Veyuhikku(A)llâhu-lhakka bikelimâtihi velev kerihe-lmucrimûn(e)
Suçluların hoşuna gitmese de, Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirecektir."
Allah, hakkın hak ve gerçek olduğunu kelimeleriyle ispat eder, günahkârların hoşuna gitmese de
Yunus Suresi'nin 82. ayeti, Allah'ın hakkı kelimeleriyle gerçekleştireceğini ve batılı iptal edeceğini vurgular. Ayet, sihirbazların eylemlerinin geçersizliğini ve Allah'ın iradesinin üstünlüğünü dilbilimsel olarak 'hak', 'kelimat' ve 'mücrimun' kavramları üzerinden işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakk kelimesi, bir şeyin gerekliliğini ve sabitliğini ifade eder. 'İhkaak' (إحقاق) ise bir şeyi hak kılmak, onu gerçekleştirmek ve sabit hale getirmektir. Ayetteki 'yuhıkku' fiili, Allah'ın batıl olan sihri iptal ederek hakkı, yani Musa'nın getirdiği gerçeği ortaya çıkarması ve onu üstün kılması anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hakk kelimesi, burada 'doğruyu ortaya çıkarmak' ve 'gerçeği ispat etmek' anlamında kullanılmıştır. Allah'ın hakkı 'ihkak' etmesi, sihirbazların batıl iddialarını çürütmesi ve Musa'nın peygamberliğini tasdik etmesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Fiilin 'if'al' babından gelmesi, bir şeyi haklı kılma, hak olarak ortaya koyma ve onu sabit kılma anlamını pekiştirir. Allah'ın 'yuhıkku' fiiliyle hakkı gerçekleştirmesi, sihirbazların eylemlerinin geçersizliğini ve Musa'nın getirdiği mucizenin gerçekliğini kesin olarak ortaya koymasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakk, bir şeyin varlığının ve doğruluğunun kesinliğini ifade eder. Bu ayetteki 'el-hakk', Allah'ın Musa'ya verdiği mucize ve onun peygamberliğinin doğruluğudur. Sihirbazların yaptığı ise batıl ve geçici bir aldatmacadır; Allah ise hakkı, yani gerçek olanı sabit kılar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'hak' kavramı, Kur'an'da mutlak gerçeklik, doğruluk ve ilahi adalet anlamlarını taşır. Bu ayette 'el-hakk', Allah'ın evrensel düzeni ve iradesi doğrultusunda ortaya çıkan, batılın karşısında duran nihai gerçeği ifade eder. Sihirbazların eylemleri bu hakka aykırıdır ve bu nedenle boşa çıkarılacaktır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hakk, 'sabit olan', 'gerçek olan' ve 'doğru olan' anlamlarına gelir. Ayetteki 'el-hakk', Allah'ın kelimeleriyle desteklediği ve batılın karşısında galip kıldığı ilahi mesajı ve mucizeyi ifade eder. Sihirbazların sihri ise geçici ve aldatıcı olduğu için hakkın karşısında duramaz.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Allah'ın 'kelimeleri' (kelimât), O'nun emirleri, vaatleri ve kudretinin tecellileridir. Burada, Allah'ın Musa'ya verdiği mucizeler ve sihirbazların sihrini boşa çıkarma iradesi kastedilmektedir. Bu kelimelerle Allah, hakkı gerçekleştirir ve batılı iptal eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kelimât, sadece sözlü ifadeler değil, aynı zamanda Allah'ın yaratma emirleri ve evrendeki yasalarıdır. Ayetteki 'bi-kelimâtihi', Allah'ın kudretiyle ve iradesiyle gerçekleştirdiği mucizeleri ve hükümleri ifade eder. Bu, sihirbazların eylemlerini geçersiz kılan ilahi müdahaledir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kelime, Allah'a nispet edildiğinde, O'nun yaratma gücünü ve iradesini ifade eder. 'Kelimâtullah', Allah'ın varlıkları meydana getiren ve olayları yöneten emirleridir. Bu ayette, Allah'ın sihirbazların sihrini boşa çıkarma ve Musa'nın mucizesini üstün kılma iradesi ve kudreti bu kelimelerle açıklanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cürm (جرم), bir şeyi kesmek veya koparmak anlamına gelir. 'İcrâm' (إجرام) ise günah işlemek, suç işlemek demektir. 'Mücrimûn', Allah'ın emirlerinden sapan, batıl yollara başvuran ve kötülük yapan kimselerdir. Ayette, sihirbazlar, Allah'ın hakkını inkar eden ve batıl ile uğraşan 'mücrimûn' olarak nitelendirilmiştir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mücrim' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın ayetlerini yalanlayan, peygamberlere karşı çıkan ve fesat çıkaran kişiler için kullanıldığını belirtir. Bu ayette 'mücrimûn', sihirbazların Allah'ın mucizesine karşı gelerek batıl bir eylemde bulunmaları nedeniyle bu sıfatı hak etmişlerdir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Mücrim, 'cürüm' işleyen, yani günah ve suç işleyen kimsedir. Bu ayetteki 'mücrimûn', Allah'ın hakkı gerçekleştirmesini istemeyen, batıl yollarla insanları aldatmaya çalışan sihirbazlardır. Onların istememesi, Allah'ın iradesini değiştirmeyecektir.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Veyuhikku(A)llâhu-lhakka bikelimâtihi velev kerihe-lmucrimûn(e)” Suçluların hoşuna gitmese de, Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirecektir. (10/82)
قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ
الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرُ فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ
مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ وَلَتَعْلَمُنَّ
أَيْنَا أَشَدُّ عَذَابًا وَأَبْقَى
(Kâle âmentum lehu kable en âzene lekum, innehu le kebîrukumullezî allemekumus sihra, fe le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hilâfin ve le usallibennekum fî cuzûın nahli ve le ta’lemunne eyyunâ eşeddu azâben ve ebkâ.)
