Vecâveznâ bibenî isrâ-île-lbahra feetbe'ahum fir'avnu vecunûduhu baġyen ve'advâ(en)(s) hattâ iżâ edrakehu-lġaraku kâle âmentu ennehu lâ ilâhe illâ-lleżî âmenet bihi benû isrâ-île ve enâ mine-lmuslimîn(e)
İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, "İsrailoğulları'nın iman ettiğinden başka hiçbir ilah olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım" dedi.
Ve sonra İsrailoğulları'nı denizden aşırdık. Firavun, düşmanca saldırmak için derhal adamlarını ve askerlerini arkalarına düşürdü. Ta ki, suda boğulmaya başlayınca "İnandım, gerçekten de İsrailoğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yoktur. Ben de ona teslim olanlardanım." dedi.
Yûnus Suresi 90. ayet, Firavun ve İsrailoğulları arasındaki çatışmayı ve Firavun'un son anlardaki imanını ele almaktadır. Ayet, 'geçmek', 'takip etmek', 'haksızlık', 'boğulmak' ve 'teslim olmak' gibi kavramlar üzerinden ilahi kudretin tecellisini ve Firavun'un acizliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cevâz (جواز), bir şeyin üzerinden geçmek veya bir şeyi aşmak demektir. Ayetteki 'câveznâ' fiili, Allah'ın İsrailoğullarını denizin üzerinden geçirmesini, yani denizi onlar için aşılabilir kılmasını ifade eder. Bu, ilahi bir mucize ve kudretin tecellisidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Câveznâ (جاوزنا) kelimesi, 'geçirdik' manasına gelir. Burada denizden geçiş, İsrailoğulları için bir kurtuluş, Firavun için ise bir helak başlangıcıdır. Kelime, bir engelin aşılmasını ve bir durumdan başka bir duruma geçişi mecazi olarak da ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İttibâ' (إتباع), birinin izini takip etmek, peşinden gitmek demektir. Ayette Firavun'un İsrailoğullarının peşine düşmesi, onların kurtuluşuna engel olma ve onları yakalama arzusunu gösterir. Bu takip, Firavun'un helakine yol açan bir eylemdir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Etbe'a (أتبع) fiili, birini takip etmek, peşinden gitmek anlamındadır. Burada Firavun'un İsrailoğullarını takip etmesi, onun kibir ve düşmanlığının bir göstergesidir. Bu eylem, Firavun'un kendi sonunu hazırlamasına neden olmuştur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Bağy (بغي), zulüm ve haddi aşmak demektir. Ayette Firavun'un İsrailoğullarını takip etmesindeki 'bağyen' ifadesi, onun bu eylemi haksız yere, zulüm ve azgınlıkla yaptığını vurgular. Bu, Firavun'un ilahi emirlere karşı gelmesinin ve insanlara zulmetmesinin bir sonucudur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Bağy (بغي), bir şeyi haddini aşarak istemek veya zulmetmek anlamındadır. Firavun'un 'bağyen' ile İsrailoğullarını takip etmesi, onun kendi sınırlarını aşarak Allah'ın iradesine karşı gelmesini ve İsrailoğullarına karşı haksız bir tutum sergilemesini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'bağy' kavramını Kur'an'da genellikle 'haksızlık, zulüm, haddi aşma' olarak ele alır. Firavun'un 'bağyen' ile hareket etmesi, onun ilahi düzene karşı gelmesini ve kendi gücünü kötüye kullanmasını gösterir. Bu, Kur'an'ın sıkça eleştirdiği bir ahlaki sapmadır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Adüv (عدو), düşmanlık ve haddi aşmak demektir. Ayetteki 'adven' ifadesi, Firavun'un İsrailoğullarına karşı beslediği düşmanlığı ve onlara karşı giriştiği saldırganlığı belirtir. Bu, onun 'bağy' ile birlikte, ilahi cezayı hak etmesinin temel nedenlerinden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Adâvet (عداوة), düşmanlık ve karşı gelmek demektir. 'Adven' kelimesi, Firavun'un İsrailoğullarına karşı gösterdiği açık düşmanlığı ve onlara karşı yaptığı saldırıyı ifade eder. Bu, onun ilahi iradeye karşı gelmesinin ve zulmünün bir başka boyutudur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Garak (غرق), suya batmak ve boğulmak demektir. Ayette Firavun'a 'garak'ın yetişmesi, onun denizde boğulma anını ifade eder. Bu, ilahi cezanın kesinleştiği ve Firavun'un acizliğinin ortaya çıktığı kritik bir andır.