Velekad bevve/nâ benî isrâ-île mubevvee sidkin verazeknâhum mine-ttayyibâti femâ-ḣtelefû hattâ câehumu-l'ilm(u)(c) inne rabbeke yakdî beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yaḣtelifûn(e)
Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar verdik. Kendilerine bilgi gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki, ayrılığa düşmüş oldukları şeyler hakkında Rabbin kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.
Gerçekten İsrailoğulları'nı çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara hoş nimetlerden rızıklar verdik. Anlaşmazlığa düşmeleri de kendilerine ilim geldikten sonra oldu. Şüphe yok ki, Rabbin, o anlaşmazlığa düştükleri konularda kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
Yûnus Suresi'nin 93. ayeti, İsrailoğulları'na verilen nimetleri ve onların bu nimetlere rağmen düştükleri ihtilafı ele almaktadır. Ayet, 'yerleştirme', 'temiz rızıklar' ve 'ihtilaf' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi lütfu ve insan davranışını dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'بَوَّأَ' fiilinin 'bir yeri konaklamak, yerleşmek için hazırlamak' veya 'birini bir yere yerleştirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'بَوَّأْنَا بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ مُبَوَّأَ صِدْقٍ' ifadesi, Allah'ın İsrailoğulları'na güvenli, doğru ve bereketli bir yurt bahşettiğini, onları oraya yerleştirdiğini vurgular. Bu, sadece fiziksel bir yerleşim değil, aynı zamanda onlara verilen bir lütuf ve imkandır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'بَوَّأْنَا' fiilini 'iskân ettik, yerleştirdik' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışından sonra kendilerine vaat edilen topraklara yerleştirilmelerini, yani onlara bir vatan verilmesini ifade eder. Bu, Allah'ın onlara olan vaadinin gerçekleşmesi ve bir lütfu olarak yorumlanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'صِدْقٍ' kelimesinin burada 'doğruluk, hakikat' anlamının ötesinde, 'iyi, güzel, bereketli' anlamında kullanıldığını belirtir. 'مُبَوَّأَ صِدْقٍ' ifadesi, İsrailoğulları'na verilen yerin, beklentileri karşılayan, hayırlı ve güvenilir bir yurt olduğunu, yani Allah'ın onlara vaat ettiği gibi gerçek ve sağlam bir yerleşim yeri olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'صِدْق' kelimesinin 'hakikate uygunluk, doğruluk' anlamına geldiğini ve bazen 'tamlık, mükemmellik' ifade ettiğini belirtir. 'مُبَوَّأَ صِدْقٍ' terkibi, İsrailoğulları'na verilen yerin her yönden mükemmel, güvenli, bereketli ve vaat edilen niteliklere sahip olduğunu, yani Allah'ın onlara olan lütfunun eksiksiz olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'طَيِّب' kelimesinin 'hoş, güzel, helal, temiz' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'ٱلطَّيِّبَـٰتِ' ifadesi, İsrailoğulları'na verilen rızıkların sadece maddi olarak yeterli değil, aynı zamanda helal, temiz, lezzetli ve hoş olduğunu, yani Allah'ın onlara olan lütfunun hem nicelik hem de nitelik açısından tam olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'طَيِّب' kelimesinin 'nefislerin hoşlandığı, şeriatın helal kıldığı' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'مِّنَ ٱلطَّيِّبَـٰتِ' ifadesi, İsrailoğulları'na verilen rızıkların hem doğal olarak güzel ve lezzetli olduğunu hem de dini açıdan helal ve meşru olduğunu, böylece onlara tam bir nimet verildiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ihtilaf' kavramının Kur'an'da genellikle 'hakikatten sapma, doğru yoldan ayrılma' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'فَمَا ٱخْتَلَفُوا۟ حَتَّىٰ جَآءَهُمُ ٱلْعِلْمُ' ifadesi, İsrailoğulları'nın kendilerine ilahi bilgi ve deliller geldikten sonra bile bu bilgiyi reddederek veya yanlış yorumlayarak ayrılığa düştüklerini, yani bilerek ve isteyerek hakikatten saptıklarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'اختلف' fiilinin 'bir konuda zıt görüşlere sahip olmak, anlaşmazlığa düşmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, İsrailoğulları'nın kendilerine Tevrat ve peygamberler aracılığıyla açık deliller ve bilgiler gelmesine rağmen, bu bilgileri kabul etmeyip kendi aralarında veya hakikatten ayrılarak farklı yollara saptıklarını, yani bilerek ihtilaf çıkardıklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'علم' kelimesinin 'bir şeyi olduğu gibi idrak etmek' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'ilahi vahiy, peygamberlik