nnâse vebeşşiri-lleżîne âmenû enne lehum kademe sidkin ‘inde rabbihim(k) kâle-lkâfirûne inne hâżâ lesâhirun mubîn(un)
İçlerinden bir adama insanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında kendileri için bir doğruluk makamı bulunduğunu müjdele diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki o kafirler, "Bu elbette apaçık bir sihirbazdır" dediler?
İnsanları (eğri yolun sonundan) korkut, inananlara Rableri nezdindeki yüksek makamları müjdele, diye içlerinden bir adama vahyimizi göndermemiz onlara tuhaf mı geldi? Kâfirler: "Hiç şüphesiz bu besbelli bir sihirbaz." dediler.
Yûnus Suresi'nin 2. ayeti, vahyin insanlara tuhaf gelmesini ve inkar edenlerin peygamberi büyücülükle itham etmesini ele almaktadır. Ayet, 'acab', 'evha', 'enzera', 'beşşera', 'kadem-ı sıdk' ve 'sahır' gibi temel kavramlar üzerinden vahyin mahiyetini, peygamberlik görevini ve inkarın gerekçelerini dilbilimsel ve semantik bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'acab' kelimesini, insanın alışılmadık bir şeyle karşılaştığında duyduğu hayret ve şaşkınlık olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, insanların kendi içlerinden birine vahiy gelmesini yadırgamaları, bunu olağanüstü ve beklenmedik bulmaları anlamındadır. Bu, vahyin mahiyetini kavrayamamalarından kaynaklanan bir tepkidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'acab'ı, 'garip' ve 'tuhaf' anlamında kullanır. Ayetteki 'ekanelinnasi acabâ' ifadesi, 'insanlara tuhaf mı geldi?' şeklinde anlaşılmalıdır. Bu, vahyin sıradan bir olay olmadığını, ancak insanların bunu yadırgamalarının da yersiz olduğunu ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vahy'i, 'gizli ve hızlı bir şekilde işaret etmek' olarak açıklar. Allah'ın peygamberlere vahyetmesi, ilahi bilginin insan idrakine kapalı bir yolla, ancak peygamberler aracılığıyla aktarılmasıdır. Ayetteki 'evhayna' ifadesi, bu ilahi iletişimin kaynağını ve mahiyetini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'vahy' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çeker. Ona göre vahy, Allah'ın iradesinin ve sözünün insanlığa bildirilmesidir. Ayetteki 'evhayna', peygamberin kendi sözlerini değil, ilahi bir mesajı ilettiğini, dolayısıyla peygamberliğin temelini oluşturduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'vahy'in farklı kullanımlarını ele alır ve burada kastedilenin Allah'ın peygamberine özel bir ilham ve bildirim olduğunu belirtir. Ayetteki 'evhayna', bu ilahi bildirimin doğrudan Allah'tan geldiğini ve peygamberin sadece bir aracı olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'inzâr'ı, 'korkutmak ve sakındırmak' olarak tanımlar. Ayetteki 'enziri' emri, peygamberin temel görevlerinden birinin, insanları Allah'ın azabından ve ahiret sorumluluğundan haberdar ederek onları doğru yola çağırmak olduğunu gösterir. Bu, sadece bilgi vermek değil, aynı zamanda bir sorumluluk yüklemektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'inzâr'ın Kur'an'daki önemini vurgular. Ona göre 'inzâr', sadece bir uyarı değil, aynı zamanda bir 'tehdit' ve 'ikaz'dır. Ayetteki bağlamda, peygamberin insanları küfrün ve şirk'in kötü sonuçları hakkında uyarması, onları bu yanlış yoldan döndürme çabasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tebşîr'i, 'güzel haber vermek ve sevindirmek' olarak açıklar. Ayetteki 'beşşiri' emri, peygamberin görevlerinden birinin de inananlara Allah'ın lütfunu, cenneti ve ahiretteki mükafatları müjdelemek olduğunu gösterir. Bu, 'inzâr'ın zıttı olarak, umut ve teşvik edici bir mesajdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'beşşera' fiilinin Kur'an'daki kullanımının genellikle olumlu ve sevindirici haberler için olduğunu belirtir. Ayetteki 'beşşiri', inananlara Rableri katında 'kadem-ı sıdk' gibi yüce makamların vaat edildiğini bildirerek onların imanlarını pekiştirmeyi ve motivasyonlarını artırmayı amaçlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kadem-ı sıdk' ifadesini, 'salih amel' ve 'güzel karşılık' olarak yorumlar. Ayetteki bağlamda, inananların imanları ve salih amelleri sayesinde Allah katında elde edecekleri yüksek mertebe ve sevapları ifade eder. Bu, onların ahiretteki konumlarının sağlamlığını ve doğruluğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kadem' kelimesinin 'ilerlemek' ve 'öncelik' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Sıdk' ile birleştiğinde ise 'doğrulukla kazanılmış bir ilerleme' veya 'sağlam bir temel' anlamına gelir. Ayetteki 'kadem-ı sıdk', inananların Allah katındaki makamlarının hak edilmiş, doğru ve kalıcı olduğunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kadem-ı sıdk'ı, 'geçmişte yapılan salih amellerin karşılığı olan güzel makam' olarak açıklar. Bu ifade, inananların dünyadaki samimi iman ve amellerinin ahiretteki yüce karşılığını, yani Allah katındaki şerefli konumlarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sihr'i, 'gerçeği gizleyip batılı göstermek' veya 'göz boyamak' olarak tanımlar. Ayetteki 'sahır' kelimesi, kafirlerin peygamberi, insanları aldatan, sözleriyle onları büyüleyen ve gerçek olmayan şeyleri gerçek gibi gösteren biri olarak itham etmelerini ifade eder. Bu, vahyi ve peygamberliği inkar etme biçimlerinden biridir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sihr'i, 'gözleri yanıltan ve akılları şaşırtan her şey' olarak açıklar. Kafirlerin peygamberi 'sahır' olarak nitelendirmesi, onun getirdiği mesajın ve mucizelerin gerçek olmadığını, sadece bir aldatmaca olduğunu iddia etmeleridir. Bu, vahyin ilahi kaynağını reddetme çabasıdır.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İçlerinden bir adam; bir önceki Tevbe sûresinin sonunda “Lekad câekum rasûlun min enfusikum” Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir. (9/128) Buyrulmuştu.
