Âl-âne vekad ‘asayte kablu vekunte mine-lmufsidîn(e)
Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.
Şimdi mi? Oysa bundan önce hep isyan etmiştin ve fesatçılardan idin.
Yûnus Suresi 91. ayet, Firavun'un son anlarındaki imanını ve geçmişteki isyanını ele almaktadır. Ayet, 'şimdi mi inandın' sorusuyla imanın zamanlamasına, 'isyana' ve 'bozgunculuğa' vurgu yaparak Firavun'un önceki tutumunu kınamaktadır. Dilbilimsel olarak bu kavramlar, ilahi yargının ve geçmiş eylemlerin sonuçlarının altını çizmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'آن' (ân) kelimesinin bir şeyin hazır olduğu zamanı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ءَآلْـَٔـٰنَ' ifadesi, Firavun'un boğulma anında, yani artık kurtuluş umudu kalmadığı bir zamanda iman etme teşebbüsünü vurgular. Bu, imanın kabul edilmeyeceği bir 'şimdi'yi işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki zaman kavramlarının sadece kronolojik bir sıralamadan ibaret olmadığını, aynı zamanda ahlaki ve ontolojik bir derinliğe sahip olduğunu belirtir. 'Şimdi' (âl-âne) kelimesi, Firavun bağlamında, ilahi takdirin ve ilahi yargının kesinleştiği, geri dönüşü olmayan bir anı temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'عصى' (asâ) fiilinin 'emre muhalefet etmek, itaatsizlik etmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'عَصَيْتَ' ifadesi, Firavun'un daha önce Allah'ın ayetlerine ve peygamberine karşı gelerek büyük bir günah işlediğini, bu itaatsizliğin onun son anındaki imanını geçersiz kıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عصيان' (isyân) kelimesinin 'emre muhalefet etmek' olduğunu ve bunun bazen bilerek, bazen de bilmeyerek olabileceğini ifade eder. Firavun'un durumunda ise bu, bilerek ve kasıtlı bir itaatsizliktir. Ayetteki 'عَصَيْتَ', onun geçmişteki bilinçli ve ısrarlı isyanını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ısyan' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın hükümlerine karşı gelme, haddi aşma ve ilahi sınırlara riayet etmeme anlamında kullanıldığını belirtir. Firavun'un 'عَصَيْتَ' ifadesi, onun sadece Musa'ya değil, doğrudan Allah'a karşı gelerek ilahi düzeni bozduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'فساد' (fesâd) kelimesinin 'salâh'ın (iyilik, düzen) zıddı olduğunu ve 'bozgunculuk, düzeni bozma' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ٱلْمُفْسِدِينَ' ifadesi, Firavun'un sadece isyan etmekle kalmayıp, aynı zamanda yeryüzünde zulüm ve haksızlık yaparak toplumsal düzeni ve ahlakı bozduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'فساد'ın bir şeyin itidalden (denge) çıkması olduğunu ve bunun hem maddi hem de manevi anlamda kullanılabileceğini ifade eder. Firavun'un 'ٱلْمُفْسِدِينَ'den olması, onun hem kendi nefsini hem de toplumu bozduğunu, ilahi dengeyi altüst ettiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'فساد'ın 'bir şeyin faydasını ortadan kaldırmak veya zararını artırmak' olduğunu belirtir. Firavun'un 'ٱلْمُفْسِدِينَ'den sayılması, onun eylemlerinin sadece kendisine değil, tüm topluma zarar verdiğini, faydalı olanı yok edip zararlı olanı yaydığını gösterir.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Âl-âne vekad asayte kablu vekunte mine-lmufsidîn(e)” Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. (10/91)
Bu konu hakkında yine Fusûs’ül Hikem de;
Binâenaleyh atîde gelecek olan kavline nazaran, Fir'avn'ın imanı sıhhati hakkındaki bu muhâkemât Kur'ân-ı Kerîm'in zahirinden muktebestir. Ve bu tarz tefsir Hz. Şeyh'e ilkâ buyrulmuş olan maânî zümresindendir. Şu halde katidir. Ve eğer Fir'avn'ın îmânı sahîh olmasa idi, Hz. Şeyh'e bu tarz tefsir ilkâ olunmaz ve belki bu ma'nânın aksi inzal olunur idi.