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Garak (غرق), bir şeyin suya tamamen batmasıdır. Firavun'un 'garak'a uğraması, onun ve ordusunun denizde tamamen yok olmasını, ilahi kudret karşısında hiçbir gücünün kalmadığını sembolize eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İslâm (إسلام), Allah'a teslim olmak, boyun eğmek ve O'nun emirlerine uymaktır. Firavun'un 'minel-müslimîn' olduğunu söylemesi, boğulma anında çaresizlik içinde Allah'ın birliğine ve kudretine teslim olduğunu ifade etmesidir. Ancak bu teslimiyet, kabul edilebilir bir iman değildir çünkü azap anında gerçekleşmiştir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'İslam' kavramını 'Allah'ın iradesine tam bir teslimiyet' olarak tanımlar. Firavun'un bu kelimeyi kullanması, onun hayatı boyunca reddettiği gerçeği ölüm anında idrak etmesini gösterir. Ancak bu teslimiyet, Kur'an'ın vurguladığı bilinçli ve özgür iradeyle yapılan imandan farklıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'müslim' kelimesinin 'selamete eren, barışa ulaşan ve Allah'a teslim olan' anlamlarını taşıdığını belirtir. Firavun'un bu ifadeyi kullanması, onun son anlarında bile olsa, kurtuluşu ve barışı ancak Allah'a teslimiyette bulabileceğini anlamasıdır. Ancak bu, ilahi yasalar gereği geçersiz bir teslimiyettir.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vecâveznâ bibenî isrâ-île-lbahra feetbe’ahum fir’avnu vecunûduhu bagyen ve’advâ(en)(s) hattâ izâ edrakehu-lgaraku kâle âmentu ennehu lâ ilâhe illâ-llezî âmenet bihi benû isrâ-île ve enâ mine-lmuslimîn(e)” İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım” dedi. (10/90)
Mısırdan çıkış kızıl denizden geçiş.
(Tâ-Hâ-20/77-79)
وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ
لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لَا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا
تَخْشَىٰ
(Ve lekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî fadriblehum tarîkan fîl bahri yebesen, lâ tehâfu dereken ve lâ tahşâ.)
(Tâ-Hâ-20/77) “Ve andolsun ki Biz, Mûsâ’a vahyettik ki: “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Sonra da (asânla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! (Fir’âvnun size) yetişmesinden korkma ve (suda boğulmaktan da) endişe etme!”
Fir’âvn ve taraftarlarının bu gösteride Mûsâ (a.s.)a yenik düşmelerinden sonra Mûsâ (a.s.) artık bir şeyler yapma zamanının geldiğini hissediyor ve bekliyor idi. İşte bu hâl içinde. “evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî” “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Dedik. İşte böylece İshak (a.s.) dan başlayan “Benî isrâîl” in “esri-isr” gece yolculuğu, yani ma’nâ yolculuğu bir başka hâl üzere tekrar burada Tenzih-mertebe-i Mûseviyyetten, kaldığı yerden devam etmeye başlayacaktır.
Bir bakıma gece yolculuğu nefs ve beden zulmeti karanlığında Hakk’ın nurunu arama çalışmalarıdır. Bu da yapılan zikirlerle ve ibadetlerle olmaktadır. Ayrıca gece karanlığı, henüz daha yoğun madde-anasır beden elbisesi giymemiş olan ervah’ın batındaki lâtif varlıklarıdır. Onların vücûda-görüntüye gelmeleri için geçireceği yolları da “isr” dir.
Sonra da (asânla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! Sana verdiğimiz asâ ve kol kudretiyle suya vurarak, senin suda başladığın “isr” gece yolculuğunun bir başka aşamasına gelmiş olmaktasın. O gün seni nasıl suda boğulmaktan kurtardığımız gibi korkma kavminle beraber gene kurtarırız. Kuru yol ise şeriat-ı Mûseviyye’dir. Ve o yoldan karşıya geçtiler.
فَاتَّبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُمْ مِنَ الْيَمِ
مَا غَشِيَهُمْ
(Fe etbeahum fir’avnu bi cunûdihî fe gaşiyehum minel yemmi mâ gaşiyehum.)
(Tâ-Hâ-20/78) “Böylece Fir’âvn ordusuyla onları takip etti. Bunun üzerine deniz, onların üzerine öyle bir kapanışla kapandı ki, onları (tamamen) örterek kapladı (onları suda boğdu).”
