İnne rabbekumu(A)llâhu-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ al'arş(i)(s) yudebbiru-l-emr(a)(s) mâ min şefî'in illâ min ba'di iżnih(i)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbukum fa'budûh(u)(c) efelâ teżekkerûn(e)
Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş'a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah'tır. O'nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hala düşünmüyor musunuz?
Rabbiniz o Allah'dır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva etti (onu hükmü altına aldı), işi tedbir eyliyor. O'nun izni olmaksızın hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'na ibadet ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?
Yûnus Suresi'nin 3. ayeti, Allah'ın yaratıcılığını, evreni yönetme kudretini ve şefaat yetkisinin yalnızca O'na ait olduğunu vurgulayan temel teolojik kavramları içermektedir. Ayet, 'yaratma', 'arşa istiva', 'işleri düzenleme' ve 'şefaat' gibi anahtar kelimeler üzerinden Allah'ın rububiyetini ve uluhiyetini beyan eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk (خلق), bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmek demektir. Allah Teâlâ'nın yaratması, bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde meydana getirmesidir. Ayetteki 'gökleri ve yeri yarattı' ifadesi, Allah'ın bu varlıkları önceden bir örneği olmaksızın, kendi ilim ve kudretiyle var ettiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Halk (خلق), bir şeyi icat etmek, var etmek anlamındadır. Kur'an'da bu kelime, Allah'ın mutlak yaratıcılığını ifade etmek için kullanılır ve O'nun eşsiz kudretini vurgular. Ayetteki kullanımı, Allah'ın gökleri ve yeri belirli bir düzen ve hikmetle var ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'halk' kavramı, Allah'ın evrendeki mutlak egemenliğini ve her şeyin O'nun iradesiyle var olduğunu gösteren merkezi bir kavramdır. Bu ayetteki 'halk', Allah'ın gökleri ve yeri yaratma eylemini, yani varoluşun başlangıcını ve düzenini O'na atfeder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstiva (استوى), bir şeyin tamamlanması, düzgün hale gelmesi veya bir yere yönelmesi anlamına gelir. 'Arşa istiva' ifadesi, Allah'ın arş üzerinde hükümranlığını kurması, evrenin idaresini ele alması ve işleri düzene koyması demektir. Bu, Allah'ın kudret ve egemenliğinin bir metaforudur, cismani bir oturma değildir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İstiva (استوى) fiili, 'alâ' (على) harf-i cerri ile kullanıldığında, 'yükselmek, egemen olmak, hükmetmek' manalarına gelir. Ayetteki 'arşa istiva', Allah'ın yaratma eylemini tamamladıktan sonra evrenin yönetimini ve düzenini elinde tuttuğunu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İstiva (استوى) kelimesi, 'tamamlanma, olgunlaşma' ve 'bir şeyin üzerine çıkıp onu kontrol altına alma' anlamlarını taşır. 'Arşa istiva', Allah'ın yaratılış sonrası evrenin idaresini mutlak bir şekilde elinde bulundurduğunu, her şeyi kontrol ettiğini ve düzenlediğini sembolize eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tedbir (تدبير), bir işin sonunu düşünerek onu düzenlemek ve yönetmektir. Allah'ın işleri tedbir etmesi, her şeyin sonucunu bilerek, en uygun şekilde planlaması ve idare etmesidir. Ayetteki 'işi düzenler' ifadesi, Allah'ın evrendeki her olayı ve varlığı hikmetle yönettiğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tedbir (تدبير), bir işin arkasını, sonucunu düşünerek onu idare etmektir. Allah'ın 'yüdebbiru'l-emr' (işi düzenler) ifadesi, O'nun evrendeki tüm olayları, sebepleri ve sonuçlarıyla birlikte eksiksiz bir şekilde yönettiğini, hiçbir şeyin O'nun bilgisi ve iradesi dışında gerçekleşmediğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'tedbir' kavramı, Allah'ın evrensel yönetimini, her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamasını ve idare etmesini ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın yaratma eyleminin ardından evrenin işleyişini sürekli olarak denetlediğini ve düzenlediğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şefaat (شفاعة), bir başkasına yardım etmek veya onun için aracı olmak demektir. Kur'an'da şefaat, genellikle Allah katında birinin affı veya dileği için aracı olmayı ifade eder. Ayetteki 'izni olmadan kimse şefaat edemez' ifadesi, şefaatin ancak Allah'ın mutlak izni ve rızasıyla gerçekleşebileceğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şefaat (شفاعة), bir kişinin