(Tâ-Hâ-20/71) “(Fir’âvn): “Size izin vermemden önce ona îmân mı ettiniz? Muhakkak ki o, gerçekten size sihir öğreten, sizin büyüğünüzdür (ustanızdır). Bu durumda mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çap-razlama keseceğim. Ve sizi mutlaka hurma ağacına asacağım. Ve böylece hangimizin azâbı daha şiddetli ve daha kalıcı (imiş) gerçekten bileceksiniz.” dedi.”
Nefs-i emmâre, (Fir’âvn)u hayal ve vehmin, tabileri olan sihirbazlara “Size izin vermemden önce ona îmân mı ettiniz? Fir’âvn bu sözüyle kendinin hâlen daha beden mülkünde gerçek hâkim olduğuna inanmaktadır ve kendinden başkasına inanmalarına tahammülü yoktur. Olağan dışı hadiselerin sadece sihir ile yapıldığını zanneden Fir’âvn, Mûsânın akl-ı külden gelen aklını ve kudret elini kullanarak Cenâb-ı Hakk’ın oradan kudret zuhuru yaptığını anlayamadığından ondan meydana gelen hadiseyi de sihir zannederek sizin ustanız, diyerek sihir ilmini tasdik etmiş olmaktadır. Bu yüzden, Fir’âvn kendisine tabi olmayan eski sihirbazların el ve ayaklarını kendilerine daha büyük azab olması için çapraz olarak yani sağ ayağını kestirirse sol kolunu kestirmiştir. Âyette ifade edilen hurma ağacına asmak ise onlara daha dünyada iken rahmettir. Çünkü hurma kesrette vahdeti ifade ettiğinden daha burada dünya da, iken kesret yoluyla vahdete erdiler demek olur.
قَالُوا لَنْ نُوْثِرَكَ عَلَى مَا جَاءَنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ
وَالَّذِي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَا أَنْتَ قَاضٍ إِنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ
الْحَيَوةُ الدُّنْيَا
(Kâlû len nu’sireke alâ mâ câenâ minel beyyinâti vellezî fataranâ fakdi mâ ente kâdin, innemâ takdî hâzihil hayâted dunyâ. )
(Tâ-Hâ, 20/72) “Bize gelen mûcizeler karşısında asla seni tercih etmeyiz (üstün tutmayız). Çünkü bizi, O fıtratlandırdı. Bu durumda sen, yapacağını yap. Fakat sen, ancak bu dünyâ hayatında yaparsın.” dediler.”
Bu mûcizeler herkese geldiği halde eski sihirbazlar “Bize gelen mûcizeler” demektedirler, çünkü bu mûcizeler onlarda karşılığını bulduğundan ve faaliyete geçtiğinden onlara gelmiş oldu. Diğerlerine ise lâfzen geldi ise de içlerinde yer etmediğinden geldiği gibi gitmiş oldu. Kim onları kabul etmiş ise, kabul edenlerin o mûcizeler burhanı-delili oldu. Bu yüzden eski sihirbazlarda meydana gelen yakîn imanının meydana getirdiği irade ve kararlılık ile seni (üstün tutmayız) dediler. Çünkü bizi, O fıtratlandırdı. Yani bizim gerçek hakikatimizi bu yolla bize bildirmiş oldu, oda şudur. Her bir insanda esmâ-i İlâhiyyenin tamamı vardır, ancak bir terkip içindedir. Kişi bu terkibi kendi ihtiyaçlarına göre kullanması lâzımdır, nasıl kullanacağı da reçetesinde, Peygamber olan ma’nevi doktorlar tarafından bildirilmiştir, kim bunlara uyarak nefsi ile mücadele ederek nefsinin isteklerini bir tarafa bırakıp Hakk’ın isteklerine öncelik tanırsa ebedi hayatında da bu dünya hayatında da ruhen ve vicdanen huzur bulur. Ancak bu dünya da geçici olarak bazı bedeni ve diğer sıkıntıları olsa da ahirette ebedi rahat ve saadete ulaşmış olur. O anda bunları idrak etmiş olan eski sihirbazlar. “yapacağını yap.” Diyerek Hakk’a olan güven ve imanlarını ortaya koymuşlardır. Senin hükmün ancak bu dünya da geçer, bu dünyanın tamamı da zâten geçicidir diyerek, Fir’âvn’a ve nefsi emmâreye tabi olmayacaklarını bildirmişlerdir.
