Ve yemne'ûne-lmâ'ûn(e)
Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.
Ve yardımlığı sakınırlar (zekatı vermezler).
Mâûn Suresi'nin bu ayeti, 'mâûn' kavramının etrafında dönerek, yardımlaşmadan kaçınan ve en basit iyilikleri dahi esirgeyen kişilerin olumsuz niteliklerini vurgular. Ayet, 'men' fiili ile 'mâûn'un engellenmesini birleştirerek, toplumsal dayanışmanın önemine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'men'' kökünü 'bir şeyi bir şeyden alıkoymak' olarak açıklar. Ayetteki 've yemne'ûne' ifadesi, 'mâûn'u yani en basit yardımı dahi esirgemek, vermemek anlamında kullanılmıştır. Bu, cimriliğin ve toplumsal sorumluluktan kaçınmanın bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'men'' fiilinin 'bir şeyi birinden uzaklaştırmak, ona ulaşmasını engellemek' manasına geldiğini belirtir. Ayette, 'mâûn'un engellenmesi, başkalarına fayda sağlayacak küçük şeylerin dahi verilmemesi, dolayısıyla toplumsal yardımlaşmanın önünün kesilmesi olarak anlaşılmalıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'men'' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarını incelerken, bu fiilin 'bir şeyi birine vermeyi engellemek, mahrum bırakmak' anlamında sıkça geçtiğini vurgular. Mâûn Suresi'ndeki kullanımı, özellikle küçük ve önemsiz görünen yardımların dahi esirgenmesiyle, ahlaki bir kusuru işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mâûn' kelimesinin 'ödünç verilen eşya' (örneğin kova, balta gibi) anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, insanların birbirine günlük hayatta ihtiyaç duyduğu basit şeyleri dahi vermekten kaçınan kişileri tasvir eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mâûn'u 'fayda' ve 'yardım' olarak açıklar. Ona göre ayet, insanların birbirine yapması gereken en basit yardımları dahi esirgeyenleri kınamaktadır. Bu, genel bir iyilik ve dayanışma eksikliğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mâûn' kelimesinin 'insanların birbirine verdiği küçük şeyler, ödünç verilen eşyalar' ve 'zekat' gibi çeşitli anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, 'mâûn'un engellenmesi, hem maddi hem de manevi küçük yardımların esirgenmesi, yani toplumsal dayanışmanın temelini oluşturan iyiliklerin yapılmaması anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mâûn' kavramının Kur'an'da 'yardımlaşma' ve 'ödünç verilen eşya' gibi anlamları kapsayan geniş bir semantik alana sahip olduğunu belirtir. Mâûn Suresi'ndeki kullanımı, özellikle günlük hayatta komşular arasında olması gereken basit yardımlaşma ve dayanışma ruhunun yokluğunu vurgular, bu da toplumsal ahlakın çöküşüne işaret eder.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
(107-7) Ve yemneûnel mâûn.
“Ve mâûna (zekâta ve yardımlaşmaya) mani olurlar.”
Nefsi emmâre askerleri gönül askerlerine, “emribil ma’ruf nehyi anil münker”i yaptırmaya mani olmaya çalışırlarki kendi nefs sahaları ellerinden gitmesin.
“Zekâta” halkıyyetten ve beşeriyetten temizlenmeye, ve böylece sâliklerin birbirleriyle yardımlaşmalarına mani
olurlar.
Ayrıca, Hakîkati Muhammedi o bedende güçlenmesin diye ona yapılacak her türlü yardıma da mâni olurlar.
107- MÂUN Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 108-KEVSER Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
108-KEVSER Suresi.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Sûrenin iniş sebebi hakkında:
"Bu sûre As b. Vail hakkında inmiştir. Rasulullah (s.a.v.) mescidden dışarı çıkarken, o da mescide giriyordu. Sehm Oğulları kapısında karşılaştı ve konuştular. Kureyş'in ileri gelenlerinden bir grup da mescidde oturuyordu. As b. Vail mescide girince:
"Konuştuğun adam kimdi?" diye sordular.
