Felyevme nuneccîke bibedenike litekûne limen ḣalfeke âye(ten)(c) ve-inne keśîran mine-nnâsi ‘an âyâtinâ leġâfilûn(e)
Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu ayetlerimizden gerçekten habersizdir.
Biz de bugün senin bedenini arkandan gelenlere bir ibret olsun diye kurtaracağız. Bununla beraber, insanların birçoğu âyetlerimizden yine de gafildirler.
Yûnus Suresi 92. ayet, Firavun'un helak edilişinin ardından cesedinin ibret olması için kurtarılmasını ve insanların Allah'ın ayetlerinden gafil oluşunu konu edinir. Ayet, 'nüneccîke' (kurtarmak), 'beden' (ceset), 'âyet' (ibret/delil) ve 'ğâfilûn' (gafil olanlar) gibi temel kavramlar üzerinden ilahi kudreti ve insan gafletini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Necât (نجاة) kelimesi, bir şeyden kurtulmak, selamet bulmak anlamına gelir. 'Nüneccîke' ifadesi, Firavun'un cesedinin boğulmaktan kurtarılıp karaya atılması, böylece başkalarına ibret olması için muhafaza edilmesi anlamında kullanılmıştır. Bu, ilahi bir kurtarma eylemini ifade eder, ancak burada kurtarılan can değil, cesettir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nüneccîke' ifadesini 'seni yüksek bir yere çıkaracağız' veya 'seni kurtaracağız' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Firavun'un cesedinin denizin dibinden kurtarılıp karaya çıkarılması, yani helak olmasına rağmen cesedinin ibret için korunması mecazını taşır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Necât, bir tehlikeden veya zorluktan kurtulmak demektir. Buradaki 'nüneccîke' fiili, Firavun'un cesedinin boğulmaktan kurtarılıp, ibret olması için karaya atılmasını ifade eder. Bu, Allah'ın kudretinin bir göstergesi olarak, helak olan birinin dahi cesedinin korunabileceğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Beden (بدن), ruhun ayrıldığı ceset anlamına gelir. Ayetteki 'bibedenike' ifadesi, Firavun'un ruhu çıktıktan sonra kalan fiziksel yapısını, yani cesedini ifade eder. Bu, onun canlı değil, ölü bir varlık olarak ibret teşkil edeceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beden (بدن), insanın veya hayvanın fiziksel yapısıdır. Kur'an'da bu kelime, genellikle ruhsuz ceset anlamında kullanılır. Yûnus 92'deki kullanımı, Firavun'un helak olduktan sonra geriye kalan cansız bedeninin, sonraki nesiller için bir ibret olacağını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Beden, ruhun meskeni olan maddi yapıdır. Ayetteki 'bibedenike' ifadesi, Firavun'un ruhu çıktıktan sonra kalan fiziksel kalıntısını ifade eder. Bu, onun canlı bir varlık olarak değil, bir ibret nesnesi olarak kurtarıldığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âyet' kavramının Kur'an'da hem 'işaret' hem de 'mucize' anlamlarını taşıdığını belirtir. Yûnus 92'deki 'âyet' kelimesi, Firavun'un cesedinin sonraki nesiller için Allah'ın kudretini ve azabını gösteren somut bir delil, bir ibret vesilesi olmasını ifade eder. Bu, ilahi mesajın somut bir tezahürüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyet (آية), bir şeyin varlığına veya doğruluğuna delalet eden açık bir işaret veya alamettir. Bu ayette, Firavun'un cesedinin kurtarılması, Allah'ın gücünü ve vaadini gösteren, gelecek nesiller için bir uyarı ve ibret niteliğinde bir delil olarak sunulmuştur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'âyet' kelimesinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, 'mucize', 'delil', 'işaret', 'ibret' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Yûnus 92'de, Firavun'un cesedinin korunması, Allah'ın kudretinin ve azabının somut bir 'ibret' ve 'delil'i olarak vurgulanır, böylece insanlar bundan ders çıkarabilirler.