İçeriğe atla
Yûnus 82Cüz 11 · Sayfa 218

Yûnus Sûresi 82. Âyet

يونس

Sohbete sor

Veyuhikku(A)llâhu-lhakka bikelimâtihi velev kerihe-lmucrimûn(e)

Suçluların hoşuna gitmese de, Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirecektir."

Yûnus Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Veyuhikku(A)llâhu-lhakka bikelimâtihi velev kerihe-lmucrimûn(e)” Suçluların hoşuna gitmese de, Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirecektir. (10/82)


قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ

الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرُ فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ

مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ وَلَتَعْلَمُنَّ

أَيْنَا أَشَدُّ عَذَابًا وَأَبْقَى

(Kâle âmentum lehu kable en âzene lekum, innehu le kebîrukumullezî allemekumus sihra, fe le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hilâfin ve le usallibennekum fî cuzûın nahli ve le ta’lemunne eyyunâ eşeddu azâben ve ebkâ.)

(Tâ-Hâ-20/71) “(Fir’âvn): “Size izin vermemden önce ona îmân mı ettiniz? Muhakkak ki o, gerçekten size sihir öğreten, sizin büyüğünüzdür (ustanızdır). Bu durumda mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çap-razlama keseceğim. Ve sizi mutlaka hurma ağacına asacağım. Ve böylece hangimizin azâbı daha şiddetli ve daha kalıcı (imiş) gerçekten bileceksiniz.” dedi.”


Nefs-i emmâre, (Fir’âvn)u hayal ve vehmin, tabileri olan sihirbazlara “Size izin vermemden önce ona îmân mı ettiniz? Fir’âvn bu sözüyle kendinin hâlen daha beden mülkünde gerçek hâkim olduğuna inanmaktadır ve kendinden başkasına inanmalarına tahammülü yoktur. Olağan dışı hadiselerin sadece sihir ile yapıldığını zanneden Fir’âvn, Mûsânın akl-ı külden gelen aklını ve kudret elini kullanarak Cenâb-ı Hakk’ın oradan kudret zuhuru yaptığını anlayamadığından ondan meydana gelen hadiseyi de sihir zannederek sizin ustanız, diyerek sihir ilmini tasdik etmiş olmaktadır. Bu yüzden, Fir’âvn kendisine tabi olmayan eski sihirbazların el ve ayaklarını kendilerine daha büyük azab olması için çapraz olarak yani sağ ayağını kestirirse sol kolunu kestirmiştir. Âyette ifade edilen hurma ağacına asmak ise onlara daha dünyada iken rahmettir. Çünkü hurma kesrette vahdeti ifade ettiğinden daha burada dünya da, iken kesret yoluyla vahdete erdiler demek olur.


قَالُوا لَنْ نُوْثِرَكَ عَلَى مَا جَاءَنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ

وَالَّذِي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَا أَنْتَ قَاضٍ إِنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ

الْحَيَوةُ الدُّنْيَا

(Kâlû len nu’sireke alâ mâ câenâ minel beyyinâti vellezî fataranâ fakdi mâ ente kâdin, innemâ takdî hâzihil hayâted dunyâ. )

(Tâ-Hâ, 20/72) “Bize gelen mûcizeler karşısında asla seni tercih etmeyiz (üstün tutmayız). Çünkü bizi, O fıtratlandırdı. Bu durumda sen, yapacağını yap. Fakat sen, ancak bu dünyâ hayatında yaparsın.” dediler.”


Bu mûcizeler herkese geldiği halde eski sihirbazlar “Bize gelen mûcizeler” demektedirler, çünkü bu mûcizeler onlarda karşılığını bulduğundan ve faaliyete geçtiğinden onlara gelmiş oldu. Diğerlerine ise lâfzen geldi ise de içlerinde yer etmediğinden geldiği gibi gitmiş oldu. Kim onları kabul etmiş ise, kabul edenlerin o mûcizeler burhanı-delili oldu. Bu yüzden eski sihirbazlarda meydana gelen yakîn imanının meydana getirdiği irade ve kararlılık ile seni (üstün tutmayız) dediler. Çünkü bizi, O fıtratlandırdı. Yani bizim gerçek hakikatimizi bu yolla bize bildirmiş oldu, oda şudur. Her bir insanda esmâ-i İlâhiyyenin tamamı vardır, ancak bir terkip içindedir. Kişi bu terkibi kendi ihtiyaçlarına göre kullanması lâzımdır, nasıl kullanacağı da reçetesinde, Peygamber olan ma’nevi doktorlar tarafından bildirilmiştir, kim bunlara uyarak nefsi ile mücadele ederek nefsinin isteklerini bir tarafa bırakıp Hakk’ın isteklerine öncelik tanırsa ebedi hayatında da bu dünya hayatında da ruhen ve vicdanen huzur bulur. Ancak bu dünya da geçici olarak bazı bedeni ve diğer sıkıntıları olsa da ahirette ebedi rahat ve saadete ulaşmış olur. O anda bunları idrak etmiş olan eski sihirbazlar. “yapacağını yap.” Diyerek Hakk’a olan güven ve imanlarını ortaya koymuşlardır. Senin hükmün ancak bu dünya da geçer, bu dünyanın tamamı da zâten geçicidir diyerek, Fir’âvn’a ve nefsi emmâreye tabi olmayacaklarını bildirmişlerdir.