ـإِنَّا آمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا خَطَايَانَا وَمَا
أَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنَ السِّحْرِ وَاللَّهُ خَيْرٌ وَابْقَى
(İnnâ âmennâ bi rabbinâ li yagfire lenâ hatâyânâ ve mâ ekrehtenâ aleyhi mines sihri, vallâhu hayrun ve ebkâ.)
(Tâ-Hâ-20/73) “Muhakkak ki biz, hatalarımızı ve ona karşı sihirden bize zorla yaptırdığın şeylerden bizi, mağfiret etsin diye Rabbimize îmân ettik. Ve Allah, daha hayırlıdır ve daha bâkidir.”
Eski sihirbazlar, sözlerine devam ederek, Mûsâ’nın delâletiyle “biz Rabbimize îmân ettik.” Bu yüzden daha evvelce “sihirden bize zorla yaptırdığın şeylerden bizi, mağfiret etsin” Gafur ve rahîm isimleri ile bizim günahlarımızı örtsün. Senin geçici hükümdarlığına göre Allah, daha hayırlıdır ve daha bâkidir.” Dediler.
إِنَّهُ مَنْ يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِمًا فَإِنَّ لَهُ جَهَنَّمَ لَا يَمُوتُ
فِيهَا وَلَا يَحْيَىٰ ﴿١٥﴾
(İnnehu men ye’ti rabbehu mucrimen fe inne lehu cehenneme, lâ yemûtu fîhâ ve lâ yahyâ.)
(Tâ-Hâ-20/74) “Muhakkak ki kim Rabbine suçlu olarak gelirse, o takdirde mutlaka cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne yaşar.”
“Kim Rabbine suçlu olarak gelirse,” yani dünyada iken yaptığı suç ve günahlarının ağırlığı ile Hakk’tan tamamen uzaklaşmış olarak kıyamet günü huzuruna gelirse, dünya da iken kendine yol ve azık hazırlığı yapmadığı için, Allah’ın rahmetinden gadabına, “cehenne-me” atılır. “cehennem onun içindir.” Mükellefiyeti ve süresi bittiği için, yeni bir ibadet üretimi yapamaz. Dünyada iken ruhani vasfını kaybettiğinden cehennemin malzeme-sinden olan maden sınıfına düşmüş olur, böylece insan-i vasıflarını kaybettiğinden, bir bakıma kurtuluş olan, insan-i olüm ile bir daha ölmez, yani maden mertebesinde madeni hayatı ile hayatına devam eder. Bu hayatada gerçek ma’nâ da hayat denemiyeceğinden, “Orada ne ölür, ne yaşar.” Burada belirtilen bu tablo aslında çok mühim bir hakikati de haber vermektedir.
“Orada ne ölür, ne yaşar.” Denmek sûretiyle gaybi olan bir kimlikten bahsedilmektedir. Ancak bu kimliğin ne yaşaması ve ne ölmesi vardır, denmek sûretiyle de hiçbir kimliği olmadığı da belirtilmektedir. Bir bakıma ölüm, ihtiyari ve ızdırari de olsa gidiş üzere hâl değiştirmek olduğundan bir kemâlât demektir. Yaşam ise geliş olduğundan o da bir kemâlâttır. Bahsedilen hâl üzere “ne ölüm, ne yaşam” “ne geliş ne gidiş” olmadığına göre, bu kemâlâtlar yoktur. Ve bu durağan bir haldir, bu hâl ise yokluktur. Ancak o varlığın bünyesinde evvelce dünya da iken nefsi yönden bir varlık var olduğundan yaşamını sürdürmeye başladığı bu mertebede gerçek kimliği olan cennet kimliğini oluşturamadığından bu kimliği yok hükmündedir. İşte esas ızdırap da budur.[66]