başka bir kişi için aracı olması, onun lehine konuşmasıdır. Allah'ın izni olmaksızın şefaatin mümkün olmadığını belirten bu ayet, şefaatin mutlak gücün sahibi olan Allah'ın iradesine bağlı olduğunu ve O'nun izni olmadan kimsenin bu yetkiye sahip olamayacağını açıkça ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da şefaat kavramı, Allah'ın mutlak egemenliği bağlamında ele alınır. Şefaat, Allah'ın iradesine tabi olan bir eylemdir ve O'nun izni olmadan gerçekleşmez. Bu ayet, şefaatin ancak Allah'ın belirlediği sınırlar içinde ve O'nun rızasıyla mümkün olduğunu vurgulayarak, şirke kapı aralayabilecek her türlü aracı inancını reddeder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İbadet (عبادة), en üst düzeyde boyun eğme ve tevazu göstermektir. Allah'a ibadet etmek, O'nun emirlerine tam bir teslimiyetle uymak, O'nu birlemek ve yalnızca O'na kulluk etmektir. Ayetteki 'O'na kulluk edin' emri, Allah'ın yaratıcı ve yönetici sıfatlarına karşılık olarak yalnızca O'na yönelmenin gerekliliğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbadet (عبادة), Allah'a karşı tam bir itaat ve boyun eğme halidir. Bu, O'nun emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmakla gerçekleşir. Ayetteki 'O'na kulluk edin' ifadesi, Allah'ın tek ilah olduğunu kabul edip, tüm ibadetleri yalnızca O'na tahsis etme çağrısıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'ibadet' kavramı, sadece ritüelistik eylemleri değil, aynı zamanda Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yapılan her türlü düşünce, söz ve eylemi kapsar. Bu ayetteki 'O'na kulluk edin' emri, Allah'ın mutlak otoritesini kabul edip hayatın her alanında O'nun hükümlerine göre hareket etmeyi gerektirir.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İnne rabbekumu(A)llâhu-llezî haleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin sümme-stevâ alâ al’arş(i) yudebbiru-l-emr(a) mâ min şefî’in illâ min ba’di iżnih(i) zâlikumu(A)llâhu rabbukum fa’budûh(u) efelâ tezekkerûn(e)” Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O’na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz? (10/3)
Birinci âyette Elif-Lam-Ra sayısal değerinde “Elif” (1-13) “Lâm” (30) “Ra” (200) sayı değerinde’ dir. Toplarsak, (1+30+200=231) dir. Gene toplarsak, (2+3+1=6) dır ki, (6) cihettır. Her cihetten zuhuru vardır. (Diye bilgi verilmişti.) Elif-Ram-Ra nın, Rabbiniz olan Allah Gökleri ve Yeri bir yönüde Altı gün veya altı evre olduğu anlaşılmaktadır.[10]
Gök ve yer bir bakıma içinde bulunduğumuz dünyanı arzı ve göğü, bir bakıma varlığımızda bulunan beden arzı ve gönül göğüdür. Bir diğeri ise 18.000 âlem içinde dünya benzeri gezegenler ve içinde bizlere benzeyen yaşayan insanların gök ve arzlarıdır. (Bu konu hakkında gökyüzü insanları hakkında geniş bilgi vardır.
Arşa kurulması;
“Er rahmanu ale’l arşisteva” Rahman, Arş üzerine isteva etmiştir. (Taha/5) Bu Âyeti kerîme hakkında çok geniş yorumlar yapılmıştır. Anlaması ve idrâk etmesi kolay değildir. “istivâ etti” kelime olarak içten ve dıştan kapladı mânâsınadır. Bu iç ve dış ayırımı sırasında dahi;
İçteyken dışta değil miydi?
Dıştayken içte yok muydu? Gibi, birçok sorular ortaya çıkmaktadır.
Arş bütün bu madde âlemini çevreleyen bir olgudur ve Arş-ı Âlâ madde âleminin üstündedir, orada artık maddî düşünce ve varlıklar ve hatta manyetik haller dahi yoktur.
Mülkümüz olan madde bedenimizin üstü, başımızı dahi ihâta eden O’nun varlığıdır.
Bizler bu konulara alt düzeyden yani birimsellikten baktığımız için madde mertebesinde sadece kendimizi görüyoruz ve kendimizi âşikâr ediyoruz, oysa mânâ yönüyle bakılırsa beşerî benliğin olmayıp Hakk’ın Rahmâniyyet-i yönüyle âşikâr olduğu görülmektedir.[11]
O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz.
“Ennî ahluku lekum mine-ttîni kehey-eti attayri feenfuhu fîhi feyekûnu tayran bi-izni(A)llâh(i)” külle yevmin hüve fiy şe’nin “hüve/o külle yevmin/küllü/her yevm/gün fiy şe’n/şen (şan, tavır, ahval, hadise) içinde/hakkında “O, her gün yeni bir istedir” (55/29)
“Fusüsu’l Hikem” adlı eserinde Muhyiddin-i Arabi Hazretleri bu ayet hakkında şöyle demektedir:
“Vücud-u mümkinat, varlıkların suretlerini Hakk’ın zuhurundan var etti. Ve bu zuhur ise Tecelli-i Hak’tır. Tecelli-i Hak’ta başka (gayrı) yoktur. Tekrarı dahi yoktur.”
“Vücud-u mümkinat”, yani “her an değişimde olan mevcut varlık” Hakk’ın her mertebede, o mertebenin gereği olan faaliyet ve görüntüyü ortaya koymasından ibarettir.