Nefsi emmâre ve askerleri, akıl Mûsâ’sı, fikir Hârun’u nu ve onların halkını, takib ederek kendilerini de aynı halde zannederek arkalarından denize girdiler. Bunun üzerine su onların üzerine kaparak bu su ile gark olmuş-nefesleri kesilmiş oldu. Benî İsrâîl-e kuru bir yol olan aynı geçit, onları boğan su oldu.
وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدَى
(Ve edalle fir’avnu kavmehu ve mâ hedâ.)
(Tâ-Hâ-20/79) “Ve Fir’âvn, kavmini dalâlette bıraktı ve (kavmini) hidâyetten men etti.”
Nefs-i emmâre kendi tâbilerini hayal ve vehimle aldatarak dalâlette bıraktı ve böylece hidayetten men etti.[68]
Bakara sûresindeki Firavun ve ailesinin boğulmasının yorumu;
وَإِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَأَنجَيْنَاكُمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ
(50) Ve iz feraknâ Bikümül bahre feenceynaküm ve ağrakna le fir'âvne ve entüm tenzurun;
* Hani, sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış, gözlerinizin önünde Fir’âvn âilesini suda boğmuştuk.
Yine o vakti hatırlaki, size denizi yardık, onu da hatırlayın, yine size necat verdik sizi kurtardık fir’âvn ve çevresindekileri boğduk, sizde bakıp seyrediyordunuz bu hâdiseyi, Biz yaptık bu işleri; İşte bakın nefsi emmârenin yani fir’âvn’un ölüm yeri burası, ölüm yeri derken hükmünün kalktığı yer burası, bir insân başlangıçta şeriat mertebesinde de olsa, tarikat mertebesinde de olsa nefsi emmâresi fir’âvn gibi önünde dikiliyor ama ne zaman ki Mûseviyyet mertebesinden bir “Hâdi-HidÂyet” gelecek, bir kurtarıcı gelecek, bunlarda ilham, idrak ve şuurun geldiği zamanlar işte, bunun içinde onun talepçisi olmak lâzım, Kızıldeniz olduğu söylenen denizi yardık demesinden maksat, hayalinde varettiğin hayal denizi, beşeriyetinle, aklı cüz’inle meydana getirdiğin hayal denizi, insânoğlunun burasını aşması mümkün değil, ta ki Hakk’tan bir necat gelecek, bir kurtuluş gelecek, bir Mûsâ gelecek ve asasıyla vuracak, oradan Oniki yol açılacak.
Her tarikatın yolu kendine göre ayrı bir yol demektir, yeter ki o tarikat isminin ifadesi olan gerçek yolunu bilmiş, bulmuş olsun ve o yoldan gitmiş olsun yoksa o yolun kendisine açılmaması mümkün değildir, eğer yol açılmıyorsa ya dervişte aksaklık vardır ya Mûsâ’da aksaklık vardır fakat Mûsâ gerçek Mûsâ ise o yolu açar mutlaka ve dervişte gerçek bir dervişse Mûsâ’nın açtığı yoldan geçer eğer geçilmiyorsa eksikliği aramamız gerekiyor.
Firavun’u ve çevresini, orada gark ettik, boğduk, sizde bakıp duruyordunuz;
Beni İsrâîl Mısır’dan çıktıktan sonra fir’âvn onları gönderdiğine pişman oldu ve arkasından ordusuyla birlikte geldi, önlerinde deniz arkalarında fir’âvn ve ordusunun olduğunu gören Yahudiler şaşırdılar, panik yapmaya başladılar, Mûsâ (a.s.) bu durumda Rab’binden niyaz etti, Cenâb-ı Hakk’ta ona elindeki âsâyı suya vur dedi, Mûsâ (a.s.) On iki defa muhtelif yerlerde asasını suya vurunca On iki yol açıldı (Not: burada açılan denizin dibindeki kumlar dünyada güneşi bir defa gördü ve sonra deniz tekrar kapandı) Cenâb-ı Hakk o suyu öyle bir hâle getirmişki, o su açıldıktan sonra buz dolabında donan su gibi donup kalmış, şeffaf bir şekilde ve açılan On iki yoldan giden beni İsrâîl’in hepsi birbirini görmüşler, kalpleri mutmain olsun, huzurlu olsun diye bu şekilde olmuş, beni İsrâîl’in son ferdi bu yoldan karşıya geçtikten sonra fir’âvn ve ordusu oraya ulaşmış, fakat girme cesaretini gösterememişler, su