Saniyen: Farz edelim ki Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı hakkındaki ibârât-ı Fusûs kat'î olmayıp cevaz ve ihtimâle müstenid olsun; ve bunun için Hz. Şeyh Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı hakkında tevakkuf edip atîde gelecek olan kavlini îrâd eylemiştir. Şu halde Ftitûhât-ı Mekkiyye'nin altmış ikinci babında Firavn'ın müebbed-fi'n-nâr olduğunu beyân etmek bu tevakkuf ve zehaba mugayir düşmez mi? Zîrâ bir kimse bir mes'ele hakkındaki kanâat-i kafisini beyân ettikten sonra, yine o mes'ele hakkında tereddüd ve İhtimâl dâiresinde beyân-ı mütalaa etse, bu iki hükümden birisi zâid olur.
Hz. Şeyh'in âsâr-ı aliyyesiyle asla alâkası olmamakla berbâber, ehl-i zahire hitaben şu nükteyi ihtar edeyim ki: Fütûhât-i Mekkiyye 590 ve Fusûsul-Hikem ise 628 sene-İ hicriyyelerinde izhâr buyurulmuştur. Böyle olmakla beraber her iki eser-i âlî dahi kalb-i Şeyhi Ekber'i hâtem-i velayet mişkâtinden münzel olduğu için ikinci babında münderic olan şu,
Ma'nâ-yı şerifi: "Dört taife nârdadır, ondan çıkmazlar. Ve onlar Allah Teâlâ üzerine mütekebblr olanlardır; Fir'avn ve emsali gibi ki, rubübiyyeti Allah Teâlâ'dan nefy edip kendi nefsi için iddia eden kimsedir. Fir'avn: (Kasas, 28/38) dedi ki: "Semâda benim gayrim olan bir ilâh yoktur" demeği murâd eder. Ve gurur ve onun gayri dahi bunun gibidir. Ve ikinci taife müşriklerdir. Ve onlar Allah Teâlâ ile beraber ilâh-i ahar ittihâz edenlerdir Ilh..." ibaresi alınmakla iktifa olunursa, efkâr Bâlî Efendi hazretlerinin mütâlâasına meyi eder. Velâkin Hz. Şeyh Fütühât-ı Mekkiyye'nin otuz kadar mahallinde îmân-ı Flr'avn'ın sıhhati hakkında beyanâtta bulunurlar. Ezcümle Fütûhât'ın 198. babında on ikinci tevhîdde şu ibareler mündericdir:
Ya'nî "Muhakkak Allah Teâlâ Fir'avn'ın îmânını tasdik buyurdu. (Yûnus. 10/91) âyet-i kerîmesi onun îmânının ihlâsına delildir. Eğer Fir'avn îmânında muhlis olmaya idi. Hak Teâlâ onun hakkında a'râb hakkında buyurduğu gibi:
(Hucurât. 49/14) der idi Binâenaleyh Allah Teâlâ muhakkak Fİr'avn'ın îmânına şehâdet eyledi. Halbuki cevaz olmadıkça Allah Teâlâ hiçbir kimsenin tevhidinde sıdkina şehâdet buyurmaz. Ve Fir'avn îmânından sonra isyan etmedi. Şu halde Allah Teâlâ onu tâhir olduğu halde kabz eyledi. Ve bir kâfir mûslüman olduğu vakit onun üzerine gusl vâcib olup, Fir'avn'm garkı ise kendisi için gusldür. Ve Allah Teâlâ'nın onu bu halde ahz etmesi haysiyyetiyle âhiret ve dünyâ nekâlinden tathîrdir. Ve bunu haşyet sahibi olan kimseler için ibret kıldı. Ve onun îmânı gargara hâlinde bulunan bir kimsenin îmânına benzemedi.
Zîrâ gargara hâlinde bulunan kimse müfârık olduğuna sûret-i kat'iyyede mükmdir. Halbuki bu gark, burada böyle değildir. Zîrâ Fir'avn deryayı mü'minler hakkında kuru bir halde gördü; bildi ki, bu hâl îmanları sebebiyle onlar için vâki' oldu. Böyle olunca Fir'avn mevti mûkın olmadı. Belki onun zannı üzerine hayât gâlib geldi. Binâenaleyh onun mertebesi [Nisa, 4/18) diyen muhtezırın mertebesi değildir. Ve Fir'avn küffârdan olduğu halde ölen kimseler den değildir. İmdi onun emri Allah Teâlâ'ya râci'dir."İşte Hz, Şeyh (r.a.)in îmân-ı Fİr'avn'ın sıhhati hakkındaki mütalaaları budur. Fütûhât'ın altmış ikinci babı müstakıllen nârdan adem-i huruca sebeb olan ahvâlin beyânına dâirdir.