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Gaflet (غفلة), bir şeyi unutmak, ondan habersiz olmak veya onu ihmal etmek anlamına gelir. Ayetteki 'lâğâfilûn' ifadesi, insanların çoğunun Allah'ın ayetlerinden, yani delillerinden ve ibretlerinden habersiz, umursamaz bir durumda olduğunu belirtir. Bu, onların ilahi mesajlara karşı duyarsızlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gaflet, bir şeyin zihinden uzaklaşması, unutulması veya ihmal edilmesidir. 'Lâğâfilûn' kelimesi, insanların Allah'ın varlığına, kudretine ve ayetlerine karşı bilinçsiz, dikkatsiz ve umursamaz bir tavır içinde olduklarını ifade eder. Bu durum, onların ibretlerden ders çıkarmalarını engeller.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Gaflet, bir şeyden habersiz olmak, onu göz ardı etmek veya ondan yüz çevirmektir. Ayetteki 'lâğâfilûn' ifadesi, insanların çoğunun Allah'ın açık delillerinden, mucizelerinden ve ibretlerinden yüz çevirdiğini, onları görmezden geldiğini ve bu yüzden ders çıkaramadığını anlatır.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Felyevme nuneccîke bibedenike litekûne limen ḣalfeke âye(ten) ve-inne kesîran mine-nnâsi an âyâtinâ leġâfilûn(e)” Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu âyetlerimizden gerçekten habersizdir. (10/92)
31. Paragraf:[72]
Binaenaleyh Fir'avn, helake teyakkun üzere değil, necata teyakkun üzere. Benî İsrail'in îmân ettiği şeye îmân etti. İmdi teyakkun ettiği vâki' oldu; lâkin irâde ettiği suretin gayri üzere. Binâenaleyh Allah Teâlâ ona kendi nefsi hakkında azâb-ı âhiretten necat verdi; ve bedenini halâs etti. Nitekim Hak Teâlâ "Senin halfinde olan kavme bir âyet olman için bugün biz sana bedenin ile necat veririz" فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً (Yûnus, 10/92) buyurdu. Zîrâ, eğer suretiyle gâib olsa idi, kavminin çoğu, ihticâb etti, derler. Böyle olunca, o olduğu bilinmek için, sûret-i ma'hûdesiyle meyyiten zahir oldu. Şu halde necat hissen ve ma'nen âmm oldu. Ve üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimse, ona bütün âyet gelse azâb-ı elîmi görmedikçe, ya'nî azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça / îmân etmez. Böyle olunca Fir'avn bu sınıftan çıktı. İşte bu, öyle bir zahirdir ki, Kur'ân onunla vârid oldu (31).
Ya'nî Fir'avn helake bekleyerek değil, kurtuluşu bekleyerek îmân etti; ve bu beklediği ettiği kurtuluş dahi vâki' oldu. Oldu amma, onun murâd ettiği suretin gayri üzere. Zîrâ o. gark olmaktan kurtulacağını zannetmiş idi. Halbuki bundan halâs olamadı; uhrevî azabdan kurtuluş buldu. Ve ölüsü sahile çıkmakla kaybolmadan kurtuldu. Nitekim Hak Teâlâ: فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً (Yûnus, 10/92) buyurur ki: "Biz bugün sahile ilkâ etmek suretiyle sahile çıkarmak suretiyle sana bedenin ile kurtuluş veririz; ve ruhunu bedeninden kurtarırız; ve yarın onu âhiret azabından halâs ederiz.
