Elâ inne li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(k) elâ inne va'da(A)llâhi hakkun velâkinne ekśerahum lâ ya'lemûn(e)
Bilesiniz ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Yine bilesiniz ki, Allah'ın va'di haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez.
Haberiniz olsun ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Açın gözünüzü, Allah'ın vaadi muhakkak ki, haktır, gerçektir. Lâkin onların çoğu bunu bilmezler.
Bu ayet, Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyin sahibi olduğunu ve vaadinin hakikat olduğunu vurgular. Ancak insanların çoğunluğunun bu gerçeği idrak edemediğine dikkat çeker. Anahtar kavramlar, mülkiyet, vaat ve bilginin önemini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Allah lafzı, bütün kemâl sıfatları kendisinde toplayan, noksan sıfatlardan münezzeh olan, ibadete layık tek varlığın özel ismidir. Ayetteki 'لِلَّهِ' ifadesi, göklerde ve yerde olan her şeyin mutlak mülkiyetinin ve tasarrufunun yalnızca O'na ait olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Allah ismi, zat-ı vâcibü'l-vücûd'a delalet eden özel bir isimdir ve hiçbir şeye ortak koşulmaz. Ayetteki kullanımı, mülkiyetin ve hükümranlığın sadece O'na ait olduğunu, dolayısıyla vaadinin de bu mutlak kudretin bir tezahürü olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Semâvât kelimesi, yeryüzünün üstünde bulunan ve Allah'ın kudretinin tecelligahı olan her şeyi ifade eder. Ayetteki 'مَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٰتِ' ifadesi, göklerdeki tüm varlıkların Allah'ın mülkiyetinde olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Semâvât, 'yüksek olan' anlamından gelir ve Kur'an'da genellikle yedi kat gök olarak zikredilir. Bu ayette ise, Allah'ın mülkiyetinin sadece yeryüzüyle sınırlı olmadığını, aksine tüm gökleri ve içindekileri kapsadığını mecazi bir anlatımla ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Arz, 'yeryüzü' anlamına gelir ve Kur'an'da genellikle göklerle birlikte zikredilerek Allah'ın yaratma ve mülkiyet kudretinin genişliğini gösterir. Ayetteki 'مَا فِى ٱلْأَرْضِ' ifadesi, yeryüzündeki her şeyin Allah'a ait olduğunu açıkça belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Arz kelimesi, 'genişlemek, yayılmak' kökünden gelir ve üzerinde yaşadığımız gezegeni ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın mülkiyetinin sadece gökleri değil, aynı zamanda yeryüzünü ve üzerindeki tüm varlıkları da kapsadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd, 'söz vermek' anlamına gelir ve Kur'an'da Allah'a nispet edildiğinde, O'nun sözünün kesinlikle gerçekleşeceği ve asla değişmeyeceği anlamını taşır. Ayetteki 'وَعْدَ ٱللَّهِ حَقٌّ' ifadesi, Allah'ın verdiği her sözün, özellikle de kıyamet, hesap ve ahiret ile ilgili vaatlerinin mutlak bir gerçeklik olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Va'd, hem hayır hem de şer için kullanılabilirken, Allah'a nispet edildiğinde genellikle hayır ve müjde anlamında kullanılır. Bu ayette ise, Allah'ın vaadinin 'hak' olması, O'nun sözünün doğruluğunu, gerçekleşeceğini ve şüphe götürmezliğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak, 'doğruluk, gerçeklik, sabitlik' anlamlarına gelir. Allah'ın vaadinin 'hak' olması, O'nun sözünün asla değişmeyeceğini, kesinlikle gerçekleşeceğini ve hiçbir şüpheye mahal bırakmayacağını ifade eder. Bu, Allah'ın kudret ve ilminin bir gereğidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hak' kavramının Kur'an'da merkezi bir rol oynadığını ve 'gerçeklik, doğruluk, adalet' gibi geniş anlamları kapsadığını belirtir. Ayetteki 'وَعْدَ ٱللَّهِ حَقٌّ' ifadesi, Allah'ın vaadinin sadece bir söz değil, aynı zamanda evrensel bir gerçeklik ve değişmez bir yasa olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim, bir şeyin hakikatini idrak etmek ve onu olduğu gibi bilmektir. Ayetteki 'لَا يَعْلَمُونَ' ifadesi, insanların çoğunun Allah'ın vaadinin hakikatini ve bunun sonuçlarını tam olarak idrak edemediğini, bu konuda bir cehalet içinde olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm' kelimesinin Kur'an'da sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda bu bilginin idrak edilmesi ve hayata yansıtılması anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki olumsuz kullanım, insanların Allah'ın vaadinin gerçekliğini ve önemini yeterince kavrayamadıklarını, dolayısıyla ona göre hareket etmediklerini ifade eder.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Elâ inne li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i) elâ inne va’da(A)llâhi hakkun velâkinne ekserahum lâ ya’lemûn(e)” Bilesiniz ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Yine bilesiniz ki, Allah’ın va’di haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez. (10/55)
Yeryüzünde ve gökyüzünde gördüğümüz her şeyin benzeri gönül göğümüzde, bulutu, fırtınası, yağmuyu, ayı, güneşi, yıldızı mevcuttur. Beden arzımızda deniz, kara, orman, hayvan vs de mevcuttur. Bunların hepsi Allah’a aittir. Bu varlığa sahip çıkmamız, hayali ve vehimidir. Sonunda bu beden aracını terk edeceğiz. Bunu araç değil, amaç edinilirse, edilenler için en büyük azap olacaktır.
Yolumuza “Gök Yüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;
----- 10 - Yunus Suresi - Ayet 55
Kûrânı Kerim Türkçe okunuş:
10.55 - Elâ inne lillâhi mâ fis semâvâti vel ard, elâ inne vağdallâhi hakkuv ve lâkinne ekserahum lâ yağlemûn.
Diyanet Meali:
10.55 - Bilesiniz ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Yine bilesiniz ki, Allah'ın va'di haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
10.55 - Uyan Göklerde ve Yerde ne varsa Allahındır, uyan Allahın va'di muhakkak haktır ve lâkin ekserisi bilmezler.
Göklerde ve Yerde ne varsa Allahındır, Allahın va'di muhakkak haktır, Bilindiği gibi “vaad” aklı ve şuuru olan hallerini ve geleceklerini düşünen varlıklara yapılır ki, sonrasında pişman olmasınlar, çünkü onlar mükellef ve mes’uliyet sahibi insanlardır. Göklerde ve yerde olan insanlara bu hatırlatmalar yapılmaktadır.[50] T.B.
هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ {يونس/56}
“Huve yuhyî veyumîtu ve-ileyhi turce’ûn(e)”