bilgisi, hakikat' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'حَتَّىٰ جَآءَهُمُ ٱلْعِلْمُ' ifadesi, İsrailoğulları'na Tevrat ve diğer peygamberler aracılığıyla açık ve kesin delillerin, yani hakikatin geldiğini, ancak onların buna rağmen ihtilafa düştüklerini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilim' kavramının Kur'an'da sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda 'kesin bilgi, delil, vahiy' anlamlarını da taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'ٱلْعِلْمُ', İsrailoğulları'na gelen ilahi vahyi ve peygamberlerin getirdiği açık delilleri ifade eder. Bu, onların ihtilaflarının bilgisizlikten değil, bilerek ve isteyerek hakikatten sapmalarından kaynaklandığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'قضى' fiilinin 'hüküm vermek, karar vermek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِى بَيْنَهُمْ يَوْمَ ٱلْقِيَـٰمَةِ' ifadesi, Allah'ın kıyamet günü İsrailoğulları'nın ihtilaf ettikleri konularda adil bir şekilde hüküm vereceğini, yani onların anlaşmazlıklarını çözeceğini ve hak edene hak ettiğini vereceğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'قضى' fiilinin 'bir işi bitirmek, tamamlamak, hükmetmek' gibi çeşitli anlamlara geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın kıyamet günü İsrailoğulları arasındaki ihtilafları kesin bir kararla sonlandıracağını, yani onların dünyadaki anlaşmazlıklarını nihai bir yargıyla çözeceğini ve adaleti tesis edeceğini vurgular.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Velekad bevve/nâ benî isrâ-île mubevvee sidkin verazeknâhum mine-ttayyibâti femâ-htelefû hattâ câehumu-l’ilm(u) inne rabbeke yakdî beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yahtelifûn(e)” Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar verdik. Kendilerine bilgi gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki, ayrılığa düşmüş oldukları şeyler hakkında Rabbin kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir. (10/93)
Bu âyet-i Kerime yorumu için İz-Terzi Baba 2024 Kurban bayramı sohbeti ilgili âyetlerine kulak verelim…
Bakara (2/57) mealen Diyanet meali, Elmalı’lı Hamdi Yazır meali iki muteber mealde de veriyor.
“Bulutu üstünüze gölge yaptık.” Zâti âyet bak Cenâb-ı Hakk biz yaptık, diyor. Bir başkası tarafından bulut üstüne gölge yapıldı. Diye bakıldığında bir başkası anlatıyor. Âyeti kerimede ki ifade edildiği ama burada bulutu üstünüze biz gölge yaptık diyor, zâti âyet…
“Size kudret helvası ile bıldırcın indirdik verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yeyin dedik. Onlar verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle bize zulm etmediler. Fakat kendilerine zulm ediyorlardı.” Elmalı’lı Hamdi Yazır “Ve üstünüze o bulutu gölgelik çektik ve size kısmet ettiğimiz hoş rızıklardan yeyin diye üzerinize hem kudret helvası hem bıldırcın indirdik. Zulmü bize etmediler. Lakin kendilerine ediyorlar.” Şimdi konunun ince tarafı bu âyette üzerinize hem kudret helvası hem bıldırcın indirdik nereden indirdik? Nereden indirdik? Nereden indirdik?
Dinleyici: Efendim gökten indirdik.
T.B: Kimse düşünmez, hiç düşünmeyiz.
Müfessir iki kelime oraya koyabilir. Kendi de kendine sorabilir. İyi de nereden indi. Nüzül… Ezberci, nüzül ezberci hep gökten indirildi. Tamam, gökten indirildi. İyi de göğün neresinden indirildi. Kardeşim neden demiyor dünyanın bir tarafından aldık da bu tarafa aktardık. Dünyanın başka bir yerinde de buldu. Eti var, helva da var. Köyün birinde helva yapıyorlar. Kendi alır oradan bir melek gönderir alır. O helvaları müsaade edin başka yerde ihtiyacı olanlar var. Ama gökten indirdik daha evvelki âlemlerde bulunan…
Dinleyici: Eee! Şeylerden bu tarafa mı aktarıldı.
T.B: Öyle mi? Değil mi? Bilmiyorum.
Düşünelim bakalım ne kadar üzerinize hem kudret helvası, irmik helvası, peynir helvası demiyor. Ve bıldırcın indirdik. Âyet-i kerimenin açık ifadesine göre indirilenlerin gökyüzünde bulunan dünya benzeri içinde başka bir insan topluluğu sülalesi olan yerden geldiği anlaşılmaktadır.
Bir daha okuyun gökyüzünün insanları efendi âyeti kerimenin açık ifadesine göre bak çok açık üzerinize hem kudret helvası bıldırcın eti indirdi. İndirdik, nüzul ettik, nazil oldu.
İbrâhîm'e a.s. gelen öyle âyetin yeri geldiği zaman göreceğiz onu da âyeti kerimenin açık ifadesine göre indirenler indirilenlerin gökyüzünde bulunan dünya benzeri içinde başka bir insan topluluğu sülalesi olan yerden geldiği anlaşılmaktadır.
