Veminhum men yestemi'ûne ileyk(e)(c) efeente tusmi'u-ssumme velev kânû lâ ya'kilûn(e)
Onlardan sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, hele akılları da ermiyorsa, sen mi işittireceksin?
İçlerinden seni dinlemeye gelenler de var. Sen, sağırlara, üstelik akılsız da olanlara dinletebilir misin?
Yûnus Suresi 42. ayet, peygamberin tebliğine karşı çıkanların durumunu, işitme ve anlama yeteneklerinin yokluğunu metaforik bir dille ifade etmektedir. Ayet, işitme ve akletme fiilleri üzerinden hakikati idrak edemeyenlerin halini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'سَمِعَ' kelimesinin hem kulağın idrak etmesi hem de anlaması anlamına geldiğini belirtir. 'İstima'' ise, bir şeyi dikkatle dinlemek, kulak vermek demektir. Ayetteki 'يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ' ifadesi, peygamberin sözlerini fiziksel olarak duymalarına rağmen, kalben ve aklen idrak etmediklerini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu tür kullanımları mecazi olarak değerlendirir. 'İstima'' fiili, burada zahiri bir dinlemeyi ifade etse de, ardından gelen 'أَفَأَنتَ تُسْمِعُ ٱلصُّمَّ' ifadesiyle bu dinlemenin faydasızlığına işaret edilir. Yani, işitme organı çalışsa bile, kalbin ve aklın kapalı olması nedeniyle gerçek bir işitme gerçekleşmez.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'sem'' (işitme) kavramının sadece fiziksel bir duyuyu değil, aynı zamanda 'anlama' ve 'itaat etme' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Bu ayetteki 'yestemi'ûne' ifadesi, bu geniş anlamın aksine, sadece fiziksel işitmeyi, yani hakikati idrak etmeyen bir dinlemeyi temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'esmâ'a' (işittirmek) fiilinin, bir sesi veya sözü başkasına ulaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tüsmi'u' fiili, peygamberin hakikati insanlara ulaştırma çabasını, ancak muhatapların sağırlığı nedeniyle bu çabanın sonuçsuz kalacağını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'esmâ'a' fiilinin, bir şeyi duyulur hale getirmek olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, peygamberin sözlerini sağırlara işittirme imkansızlığını, yani hakikati idrak etmeyenlere tebliğin zorluğunu mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'esamm' kelimesinin, işitme duyusunu kaybeden kişi olduğunu belirtir. Kur'an'da ise bu kelime sıkça mecazi anlamda, hakikati işitmeyen, öğüt almayan kişiler için kullanılır. Bu ayette de 'sağırlar', peygamberin davetine kulak tıkayan, hakikati idrak edemeyen kimseleri simgeler.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'esamm' kelimesinin hem fiziksel sağırlık hem de mecazi olarak hakikatten gafil olma anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'es-summ' ifadesi, peygamberin mesajına karşı kalpleri kapalı olan, hakikati işitmeye yanaşmayan kişileri temsil eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'da duyuların (işitme, görme) mecazi kullanımlarının yaygın olduğunu belirtir. 'Sağır' kelimesi, burada sadece fiziksel bir engeli değil, aynı zamanda manevi bir körlüğü ve hakikati idrak edememeyi ifade eder. Ayet, bu mecazla, peygamberin tebliğinin bu tür insanlara ulaşmasının imkansızlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'akl' kelimesinin, bir şeyi bağlamak, tutmak ve idrak etmek anlamına geldiğini belirtir. 'Akletmek' ise, bir şeyi düşünerek kavramak, anlamaktır. Ayetteki 'lâ ya'qilûne' ifadesi, sadece işitme engeli değil, aynı zamanda akli idrakin de kapalı olduğunu, dolayısıyla hakikati kavrama yeteneğinden yoksun olduklarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'akl'ın, insanı diğer canlılardan ayıran, düşünme ve idrak etme gücü olduğunu ifade eder. Ayetteki 'lâ ya'qilûne' ifadesi, bu temel idrak yeteneğinin dahi kullanılmadığını, dolayısıyla peygamberin mesajını anlama ve değerlendirme kabiliyetlerinin olmadığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'akl' kavramının sadece entelektüel bir yetenek değil, aynı zamanda doğruyu yanlıştan ayırma, öğüt alma ve Allah'ın ayetleri üzerinde düşünme yeteneği olduğunu vurgular. Bu ayetteki 'lâ ya'qilûne' ifadesi, bu derin anlamdaki akletme yeteneğinin yokluğunu, yani hakikati idrak etme ve ona göre hareket etme kabiliyetinden mahrumiyeti ifade eder.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Veminhum men yestemi’ûne ileyk(e) efeente tusmi’u-ssumme velev kânû lâ ya’kilûn(e)” Onlardan sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, hele akılları da ermiyorsa, sen mi işittireceksin? (10/42)
Mesnevi-i Şerifin ilh beyti dinle diye başlamakta ve dinlemeye büyük önem verildiğine atıf vardır. Zâhiri kulak belirli frekansları duymaya ayarlarlanmıştır. Zâhirde de her şeyi duyamadığı gibi bâtında da ayarı yapılamadığı sürece duyamaz. Risalet mertebesini duyma istidadı yoksa Allah’ın resülü de bu kişilere duyuramaz.
1. Bu neyi dinle, nasıl şikâyet ediyor? Ayrılıklardan hikâye ediyor.
Ellerdeki nüshalarda "Bişnev ez ney" yânî “Neyden dinle” ve "hikâye" "şikâyet"den önce yazılı ise de, eski nüshalarda "Bişnev în ney" yânî “Bu neyi dinle” şeklindedir; ve "şikayet", "hikâye”den öncedir.
Hz. Pîr: "Bu neyi dinle" tâbîriyle, kendi mübârek vücûdlarına işâret buyururlar. Çünkü neyin içi boş olup, üfleyen kimsenin nefesi, ondan ses çıkarır. İnsân-ı kâmilin vücûdu da "ney" e benzer. "Ney"in yedi deliği, insanın yedi dış a’zâsına işârettir ki, beşerin fiilleri bu a’zâlardan çıkar. İnsân-ı kâmilin "ney" gibi boş olan vücûdundan meydana gelen fiiller, ancak Hakk’ın tasarrufuyladır. "Ney" ifâdesiyle, bildiğimiz "ney"e de işâret buyrulmuş olması mümkündür. Çünkü "ney"in sesi, her bir sazın sesinden daha yakıcı olup, dinleyenlerin kalblerine yumuşaklık verir ve aşk ehlini vecde getirir. Bundan dolayı bu "ney" âşıkların rûhlarına kelimesiz ve sözsüz hitâblarda bulunmuş olur.
Mesnevî-i Şerîf’e "dinle" hitâbı ile başlanması da, insâni kemâlâttan olan ilim ve irfânın, insanda kulak yolundan oluşacağına işârettir. Ve Kur’an-ı Kerîm'de de işitmek, görmenin önüne alınmıştır. Nitekim Firavun'u dâvete me’mûr olan Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâma)a hitâben Hak Teâlâ, Tâhâ sûresinde “lâ tehâfâ innenî meakumâ esmau ve erâ” (Tâhâ, 20/46) Yâni "Korkmayınız, muhakkak ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm" buyurmuştur. Başka ayetlerde de benzer ifâdeler oldukça çoktur.[44]