O da: "Şu ebter (nesli kesik)" deyip Rasulullah (s.a.v.)'ı kasdetti. Bu olaydan önce Rasulullah (s.a.v.)'ın Hz. Hatice'den dünyâya gelen oğlu Abdullah vefât etmişti. Onlar oğlu olmayan kimseyi ebter (nesli kesik) tabirini kullanırlardı, Bunun üzerine Allah Teala bu sûreyi indirdi." şeklinde bir rivâyet vardır.
Bu sûre âyet sayısı ve kelime olarak az gözükmesine karşılık mânâ kapsamıyla çok geniş bir sûredir.
Sure adını, ilk ayetinde geçen "kevser" kelimesinden almıştır. Kevser, çok nimet demektir; ayrıca cennette bir
havuzun da adıdır. Peygambere “kevser”in verildiğinden bahsettiği için Kevser suresi diye anılmıştır. Sure, "İnnâ a'taynâ" ve "Nahr" adlarıyla da anılır
3 ayetten oluşan sure, Mekke’de inmiştir.
Mushaftaki sıralamada 108., iniş sırasına göre ise 15. suredir. (Hasenât)
Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(108) Mushaf sıra numarası.
(15) Nüzül sıra numarası.
(55) Alfebetik sırası.
(30) Cüz sırası.
(03) Âyet, sayısı.
(03) Fasıla harfleri.
(214) Genel toplamdır.
Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi gene burada da (214) Peygamberimizin zahir batın Nur-u Muhamme-diyyeyi ifade etmektedir.
Fasılası: “Rı” harfidir. Ebced sayı değeri (200) dür, bundan muhtelif sayılar çıkar bu kadarla yetinelim.
Mealen.
1 - Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik.
2 - O hâlde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.
3 - Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.
-------------------
~~108.1~
اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ
61
(108-1) İnnâ a’taynâkel kevser.
“Muhakkak ki Biz, sana Kevser'i verdik.”
Dikkat edersek yukarıda bahsedildiği üzere nesil ile ilgili bir hâdise karşılığında, inen bu âyeti kerîmede “Biz, sana Kevser’i verdik” denilmektedir, yani Cenâb-ı Hakk (c.c) biz sana başka çocuklar da veririz diyebilirdi, ancak neslin karşılığı olarak Kevser belirtilmiştir ki Cenâb-ı Hakk (c.c)’ta abes ile iştigal etmeyeceğine göre bu iki kavram arasındaki ilişkiyi bizlerin kurması gerekmektedir.
“Muhakkak ki Biz, sana Kevser'i verdik.” İfadesi çok azametli bir lütfun ifadesidir. Ayet zatî’dir yani Cenâb-ı Hakk aracısız “biz verdik” demektedir. O halde verilen değer bütün değerlerin üstünde Zati bir değerdir.
Bu ise Hakikat-i Muhammedi içinde hakiti ilâhiyyenin vahdette kesret, kesrette vahdet hükümlerinin verilmesi bu hakikatlerin kendisinden sonra, hamilleri-taşyıcılarının kıyamete kadar devam edeceğini bildirmektedir verilen bu husustur. Yani zahiren neslin kesilse de batınen neslin sırat-ı müstakim üzere devam edecektir, o halde üzülmene gerek yoktur denmiştir.
~~108.2~
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
(108-2) Fe salli li rabbike venhar.
“O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.”
Bir evvelki surede görüldüğü gibi, “Veyl” (107-4) yani “yazıklar olsun” hitabına maruz kalınan namazda hedef nefs iken, burada namazın aslı belirtilerek namaz kılarken hedefin Rabbin olsun denilmektedir.