Tâ ki senden sonra gelecek olan kavme senin bu hâlin kudretime bir âyet ve nişân-ı azîm olsun" demektir. Bu âyet-i kerîmenin şu tarz tefsirine i'tirâz edenler bulunabilir mütalaasıyla فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ 10/92 hitâb-ı ilâhîsi hakkında îzâhât i'tâsı münâsib görüldü. Bu ayet hakkında biraz izahat vermemiz münasib görüldü. Şöyle ki: Fir'avn küfründe ısrarlı olaydı, kelime-i tevhidi telaffuz etmezdi. Mademki tevhîd etti. mutlaka fenalıktan sakındığı yöneldiği bir şey var idi. Peygamberine îmân eden bir kimsenin muradı hiç şüphe yok ki, evvelâ azâb-ı uhrevîden, sonra dünyâda, kendisine müteveccih olacak olan kahr-ı ilâhîden kurtulmaktır. Dünyâda gark suretiyle vâki' olan kahr-ı ilâhîden kurtuluş bulamayan Fir'avn, eğer azâb-ı uhrevîden dahi kurtuluş bulamayacak ise, kurtuluş vadinin mahmulü kalmaz.
Eğer kaydına nazaran bu necat, ancak Fir'avn'ın ruhsuz cesedinin sahile çıkmasıdır, denecek olursa cevaben deriz ki: Gark suretiyle ölen bir kimsenin ruhsuz cesedi ister sahile ilkâ olunsun, ister ka'r-ı deryada nâbûd olsun, yok olsun müsavidir. Sahile ilkasında meyyit için bir fâide olmadığından böyle bir kimseye: "Biz sana kurtuluş veririz" va'di mânâsız olmak lâzım gelir. Halbuki va'd-i ilâhî Hak'tır, mânâsız olamaz. Binâenaleyh Fir'avn hakkında mev'ûd olan, vaad olunan kurtuluş, ruhunun zulmet-i bedenden çıkması ve âhirette de azâb-ı uhrevîden halâsıdır. Şu halde bu necat hissen ve ma'nen umûmî olur. Beden-i Fir'avn'ın sahile ilkasına gelince: Bu da onun rubûbiyyetine i'tikâd eden kavminin, bu i'tikâdı kuvvet bulmamak İçin, arkaya kalanlara bir âyet idi.
Zîrâ eğer cesedi gâib olaydı, kavminin pek çoğu. Fir'avn Rab olduğu cihetle semâya urûc etmek suretiyle veya başka bir suretle insanlardan gizlenme etti, derler idi. Binâenaleyh diğer insanlar gibi, Fir'avn'ın dahi denizde boğulduğu bilinmek için, ölüsü sahile ilkâ olundu; ve belli olan cesedi halk nazarında zahir oldu. İmdi üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimseye zamanının peygamberi tarafından ne kadar âyât ve mu'cizât gösterilse hepsini birer suretle te'vîl edip azâb-ı elimi görmedikçe, ya'ni azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça îmân etmez. Zira bu kimsenin ilm-i ilâhîde sûbût bulan ayn-ı sabitesi, mazhar olduğu İsm-i ilâhî muktezâsmca şekavet üzerinedir.
Vücûd-i kevnîde" zuhur eden ve o ismin âyînesinden ibaret olan bu kimsenin suretinde, elbette şekavet eseri zahir olur. Binâenaleyh gayri mec'ûl olan onun istt'dâd-ı ezelîsi dünyâda ne kadar âyât-ı mûziha ve mu'cizât-i bahire görse îmân etmemesini iktizâ eder. Nitekim Ebû Cehil Bedir gazasında katledilerek öldürülmek üzere bulunduğu sırada kendi katiline hitaben: ya'nî "Şu hâl-i kati içinde muhalefetten pişman olmadığımı sahibin olan Muhammed'e (a.s.) söyle!" dedi. Yani bu öldürülüş halimle bir köle tarafından öldürülüyor iken bu şartlar içinde Muhammed’e muhalefetten pişman olmadığımı bildir demiştir. İşte ayan-ı sabitesi şekavet üzere olduğundan ölüm anında dahi pişman olmaz.[73]