kapanır diye, fakat o anda Cenâb-ı Hakk Cebrâîl (a.s.) ı bir kısrağın üzerinde suya göndermiş, fir’âvn’un altındaki at kısrağı görür görmez o da onun arkasına takılmış yoksa fir’âvn kendi isteğiyle oraya girmiş değil, at üstünde fir’âvn’u götürüyor, arkasındaki orduda fir’âvn gidiyor diye onun arkasından yola giriyorlar, ne zaman ki bütün ordu denize giriyor, o anda su üstlerine çöküyor, fir’âvn suya batıp boğulmak üzereyken “ben Mûsâ’nın Rabbine imân ettim” diyor “Lâ ilâhe illâllah” diye fakat o kabul edilmiyor tabi müşahedeli olduğu için, bir müddet sonra bütün ordu suyun dibinde kaldığı halde fir’âvn’un cesedi suyun üstüne çıkıyor, buradaki hikmet şu, zâhir olarak bile olsa Kelime-i Tevhid’i söyleyen bir kişi mutlaka fayda sağlar. Nefsimizde aynı şekilde, ne zaman ki biz kendimize ait yolu bulup hayal ve vehmin dışına çıkacağız, Mûsâ gelecek yani bizi götüren kimse olan irfan ehli, arifibillâh bize yol açacak biz o yola girdiğimiz zaman yani hayal ve vehmin dışına çıkmaya başladığımız zaman, nefsi emmâre’nin aslı hayale dayandığından o kendi anasına ulaşıp kendi anasında boğulmuş olacak, fakat Kelime-i Tevhidi telâffuz ettiği için bizde hayatını sürdürecek ama gerçeği olarak, işte ondan sonra karşıya geçtiğimizde o bize yardımcı olacak, bizi arkamızdan kovalamayacak, elimizden tutup yanımızda yardımcı olacak inşeallah, işte o mertebe itibarıyla gerçek tarikat ve yaşantısı budur.
Ve sizde buna bakıp duruyordunuz; sanki bu oyunlar başka bir yerde oynanıyormuş gibi, bizler de cesedimiz üzerinde oynanan, duygularımız üzerinde oynanan bu oyuna aklımız itibarıyla bakıp duruyoruz, seyrediyoruz, işte nefsini bilen demek bu fiilleri itibarıyla, duyguları itibarıyla, aklı itibarıyla kendini tanıyabilmiş olan kendi nefsini bilen kimse demektir bu da bizim aklı külden gelen o mertebedeki zuhurumuz veya temsilci tarafımız, işte o bakıp duruyor seyrediyor çünkü müşahede ehli.[69]
Fusûs’ül Hikem Mûsâ fassında Firavunun boğulma hakkındaki imanı hakkında;
10/90) Ve cavezna Bi beniy israiylelbahre feetbeahüm fir'avnü ve cünudühu bağyen ve adva* hatta iza edrekehül ğareku kale amentü ennehu lâ ilâhe illelleziy amenet Bihi benu israiyle ve ene minel müslimiyn;
İsrailoğullarını denizden geçirdik... Firavun ve ordusu haddi aştı ve düşman olarak onları izledi... Tâ ki boğulma hâli Ona erişince: "İman ettim ki tanrı yoktur, ancak İsrailoğullarının kendisine iman ettiği vardır. Ben müslimlerdenim" dedi.
İşte bu iman sebebiyle Musa (as) Firavunun kudreti aynı oldu. Böyle olunca Cenab-ı Hak Firavunu temiz ve temizlenmiş olarak ruhunu aldı. Onda zahir ve batın kirlerden habislikten bir şey kalmadı. Havasatı zahire ve batıneden bir şey kalmadı çünkü kalben iman etmiş idi. Yeni bir günah işlemesine vakit kalmadan boğularak vefat etti. Bir kafir imana gelince o dakikaya kadar evelce kendisinden sadır olan küfür ve masiyet kirlerinden temizlenir. Onda havasatı zahiriyeden bir şey kalmadı, çünkü bir kafir imana gelince üzerine gusul etmek vacib olur. Halbuki Firavun su içinde helak oldu. Yani o anda gusul etmiş oldu.
Su içinde iman ederek ölmesi onun için aynı zamanda gusul olur, böylece Hakteala onu mutahhar olarak kabz eyledi. İmdi Allahüteala davayı rububiyet gibi bir kötülüğe cüret eden Firavunun imanını dilediği kimseler hakkında değiştirebileceğine inayetine alemet kıldı. Ta ki o kimse Rahmet-i İlahiyeden ümitsiz olmaya.[70]