Burada Fir'avn ve Nemrûd'un misâl olarak zikri, mahzâ zikr-i mahal irâde-i hâl kabilinden olur. Zîrâ Fir'avn birçok seneler da'vâ-yi rubûbiyyet etti. Ve onun bu hâli şübhe yok ki nârdan adem-i huruca sebeb olacak ahvâlden İdi. Velâkin Kur'ân'ın şehâdeü vech ile kable'l-mevt îmân etmekle ve onun bu îmânının sıhhatine zâhir-i Kur'ân'dan muktebes olan delâil burhan olmakla da'vâsında musırran fevt olan Nemrûd'-dan ayrıldı. Fir'avn'in sıhhat-i îmânı hakkındaki tefsîrâttan fârig olduktan sonra Hz. Şeyh'in buyurması iş bu tefsîrâtın adem- kat'iyyetine delâlet etmez. Belki Hz. Şeyh âdet-i seniyyeleri vech ile emri, edeben Hazret-i Hakk'a havale buyururlar. Nitekim Fass-ı Âdemî'de buyurmuşlardır. Hakikatte Hakk'a râci' olmayan hiçbir emr yoktur. Binâenaleyh tevakkufa değil, edeb-maallâha mahmul olur.
Sâlisen: Mademki Kur'ân ve Hadîs'de Fİr'avn'ın nârda muhalled olacağı hakkında bir sarahat yoktur; ve Kur'ân'ın zahirinden anlaşılan dahi onun sıhhat-i îmânının cevazıdır; ve zâhir-i Kur'ân bu tefsirin hilâfına müsâid değildir; şu halde Fir'avn'ın adem-i sıhhat îmânına hüküm için istinâd edilecek hiçbir delil yoktur. Binâenaleyh bu husus mahall-i tevakkuf olamaz. Zîrâ tevakkuf ancak delâilin taâruzu hâlinde olur. Mevlânâ Câmî, Abdürrezzâk Kâşânî, Dâvûd Kayseri ve Abdullah Bosnevî ve Abdülganî Nâblusî ve emsali ekâbir (k.A.e.) hazarâtı kendi şerhlerini bu esâsât dâiresinde yazmış olma larıyla Hz. Şeyh'e iftira etmiş olamazlar.
Zîrâ Bâlî Efendi hazretleri nin buyurdukları gibi kümmelîn-i muhakkikinden olan bu zevat-âliyenin Hz. Şeyh'in rûhâniyyetine ittisalleri olmadığı kabul edilemez. Ve Bâlî Efendi hazretlerinin "Sahih değildir" dediği Davüd-Kayserî hazretlerinin bâlâda mezkûr kavli Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yüz doksan sekizinci babında münderic olan kavl-i Şeyh-i Ekber'in hülâsasıdır. Binâenaleyh Dâvûd-ı Kayseri haz retlerinin bu mütâlâası sahih olmayınca Hz. Şeyh'in mütalaası dalı sahîh olmamak lâzım gelir. Bu ise asla vârid değildir. Bâlî Efendi hazretleri ibâre-i Fusûs'ta her birisi imânı Fir'avn'ın makbûliyyetine ve sıhhatine delîl-i kat'î olmadığını kendi şerhinde beş madde ile beyân ettiğinden bu beş veçhe burada cevâb i'tâsı da münâsib görüldü;
Evvelen: Hz. Şeyh'in kavli Hak Teâlâ'nm İbrâhîm (a.s.)dan hikâyeten ﴿٦٣﴾ قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَسْئَلُوهُمْ اِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ Enbiyâ, 21/63) kavli kabilinden olmak muhtemeldir. Bu surette Asiye'den sâdır olan bu kavi Mûsâ (a.s.) için yed-i Fir'avn'dan katilden necat oldu.
Mûsâ (a.s.) Fir'avn için îmân sebebiyle ister kurret-i ayn olsun ister olmasın müsâvîdir. Zîrâ Musa'nın hayâtına sebeb oldu. Îmânı sahîh olmadığı takdirde an-hikmetin bu kelâmın sudûrundan dolayı kizb lâzım gelmez. Çünkü o, katilden necattır, Nitekim dediği gibi de vâki' oldu. Maahâzâ Âsiye bu kavli teşewuk-ı veledden katilde olan şeyden dolayı ancak murâd-ı Fir'avn üzere söyledi. Zîrâ sıbyân ebeveynin kurret-i aynidir. Şu halde Mûsâ (a.s.] zamân-ı sahavetinde Fir'avn'ın kurret-İ ayni oldu. Böyle olunca Âsiye (Kasas, 28/9) kavlinde sıhhat-ı îmâna ihtiyâç olmaksızı sâdık oldu.
