İçeriğe atla
Yûnus 92Cüz 11 · Sayfa 219

Yûnus Sûresi 92. Âyet

يونس

Sohbete sor

Felyevme nuneccîke bibedenike litekûne limen ḣalfeke âye(ten)(c) ve-inne keśîran mine-nnâsi ‘an âyâtinâ leġâfilûn(e)

Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu ayetlerimizden gerçekten habersizdir.

Yûnus Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Felyevme nuneccîke bibedenike litekûne limen ḣalfeke âye(ten) ve-inne kesîran mine-nnâsi an âyâtinâ leġâfilûn(e)” Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu âyetlerimizden gerçekten habersizdir. (10/92)


31. Paragraf:[72]

Binaenaleyh Fir'avn, helake teyakkun üzere değil, necata teyakkun üzere. Benî İsrail'in îmân ettiği şeye îmân etti. İmdi teyakkun ettiği vâki' oldu; lâkin irâde ettiği suretin gayri üzere. Binâenaleyh Allah Teâlâ ona kendi nefsi hakkında azâb-ı âhiretten necat verdi; ve bedenini halâs etti. Nitekim Hak Teâlâ "Senin halfinde olan kavme bir âyet olman için bugün biz sana bedenin ile necat veririz" فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً (Yûnus, 10/92) buyurdu. Zîrâ, eğer suretiyle gâib olsa idi, kavminin çoğu, ihticâb etti, derler. Böyle olunca, o olduğu bilinmek için, sûret-i ma'hûdesiyle meyyiten zahir oldu. Şu halde necat hissen ve ma'nen âmm oldu. Ve üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimse, ona bütün âyet gelse azâb-ı elîmi görmedikçe, ya'nî azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça / îmân etmez. Böyle olunca Fir'avn bu sınıftan çıktı. İşte bu, öyle bir zahirdir ki, Kur'ân onunla vârid oldu (31).

Ya'nî Fir'avn helake bekleyerek değil, kurtuluşu bekleyerek îmân etti; ve bu beklediği ettiği kurtuluş dahi vâki' oldu. Oldu amma, onun murâd ettiği suretin gayri üzere. Zîrâ o. gark olmaktan kurtulacağını zannetmiş idi. Halbuki bundan halâs olamadı; uhrevî azabdan kurtuluş buldu. Ve ölüsü sahile çıkmakla kaybolmadan kurtuldu. Nitekim Hak Teâlâ: فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً (Yûnus, 10/92) buyurur ki: "Biz bugün sahile ilkâ etmek suretiyle sahile çıkarmak suretiyle sana bedenin ile kurtuluş veririz; ve ruhunu bedeninden kurtarırız; ve yarın onu âhiret azabından halâs ederiz.

Tâ ki senden sonra gelecek olan kavme senin bu hâlin kudretime bir âyet ve nişân-ı azîm olsun" demektir. Bu âyet-i kerîmenin şu tarz tefsirine i'tirâz edenler bulunabilir mütalaasıyla فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ 10/92 hitâb-ı ilâhîsi hakkında îzâhât i'tâsı münâsib görüldü. Bu ayet hakkında biraz izahat vermemiz münasib görüldü. Şöyle ki: Fir'avn küfründe ısrarlı olaydı, kelime-i tevhidi telaffuz etmezdi. Mademki tevhîd etti. mutlaka fenalıktan sakındığı yöneldiği bir şey var idi. Peygamberine îmân eden bir kimsenin muradı hiç şüphe yok ki, evvelâ azâb-ı uhrevîden, sonra dünyâda, kendisine müteveccih olacak olan kahr-ı ilâhîden kurtulmaktır. Dünyâda gark suretiyle vâki' olan kahr-ı ilâhîden kurtuluş bulamayan Fir'avn, eğer azâb-ı uhrevîden dahi kurtuluş bulamayacak ise, kurtuluş vadinin mahmulü kalmaz.

Eğer kaydına nazaran bu necat, ancak Fir'avn'ın ruhsuz cesedinin sahile çıkmasıdır, denecek olursa cevaben deriz ki: Gark suretiyle ölen bir kimsenin ruhsuz cesedi ister sahile ilkâ olunsun, ister ka'r-ı deryada nâbûd olsun, yok olsun müsavidir. Sahile ilkasında meyyit için bir fâide olmadığından böyle bir kimseye: "Biz sana kurtuluş veririz" va'di mânâsız olmak lâzım gelir. Halbuki va'd-i ilâhî Hak'tır, mânâsız olamaz. Binâenaleyh Fir'avn hakkında mev'ûd olan, vaad olunan kurtuluş, ruhunun zulmet-i bedenden çıkması ve âhirette de azâb-ı uhrevîden halâsıdır. Şu halde bu necat hissen ve ma'nen umûmî olur. Beden-i Fir'avn'ın sahile ilkasına gelince: Bu da onun rubûbiyyetine i'tikâd eden kavminin, bu i'tikâdı kuvvet bulmamak İçin, arkaya kalanlara bir âyet idi.

Zîrâ eğer cesedi gâib olaydı, kavminin pek çoğu. Fir'avn Rab olduğu cihetle semâya urûc etmek suretiyle veya başka bir suretle insanlardan gizlenme etti, derler idi. Binâenaleyh diğer insanlar gibi, Fir'avn'ın dahi denizde boğulduğu bilinmek için, ölüsü sahile ilkâ olundu; ve belli olan cesedi halk nazarında zahir oldu. İmdi üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimseye zamanının peygamberi tarafından ne kadar âyât ve mu'cizât gösterilse hepsini birer suretle te'vîl edip azâb-ı elimi görmedikçe, ya'ni azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça îmân etmez. Zira bu kimsenin ilm-i ilâhîde sûbût bulan ayn-ı sabitesi, mazhar olduğu İsm-i ilâhî muktezâsmca şekavet üzerinedir.

Vücûd-i kevnîde" zuhur eden ve o ismin âyînesinden ibaret olan bu kimsenin suretinde, elbette şekavet eseri zahir olur. Binâenaleyh gayri mec'ûl olan onun istt'dâd-ı ezelîsi dünyâda ne kadar âyât-ı mûziha ve mu'cizât-i bahire görse îmân etmemesini iktizâ eder. Nitekim Ebû Cehil Bedir gazasında katledilerek öldürülmek üzere bulunduğu sırada kendi katiline hitaben: ya'nî "Şu hâl-i kati içinde muhalefetten pişman olmadığımı sahibin olan Muhammed'e (a.s.) söyle!" dedi. Yani bu öldürülüş halimle bir köle tarafından öldürülüyor iken bu şartlar içinde Muhammed’e muhalefetten pişman olmadığımı bildir demiştir. İşte ayan-ı sabitesi şekavet üzere olduğundan ölüm anında dahi pişman olmaz.[73]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)