ـإِنَّا آمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا خَطَايَانَا وَمَا

أَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنَ السِّحْرِ وَاللَّهُ خَيْرٌ وَابْقَى

(İnnâ âmennâ bi rabbinâ li yagfire lenâ hatâyânâ ve mâ ekrehtenâ aleyhi mines sihri, vallâhu hayrun ve ebkâ.)

(Tâ-Hâ-20/73) “Muhakkak ki biz, hatalarımızı ve ona karşı sihirden bize zorla yaptırdığın şeylerden bizi, mağfiret etsin diye Rabbimize îmân ettik. Ve Allah, daha hayırlıdır ve daha bâkidir.”


Eski sihirbazlar, sözlerine devam ederek, Mûsâ’nın delâletiyle biz Rabbimize îmân ettik.” Bu yüzden daha evvelce sihirden bize zorla yaptırdığın şeylerden bizi, mağfiret etsin” Gafur ve rahîm isimleri ile bizim günahlarımızı örtsün. Senin geçici hükümdarlığına göre Allah, daha hayırlıdır ve daha bâkidir.” Dediler.


إِنَّهُ مَنْ يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِمًا فَإِنَّ لَهُ جَهَنَّمَ لَا يَمُوتُ

فِيهَا وَلَا يَحْيَىٰ ﴿١٥﴾

(İnnehu men ye’ti rabbehu mucrimen fe inne lehu cehenneme, lâ yemûtu fîhâ ve lâ yahyâ.)

(Tâ-Hâ-20/74) “Muhakkak ki kim Rabbine suçlu olarak gelirse, o takdirde mutlaka cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne yaşar.”


“Kim Rabbine suçlu olarak gelirse,” yani dünyada iken yaptığı suç ve günahlarının ağırlığı ile Hakk’tan tamamen uzaklaşmış olarak kıyamet günü huzuruna gelirse, dünya da iken kendine yol ve azık hazırlığı yapmadığı için, Allah’ın rahmetinden gadabına, “cehenne-me” atılır. “cehennem onun içindir.” Mükellefiyeti ve süresi bittiği için, yeni bir ibadet üretimi yapamaz. Dünyada iken ruhani vasfını kaybettiğinden cehennemin malzeme-sinden olan maden sınıfına düşmüş olur, böylece insan-i vasıflarını kaybettiğinden, bir bakıma kurtuluş olan, insan-i olüm ile bir daha ölmez, yani maden mertebesinde madeni hayatı ile hayatına devam eder. Bu hayatada gerçek ma’nâ da hayat denemiyeceğinden, “Orada ne ölür, ne yaşar.” Burada belirtilen bu tablo aslında çok mühim bir hakikati de haber vermektedir.

“Orada ne ölür, ne yaşar.” Denmek sûretiyle gaybi olan bir kimlikten bahsedilmektedir. Ancak bu kimliğin ne yaşaması ve ne ölmesi vardır, denmek sûretiyle de hiçbir kimliği olmadığı da belirtilmektedir. Bir bakıma ölüm, ihtiyari ve ızdırari de olsa gidiş üzere hâl değiştirmek olduğundan bir kemâlât demektir. Yaşam ise geliş olduğundan o da bir kemâlâttır. Bahsedilen hâl üzere “ne ölüm, ne yaşam” “ne geliş ne gidiş” olmadığına göre, bu kemâlâtlar yoktur. Ve bu durağan bir haldir, bu hâl ise yokluktur. Ancak o varlığın bünyesinde evvelce dünya da iken nefsi yönden bir varlık var olduğundan yaşamını sürdürmeye başladığı bu mertebede gerçek kimliği olan cennet kimliğini oluşturamadığından bu kimliği yok hükmündedir. İşte esas ızdırap da budur.[66]