Cevap: Bu beyânın rûh-ı ma'nâsı şudur ki: Cenâb-ı Âsiye Musa'yı sevimli bir çocuk olarak gördü. Fir'avn'ın katl edeceğinden korktu. Flr'avn'ın kalbinde çocuk muhabbeti olduğunu bildiği İçin Fir'avn'ın arzusuna muvafık olarak: Bu çocuk benim ve senin için göz nurudur, onu öldürmeyiniz; belki bize menfaati olur, dedi. Ve Fir'avn çocuk sevdiği için Musa (a.s.) zamân-ı sahavetinde Fir'avn'ın göz nuru oldu; ve Âsiye'nin bu sözü ile katilden kurtuldu. Şu halde Âsiye bu sözü zevci olan Fir'avn'ın Musa'yı sevmek suretiyle Intlfâ'ım kasd eylediği için onu katilden kurtarmak mülahazasıyla söyledi. Ve bu sözünde kazib olmadı.
Demek ki bu söz Âsiye'nin ilminden ve dirayet ve fetânetinden mütevellid bir sözdür. Ve bunu kalbinde merhameti olan herbir dirayetli kadın zevc-i zâlime karşı söyleyebilir. Bu ise ilâhî söz ile konuşan olmak değildir. Belki mizâc-gîrâne bir sözdür. Diğer taraftan sıbyân ebeveynin göz nuru olabilir ise de; gerek Âsiye ve gerek Fir'avn cenâb-ı Mûsâ'nın ebeveyni olmadığından bu i'tibâr ile onların göz nuru olamaz. Binâenaleyh Musa'nın zamân-ı sahavetinde Fir'avn'ın göz nuru olması vârid değildir. Zîrâ Fir'avn gibi bir cebbar, sevmek suretiyle intifa' etmek için Musa'dan başka kendisine istediğinden a'lâ binlerce çocuk tedârik edebilir idi.
Fir'avun'un Musa'yı / sevmesi ve okşaması asla kendisi için nef değildir. Böyle olunca cenâb-ı Mûsâ Hz. Şeyh-i Ekber'in metn-i şerifte alf, buyurduğu gibi Fir'avn'ın ancak îman sebebiyle göz nuru olur. Demek ki Allah Teâlâ garkı indinde Fir'avn'a bir îman i'tâ eyledi ki, bu îmân sebebiyle Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın göz nuru oldu. Halbuki Fir'avn îmân etmekle gark olmaktan halâs olamadı. Şu halde îmânının semeresini âlem-i şehâdette göremedi. Bu i'tibârla Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın göz nuru olamaz. Binâenaleyh bu îmânın semeresini görmek âhirete kaldı. Ve ahlrette [semeresi] görülecek îmân ise, makbul ve sahih olan îmândır.
Ve işte Allah Teâlâ'nm inde'l-gark Fir'avn'a i'tâ eylediği bu îmân-ı makbul ve sahih ile Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın göz nuru olur. Ve bu surette de cenâb-ı Âsiye ilâhî sö İle konuşan olmuş olur. Çünkü Fir'avn'ın akıbeti böyle olacağını bilmediği halde, onun için cenâb-ı Musa'nın göz nuru olacağını söyledi. Eğer Fir'avn bu imânının semeresini dünyâda iktitâf edemediği gibi, âhirette dahi göremeyecek İdiyse, Müsâ (a.s.) Flr'avn'm hiç de göz nuru olamaz; bilakis onun sebeb-i belâsı olur. Çünkü mülk-i sûrîsi onun eliyle muzmahil oldu; ve hayât-ı sürîsinln zevâliyle de azâb-ı ebedîye iriftar olacaktır. Ve bu surette de cenâb-ı Âsiye'nin manasız kelâmı lâzım gelir. Ve manasız sözu ise nutk-ı ilâhî olamaz. Ve keza cenâb-ı Âsiye'nin nef i mazhar-i kemâl ve Fir'avn'ın nef i dahi ancak nâiliyyet-i îmân olmuş olur. Binâenaleyh İbâre-i Fusûs sûrel-i kat'tyyede îmân-ı Fir'avn'ın sıhhatine delâlet eder.