Bu genel ma’nâ da efendimiz ve ümmeti yönünden bizleri ilgilendirmektedir. Gelen “recül” adam nefsi bakımından kendi kendine yeten ve içlerinde bulunduğu kavme veya birimsel olarak kendi varlığını eğitebilecek durumda olan kişidir. Efendimize gelen Vahiy dir. Biz ümmetinde olan kişilere ise Resül-Risalet mertebesinden bu gelen vahiylerin açılımları olan ilhamdır. Bu size acayip mi geldi diye rububiyet mertebesinden kendilerini “sıddıklık kademi” ile müjdele demektir.
"Kadem (ayak)" ve "sıdk (doğruluk)" sözcüklerinden meydana gelen "kademe sıdk" tamlaması, Katade, bu ifadeyi "eskiden beri doğruluk" diye açıklamıştır. er-Rabi' ise "doğru ve gerçek bir mükâfat", Ata, "sıddıklık makamı", Yeman ise "doğru bir iman" diye açıklamıştır. Ayrıca "Meleklerin duası" diye açıklandığı gibi, "Önden gönderdikleri [kendilerinden önce vefat eden] salih evlat" diye de açıklanmıştır.
el-Maverdî der ki: (Kademe Sıdk), doğru ve samimi, itaate uygun, doğru mükâfatın verilmesi demektir. el-Hasen ve yine Katade derler ki: Kadem-i sıdk, Muhammed [sav]'dır.
Yine el-Hasen'den dedi ki: Bu, Peygamber [sav]'ın vefatı musibetiyle karşı karşıya kalmaları demektir.
Abdulaziz b. Yahya da der ki: "Kadem-i sıdk", Yüce Allah'ın: "Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan [cehennemden] uzaklaştırılmışlardır" (Enbiya/101) buyruğunda dile getirilmiştir. Mukatil ise der ki: Kadem-i sıdk'tan kasıt, onların dünyada iken işledikleri güzel amellerdir. Taberî de bu görüşü tercih etmiştir. [ (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami'l-Kur'an)][8]
Kadem-i sıdk: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in Allah katındaki yakınlığı, şefaat makamı ve Kamer Sûresi'nde geleceği üzere "Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarında (hoşnutluk içinde)dırlar" (Kamer, 54/55) âyeti gereğince, müttakilerin cennetlerde Allah Teâlâ'nın yüce katında tespit edilmiş olan "sıdk makamı"na girmeleri için önlerine düşen ve onlara yol gösteren delilleri ve önderleri olması cihetlerini ifade eden bir özel deyimdir. Yani, Allah Teâlâ'nın, bu kitab-ı hakimi vahyettiği o erin, o zât-ı Muhammedi'nin Allah katında öyle yüksek bir değeri, derecesi ve makamı, öylesine yüce bir sıdk u emaneti vardır ki, Allah huzurunda müminler için sıdk ile şefaat edecek ve önlerine düşüp cennetlere ve o Melîk-i Muktedir (güçlü melik) katındaki sıdk makamına vasıl olmalarına kadar onlara önderlik yapacak rehberlik edecektir. Şu halde beşer cinsinden bir ere Allah Teâlâ'nın böyle vahiy ve risalet vermesi, Allah katında onlara önem verildiğini ve şeref bahşedildiğini gösterir, müminler için de büyük bir beşareti ve müjdeyi içerir.[9]
Bu açıklamalardan müjdelenenler “sabit kadem” olmakla sadık sözünü yerine getirmekle bu söz rablerine vermiş oldukları “sen bizim rabbimizin” ile âlemde bu sözü tasdik ederek kendilerinin vehimi ve hayali varlıkları olmadığını, gerçek varlık sahibi sensin diye tasdikleri ile doğruluk makamı “makamı sıdk” ile müjdelenmiştirler.
إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ {يونس/3}
“İnne rabbekumu(A)llâhu-llezî haleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin sümme-stevâ alâ al’arş(i) yudebbiru-l-emr(a) mâ min şefî’in illâ min ba’di iżnih(i) zâlikumu(A)llâhu rabbukum fa’budûh(u) efelâ tezekkerûn(e)” Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O’na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz? (10/3)