Velev enne likulli nefsin zalemet mâ fî-l-ardi leftedet bih(i)(k) veeserrû-nnedâmete lemmâ raevû-l'ażâb(e)(s) vekudiye beynehum bilkist(i)(c) vehum lâ yuzlemûn(e)
(O gün) zulmetmiş olan herkes, eğer yeryüzündeki her şeye sahip olsa, kendini kurtarmak için onu fidye verir. Azabı gördüklerinde, için için derin bir pişmanlık duyarlar. Onlara zulmedilmeksizin aralarında adaletle hükmedilir.
Zulüm yapmış olan herkes, azabı görünce yeryüzündeki her şeyin sahibi olsa da, (o azaptan kurtulmak için) hepsini feda ederdi. Ve içten içe pişmanlık duyardı. Fakat aralarında adaletle hüküm verilir ve hiçbirine zulüm yapılmaz.
Yûnus Suresi 54. ayet, kıyamet gününde zalimlerin durumunu, azabı gördüklerinde duyacakları pişmanlığı ve ilahi adaletin tecellisini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'zulüm', 'fidye', 'nedamet' ve 'kıst' gibi temel kavramlar üzerinden ahiret hesaplaşmasının kaçınılmazlığını ve adaletini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, haddi aşmaktır. Ayetteki 'ظَلَمَتْ' ifadesi, Allah'ın koyduğu sınırları aşarak günah işleyen, böylece kendine haksızlık eden nefsi anlatır. Bu, hem Allah'a karşı hem de kendi nefsine karşı işlenen bir haksızlıktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zulüm, Kur'an'da genellikle şirk ve günah işleme anlamında kullanılır. Burada 'ظَلَمَتْ' kelimesi, Allah'ın emirlerine karşı gelerek haddi aşan, böylece azabı hak eden kişiyi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulm' kavramının Kur'an'da geniş bir anlamsal yelpazeye sahip olduğunu belirtir. Temelinde 'bir şeyi yanlış yere koymak' fikri yatar. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın belirlediği düzeni bozarak günah işleyen ve bu nedenle azaba müstahak olan kişilerin durumunu anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fidye, bir şeyi bir zarardan veya esaretten kurtarmak için verilen bedeldir. Ayetteki 'لَٱفْتَدَتْ' kelimesi, zalim nefsin, azabın şiddetini görünce, yeryüzündeki tüm varlıkları dahi olsa, bu azaptan kurtulmak için feda etme arzusunu dile getirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, fidyeyi, bir esiri veya bir tehlike altındaki kişiyi kurtarmak için ödenen bedel olarak açıklar. Burada 'لَٱفْتَدَتْ' ifadesi, kıyamet gününde azaptan kurtulmak için hiçbir şeyin yeterli olmayacağını, ancak zalimlerin çaresizce her şeyi feda etmeye hazır olacaklarını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fidye' kavramının Kur'an'da genellikle bir bedel karşılığında kurtuluşu ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, zalimlerin azaptan kaçmak için ne kadar çaresiz kalacaklarını ve dünyadaki tüm varlıklarını dahi feda etmeye razı olacaklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsrâr (إسرار), bir şeyi gizlemek, açığa vurmamaktır. Ayetteki 'وَأَسَرُّوا۟ ٱلنَّدَامَةَ' ifadesi, azabı gördüklerinde duydukları pişmanlığı içlerinde sakladıklarını, belki de utançlarından veya faydasız olduğunu bildiklerinden dolayı dışa vurmadıklarını anlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'isrâr' kelimesinin gizleme ve saklama anlamını vurgular. Burada pişmanlığın gizlenmesi, o anki durumun vahametini ve pişmanlığın faydasızlığını gösterir; zira artık tövbe kapısı kapanmıştır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'isrâr'ın hem gizlemek hem de açığa vurmak gibi zıt anlamlara gelebileceğini belirtse de, bu ayetteki bağlamda 'gizlemek' anlamının baskın olduğunu ifade eder. Azabın dehşeti karşısında duyulan pişmanlığın içe kapanık bir şekilde yaşandığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nedamet, yapılan bir işten dolayı duyulan üzüntü ve pişmanlıktır. Ayetteki 'ٱلنَّدَامَةَ' kelimesi, zalimlerin dünyada işledikleri günahların sonucunu gördüklerinde hissettikleri, ancak artık fayda vermeyen derin pişmanlığı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, nedameti, bir şeyin sonucundan dolayı duyulan üzüntü ve keder olarak tanımlar. Bu ayetteki nedamet, azabın gerçekleştiği anda duyulan, geri dönüşü olmayan bir pişmanlıktır.