Saniyen: Hz. Şeyh-i Ekber'in kavli îmânın vücûdu hakkında nasstır. Bu kelâm onun sıhhat-i îmânına, ya'nî sübût-İ îmânın cevazından dolayı onun nefine ve vaktinde vâki' ol-mamasından dolayı adem-i nefine delâlet etmez. Zîrâ îmân min-İndillâh gelen şeyi tasdîktir. Ve makbûliyyet dahi vakit hasebiyle kendisi için lâzım olan tasdik mâhiyyetinden hâriçtir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ﴿١٥٨﴾ هَلْ يَنْظُرُونَ اِلاۤ اَنْ تَاْتِيَهُمُ الْمَلۤئِكَةُ اَوْ يَاْتِىَ رَبُّكَ اَوْ يَاْتِىَ بَعْضُ اَيَاتِ رَبِّكَ يَوْمَ يَاْتِى بَعْضُ اَيَاتِ رَبِّكَ لا يَنْفَعُ نَفْسًا اِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ اَمَنَتْ مِنْ قَبْلُ اَوْ كَسَبَتْ فِۤى اِيمَانِهَا خَيْرًا قُلِ انْتَظِرُوۤا اِنَّا مُنْتَظِرُونَ (En'âm, 6/158).
Cevap: Cenâb-ı Şeyh'in kavl-i kafisine nazaran Fir'avn'ın sıhhat-i îmânına delâlet eder. Çünkü Fir'avn'ın îmânı sahîh olmadığı takdirde bâlâdaki cevâpta izah olunduğu üzere Mûsâ (a.s.)ın ona asla nefi olmamış olur. Ve Fir'avn öyle bir günde îmân etti ki, o gün [En'âm, 6/158) âyet-i kerîmesine mâ-sadak değildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) atîde gelecek olan ibârât-ı kat'iyye ile bu dakikayı îzâh buyurdukları gibi Fütûhât-ı Mekkiyye'nin bâlâda zikr olunan yüz doksan sekizinci babında tasrîh buyururlar.
Sâlisen: Cenâb-ı Şeyh'in kavli, ihbârât-ı ilâhiyyede Hak Sübhânehü'nun inayetine birçok deliller bulundugu için, Fir'avn'ın sıhhat-İ îmânına delil değildir. Binâenaleyh sıhhat-i îmânının, dilediği kimseye Hakk'ın inayetine delîl olmasına ihtiyâç yoktur.
Cevap: Bu ibarenin mâkabli ve mâ-ba'di mütâlâa ve muhakeme olunursa hey'et-i mecmuasından Hz. Şeyh'in Fir'avn'ın sıhhat-i îmânını sûret-i kat'iyyede murâd ettikleri anlaşılır. Gerçi Hak Teâlâ'nın inayetine deliller pek çok ise de, da'vâ-yı ulûhiyyet gibi bir şenaate mücâseret eden Fir'avn gibi bir cebbara âhir vaktinde Hakk'ın îmân-ı sahîh ve makbul nasîb etmesi, Hakk'ın inayetine bir âyet-i azîmedir. Zîrâ Hakk'ın bu gibi mezâhiri nadiren zahirdir. Râbian: Hz. Şeyh'in kavline gelince ihtimâldir ki. Fir'avn Allah'ın rahmetinden me'yûs olmadığı velâkin rahmet-i ilâhiyyeyi recâ eylediği halde imâna mübâderet etmiştir. Halbuki recâ, rahmet vaktinde vâki' olmadığı için kâflr olarak kalmıştır. Nitekim güneş magribden tulü' ettiği vakitte nâsın kâffesi îmân ederler. Bu îmân ise ancak recâdan neş'et eder. Zîrâ onlar meyus değillerdir; ve îmâna mübâderet ederler. Lâkin recâları ve îmânları vaktinde vâki' olmadığı için hepsi kâfirdirler. İmdi flıbârât-ı llâhiyyede va'd ve vaîd gelen şeylerin inkişâfından dolayı îmân-ı Fir'avn ihtiyardan hâriç ve zarurî olarak vâki' oldu. Bu hususta şerh edenlerin bazıları aynen M. Arabi Hz lerinin düşündüğü tarzda kabullenmişler ve o tarzda izahat vermişlerdir, bazıları da başka türlü kendi düşüncelerine göre yorum yapmışlar onlar da böyle, böyle diye yazmışlardır.[71]