Dinleyici: Efendim bu âyetler…
T.B: Bir Dakika… Biz bir insan topluluğu ve bir sülaleyiz. Arabı, beyazı kırmızısı neyse hepsi bir sülaledir.
Dinleyici: Efendi babacığım şimdi bu âyetler bâtıni yorumluyorlar ya, şimdi siz zâhirde böyle bir şey yorum…
T.B: İşte onu diyorum. Siz zâhir gerçektir, onu diyorsunuz ki bunu kendi bünyemize aldığımız zaman da kendi gönül âlemimiz bıldırcın eti bıldırcın nerenin hayvanı gökyüzü hayvanıdır. Evet, gönül âleminin uçucu kuşları, Evet ya Gönül âleminden haber getiren bıldırcın burada sadece dediğiniz gibi bâtını yorum zâhiri yorumları var. Evet, zâhir alıyor.
Dinleyici: Zâhiri yorumları var ama ne kadar değişik bir yorum, eyvallah.
T.B: Tefsir yok görmedim tek insan türü tek insan tipi üzerine kurmuşlar bütün ulema bilgiler nasıl bu kadar dar kalmışlar. Anlamak mümkün değil.
Buyurun Hoş geldiniz. Maşallah, buyurun buyurun güzel güzel.
Misafir: Allah razı olsun…
T.B: Adanalı kardeşlerimiz.
Baştan okuyorum âyeti kerimenin açık ifadesine göre indirilenlerin gökyüzünde bulunan dünya benzeri içinde bir insan topluluğu sülalesi olan yerden geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü helva insan yapısı bıldırcın ve bıldırcın dünya hayvanlarından uçucu ve eti yenilen dediğimiz hayvandır. Bunlar da bunlar da dünyamız benzeri üzerinde iskan olan gezegenlerin varlığını açık olarak göstermektedir.
Bakara (2/61) mealen okuyorum.
“Hani Ey! Musa biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayacağız. Yalvarda o bize yerden biten sebze kabak sarımsak mercimek soğan versin demiştiniz. O da size üstün olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz. Öyleyse inin şehre istedikleriniz orada var demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar Allah'ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi onların Allah'ın âyetlerini inkar ediyor peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı. Elmalı’lı Hamdi Yazır yorumu.
“Ve bir vakit ya Musa bir türlü yemeğe kabil değil katlanamayacağız. Artık bizim için Rabbine dua et bize arzın yetiştirdiği şeylerden sebzesinden soğanından çıkarsın dediniz ya o hayırlı olanı o daha daha aşağı olan değişmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya inin o vakit size istediğiniz var dedi. Üzerlerine zillet ve meskenet binası kuruldu. Ve nihayet Allah'tan bir gazaba değdiler.” Evet, öyle çünkü Allah'ın âyetlerine küfrediyor ve haksızlıkla peygamberleri öldürüyorlardı. Evet öyle çünkü isyana daldılar ve aşırı gidiyorlardı. (2/61) âyetinde bahsedilen husus gökteki başka gezegenlerden gelen yiyecekleri değil kendi arzımızda olan bize arzın yetiştirdiği şeylerden sebzesinde kabağından sarımsağın mercimeğe soğanından çıkarsın dediniz ya o hayırlı olanı o daha aşağı olanla değişmek mi istiyorsunuz? İfadeleri bu konuda da oldukça manidardır.
Şimdi bir evvelki âyette gökyüzünden onu bıldırcın eti indirdik, diğeri neydi helva indirdik. Bunlar bir müddet beni İsrail'e geldi geldikçe bundan bıkmadı. Ve yarına da kalsın, belki yarın gelmez diye istiflediler. Ama bozuldu ertesi gün çürüdü. Şimdi Cenâb-ı Hakk yiyeceğiniz kadarı yiyin kalanını bırakın dedi. Onlara istif yapmayın dedi. Ama onlar yarın aç kalırız belki gelmez, diye onları toplamaya çalıştılar. Ve bir müddet sonra bıkmaya başladılar. Bize gökten değil yerden pırasa, Lahana, mercimek soğan getir dediler. Gökyüzü nimetini istemediler.
Yeryüzünden çıkanı işte nefsi emmare gök nimetleri gelse de yine dönebiliyor. Toprak nefsi emmare halini gösterebiliyor. Ortaya gökyüzü yiyeceklerinin yanında soğan, sarmısağın, mercimeğin ne hükmü olur? Ama onlar alışkın oldukları o yiyecekleri istiyorlar.
Dinleyici: Önce gökyüzünden geleni mi yiyorlardı?
T.B: Evet, onu yediler…
Tih, sahrasından geçerken çiftçilik yapamıyor, avcılık yapamıyor, bir şey yapamıyor nereden rızıklarını kazanacaklar. Cenâb-ı Hakk onlara onları gökyüzü gıdasında gıdalandırdı. Sonra Yahudi milleti bu bıktılar. İsyan ettiler bizi hep ondan yedirme, bize alışık olduğumuz arzdan toprak gıdaları yedir dediler.