Abu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, nedametin, bir fiilin kötü sonucunu idrak ettikten sonra ortaya çıkan kalbi bir durum olduğunu belirtir. Ayetteki 'nedamet', ahirette azabın kesinleşmesiyle birlikte ortaya çıkan, çaresizliğin ve ümitsizliğin eşlik ettiği bir pişmanlıktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kıst, adalet ve eşitlik demektir. Ayetteki 'بِٱلْقِسْطِ' ifadesi, Allah'ın insanlar arasında hükmederken hiçbir haksızlık yapmadığını, tam bir adalet ve hakkaniyetle karar verdiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, kıst kelimesinin Kur'an'da adaleti ve doğru ölçüyü ifade ettiğini belirtir. Burada 'بِٱلْقِسْطِ' ile, Allah'ın hükmünün şaşmaz bir adaletle, kimseye zulmetmeden verildiği anlatılır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kıst' kavramının Kur'an'da 'adalet' ve 'doğruluk' anlamında kullanıldığını, 'zulm'ün zıddı olduğunu belirtir. Bu ayetteki kullanımı, ilahi yargının mutlak adaletini ve kimseye haksızlık edilmeyeceğini kesin bir dille ifade eder.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(O gün) zulmetmiş olan herkes, eğer yeryüzündeki her şeye sahip olsa, kendini kurtarmak için onu fidye verir. Azabı gördüklerinde, için için derin bir pişmanlık duyarlar. Onlara zulmedilmeksizin aralarında adaletle hükmedilir. (10/54)
Nefsine zulmetmiş, esmâ-i ilâhiyyeyi nefsi istikametinde kullanmış beden arzında her şeye sahip olsa kurtulmak için onu verir de ne kendi varlığı ne âlemin varlığında bir nokta ona ait değildir. Nefsi ile azandığı gördükçe kendi levm eder. Hükmü kendileri verdiği için bu onlara zulüm değil, adaletin ta kendisidir.
El-Adl Allah’ın 99 esmâül hüsnasından biridir.
Taraf seçmeden adalet eden demektir. Bu keyfiyet üzerine bir hikâye naklederler. Rû’yada bir hâkim sık sık Resûlüllah Efendimizle görüşür, sohbet edermiş. Namazında, niyazında bir adammış. Her gece Peygamber'in sohbetinde bulunmak arzusu ile kendisini ibadete vermeyi ve bunun için de işinden ayrılmayı düşünür, istifasını verir. Beş vakit namaza beş daha katar, orucu bir aydan dört aya çıkarır, Efendimiz'i hiç göremez. Ağlar, yalvarır, hatasını öğrenmek ister. Nihayet bir gece Efendimiz yine kendisine ma’nâda tecelli eder. "Ya Ahmet" der "Cenâb-ı Allah'ın el-Adl ism-i şerifi vardır. Sen mahkemede bu isme lâyık olarak yerinde kararlar verirdin, taraf tutmazdın, bu da bir ibadet idi. Sen bu hayırlı vazifeden istifa ettin. Halka olan bu hayırlı hizmetinden çekildin, ben sana nasıl gözükürüm artık'’ buyurmuşlar, Ahmet Efendi tekrar müracaat ederek hâkimliğe başlamış ve arzusuna muvaffak olmuştur.[49]