Ve bütün bu varlıklar bir oluşum ve değişim içindedir. Mevsimler, bitkiler, hayvanlar, her an her yerde bir şeyler değişmektedir.
Atomlar dahi sabit değildir. Zaman ölçümüzün temeli olan bir saniyede atomlar dokuz (9) milyon küsur defa titreşmektedirler.
Nasıl bir düzen?... Ne muhteşem bir ilahi program!....
Cansız dediğimiz madenleri meydana getiren atomlar dahi akıl almaz bir hızla hareket etmektedirler. Biz ise bunu göremediğimizden onlara cansız, hareketsiz varlıklar diyoruz.
Dünyayı canlı ve cansız varlıklar olarak ikiye ayıran tabiatçıya bir arif kişi;
“eğer taş, toprak, cansız dediğiniz bu dünya cansız ise, insan gibi bir canlıyı nasıl meydana getiriyor?” diye sormuştur İnsan kendisi için bir program yapar; bazıları tutar, bazıları tutmaz. Fakat ilahi program, altı (6) milyar küsur insanı, sayısız galaksi ve gezegenleri, melekleri, cinleri, hayvanları, madenleri, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün âlemlerindeki yaşantıları, kendi zuhurları ve düzeni içinde hiç aksatmadan sonsuz olarak sürdürmektedir.[12]
Cum’a günü yedinci gün işleri yoluna koydu. Yani Cem günü işleri düzenledi ve yoluna koydu.
Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah'ın izniyle o, kuş olur. (3/49) Nasıl ki Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ın tesviye edilmiş çamuruna “ve nefahtü fihi min rûhi” ile ruhundan nefhetti ise İsâ (a.s.) da da Cenâb-ı Hakk’ın zât-î zuhuru olduğundan o da nefhedince Allah’ın izni ile kuş canlandı. Burada her ne kadar görünürde olan İsâ (a.s.) ise de hakikatte orada Allah’ın zât-î zuhurundan başka bir zuhur yoktur.[13]
Âyet ve yorumunda görüldüğü gibi “izin” bizatihi Cenâb-ı Hahk’tır. “Şefi” şefaat izni ve şefaar bizatihi O’dur. Diğer bir ayette;
“Ve ma rameyte iz rameyte velakinlahi rama” Attığın zaman sen atmadın velâkin Allah attı. (8/17) Şefaat fiili ve sözü de aslında Hakk’a aittir. O mahalden şefaat eden yine kendidir.
Zâlikumu(A)llâhu rabbukum fa’budûhu efelâ tezekkerûn(e) Rabbiniz rabb’ül erba olan Allah (cc) dür. Fa’buduhu, “Abdu” “hu” “Hu”nun kulluğunu (Fa) faailyete geçiriniz. İbadet, Abdiyete – Abdiyette Ubudiyete yani Hakk’ın fiiline dönüştürürüz-dönüştünürünüz. Hatırlayıp, düşünüp öğüt almıyormusunuz?
Mesnevi beyitlerinde ilâhi tedbir hakkında;
3899. Bu havadis şehrinde emîr Odur; memleketlerde tedbîrin mâliki O'dur.
Hâdis olan bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde yegâne hâkim O’dur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de (Mâide, 5/1) ve (Hac, 22/18) ya’nî “Dilediği şeyi yapar” ve “İrâde ettiği şeye hükmeder” buyrulur. Ve kendi vücûdunun mertebe-i efâli olan âlem-i mülkde bilcümle tedbîrlerin mâliki O’dur. Nitekim âyet-i kerîmede yVi (Yûnus, 10/3,3, Ra’d, 12/2, Secde, 32/5) ya’nî “Emirleri tedbîr eder” buyurur.[14]
1898. Bu kudretini işit ki, mâdemki kârın küllîsi, Kirdigâr'ın emrinin gayri ile dönmez.
Nâtık-ı kâmilin hâlini anlamak için nihâyet bu kadarını dinle: Mâdemki (Yûnus, 10/3) “Emri Allah Teâlâ tedbîr eder” âyet-i kerîmesi mûcibince, şuûnât-ı âlemin deverânı, fail-i hakîkî olan Hakkin emrinin gayriyle dönmez ve kazâ-yı İlâhîden başka, âlemde bir hüküm cereyân etmez.[15]
2903. Ne zamana kadar dolabın dönüşünü görürsün, başını dışarıya çıkar da hızlı akan suyu gör!
Ne zamâna kadar bu felek dolabının dönüşünü ve tedbîrât-ı beşeriyyenin zâhirini görürsün. Bu perde olan zevâhirden[16] başını dışarıya çıkar da hızlı ve çabuk çabuk akan kazâ-yı İlâhî suyunu gör ve bu dolabın o sudan döndüğünü anla! Ve Allah (Yûnus, 10/3) ya’ni “Emri (Allah Teâlâ) tedbîr eder” âyet-i kerîmesinin ma’nâsına vâkıf ol!