Dünyâ ve ahiretten bir beklenti ile kılınan namazlar “veyl” yani “yazıklar olsun” hitabının içerisindedir, çünkü ibadette menfaat olmaz, ancak hiçbir şey beklenilmeden
mutlak olarak Hakk rızâsı için, Rabb için kılınan namaz makbûl olan namazdır.
Şeyh Mahmut Şebüsteri, Gülşen-i Raz isimli eserinde şöyle belirtmektedir:
Âdetler ile ibadetler bir arada olmaz!
Eğer ibadet ediyorsan, âdetten yüz çevir!
Eğer adet yapıyorsan ibadet ettim deme.
(68-1-99-Zilzal suresi sayfa 208) den mevzu ile ilgili küçük bir aktarım yapalım.
………………………….Cemâlden kastım, huzur uyumlu olması, şimdi dünya ya gelen bir çocuğun hiçbir ilmi eğitim almadığını düşünelim, sadece fıtri olarak, aileden gördüğü şekli ile, hele aile dünyaya dönük değerlerle yaşıyorlar ise, şu ev, şu araba güzel, çarşıda şunlar var gibi, çocuğa aşılanıyorsa tabii bu bilerek yapılan bir şey değildir, ailenin kendi fıtri yaşamı çocuğa kopyalanıyor, böylece dünyevi ağırlıklı bir yaşam içerisinde buluğ çağına ermiş olan bir kimsenin, “esma-i ilâhiyyesi,” “esmâ-i nefsiyye” üzere oluşmuş oluyor, böylece ilâhi olan isimler, beşerileşmiş nefsileşmiş oluyor en mühim yer burasıdır……………………..
(68-1-99-Zilzal suresi sayfa 210) den mevzu ile ilgili küçük bir aktarım daha yapalım.
………………………Esma-i ilâhiyyeyi nefsi ma’nâ da kullanmaya başlayan kimse bundan çok mes’uldür, çünkü esma-i ilâhiyye yi bize hayatımızı sürdürmek için Cenâb-ı Hakkı bulmak için bir köprü olarak verdi. Esma-i ilâhiyye bizde olmasaydı Cenâb-ı Hakkı bulmak mümkün değildir
nereden nasıl bulunacaktı? işte buradaki mesele, bu dünyada nefsileşmiş-beşerileşmiş, olan esma-i ilâhiyenin halini, asli hali olan esma-i ilâhiyye ye döndürmektir, işte o zaman kişi Abdullah olmakta, Allah ın gerçek kulu olmaktadır, neden? çünkü esmaül Hüsna onun üstünde-varlığında zuhura çıktığı için, diğer şekliyle esma-i ilâhiyye yi Hakk’tan ayırdığı, kopardığı, nefsanileştirdiği için “abd-i nefs” “nefsinin kulu” olmakta ve ondan doğan çocuklara da “veledi nefs” denmektedir.
Esmaül hüsnanın hakikatiyle yaşayanların çocuklarına da “veledi kalb” denmekte iseviyet mertebesininde bir bakıma hakikati budur, gerçi bu hakikat daha Âdemiyette başlıyor ve İseviyet mertebesinde fiilen yaşanmış, o mertebeden gösterilmiş oluyor. Fiziki babası olmadan bir varlığın ortaya çıkması ne müthiş bir hadisedir.
Bu hakikat-i iyi değerlendiremeyen batılılar, Ona Allah’ın oğlu, Baba oğul aynı birdir deyip ilâhlık-rabb’lık atfettiler. Aslında O zât-i tecellinin zuhuru olduğundan dünya tarihinde ilk defa zât-i ve kuds-i tecelli onun üstün de olduğundan diğer insanlara göre değişik bir konumda idi, Batılılar bu zât-i tecelliyi sadece bir yere tahsis etmiş olduklarından “maddeci putperest panteizimci” oldular.
Muhammediyyet bu hâle, evet Îsâ (a.s.) da Allah’ın kuds-i tecellisi vardır ama! Aslında bütün âlemde de vardır, İrfaniyyet gözü ile “nereye baksan hakkın vechi oradadır” (2/115) o zaman “panteizm” olmuyor “ilâhiyeizm” oluyor. Esmanın hususiyyeti icabı bütün âlemde o yerin gereği olarak zuhur ve tecelli etmektedir.
Esma ihtiyacını insana hissettirir, insan farkına varamaz ve gereği gibi esma’nın hakikatini zuhura çıkaramazsa sorumlu olur, ve ona haksızlık etmiş olur ve insan olma özelliğini de böylece yerine getirememiş olur. (ay…. abla) İnsan olma özelliği esmaül Hüsna yı hakikatiyle ortaya
çıkarmaktır. İşte halife bu kimsedir, kendindeki esmaül hüsnayı faaliyete geçirmek demek, dolayısıyle esmaül Hüsna ya dahi rahmet olması demektir. İşte insan budur. “fesalli li rabbike” “rabb’ın için namaz kıl” (108/2) yapılan her bilinçli hareket o esmaya ait ve esma için olmaktadır, esmanın zuhura çıkmasına biz vesile olduğumuzdan, dolayısıyla ona hayat vermiş olmaktayız, bu durumda o bizden razı oluyor, böylece biz de merzi-razı olunmuşlar dan, oluyoruz aksi halde onu onun istemediği yönde kullandığımızda o bizden razı olmuyor, ve ahrette hakkını talep edecek, kul hakkı dediği bir bakıma işte budur ayrıca hayatımız onlarla devam ediyor ama biz farkında olmuyoruz.
İçimizdeki ihtiyacı meydana getiren saha olmasa biz nereden duyacağız, yani bizde bir esmaya bağlı olarak üşüme hali olmasa, en sonunda donar kalırız, yani üşüme hissini hissetmeyiz. ama vücut üşür sistemi bozulur donar kan dolaşımı durur, işte hissetme kimliktir, hissetme de orda, o esma devreye girer ve bizi uyarır yani örtün, diye dolayısıyla beni koru demek istiyordur.
Soru:bunlar sevki tabii mi arının vahyedilmesi gibi mi?
Cevap: Evet sevki tabii ama, bu sevki tabiileri sevki idraki olarak yaşarsak, o zaman halife makamı olur. Sevki tabii farkında’lık değildir fıtridir, idrakî olursa farkındalık olur, bu şekilde karşısından da gelen bir esmayı idrak ettiğinde davranışı ona göre olur, sadece kendi bünyemizde değil, başka kimliklerle de münasebetlerimiz var, çünkü onlarda da esmalar var, ama o onu biliyor yada bilmiyor, nefsi ma’nâ da kullanıyor, ama biz idrakimizle o esma-i ilâhiyye yi ilâhi ma’nâ da kullanırsak onun aynı esmayı meselâ, kahhar esması bizde de var o nefsi ma’nâ da kullanıyorsa kullansın, bizim onu ilâhi ma’nâ da kullandığımız zaman onu mutlaka durdurur.
Hem de bağrış çağrış olmadan, o ondan üstündür. O esmayı idrak sahibi olan zât-i yönünden kullanır, ise diğeri
nefsi yönünden kullanır, nefsi yönünden kullanan, zât-i yönünden kullanana mutlaka boyun eğer baştan o bağırsa çağırsa da, o havadır zâten irfan ehli onu bilir, üstünde durmaz bir müddet sonra onun fırtınası geçer yanlış yaptığını anlar durur, onun kahharı şerir, irfan ehlinin kahharı rahman doludur her bir esma bizde hakikati itibarı ile ortaya çıkmaya başladığında rabbı güçlendirmiş olur dolasıyla rabbımıza yardım etmiş oluruz “fesalli lirabbike” (rabbın için namaz kıl) (108/2) yani onu yücelt idrak et ma’nâsındadır.
_idraki Cemâl, nefsani Celâli durdurdu, hâkim oldu.(ay…)
_ Eğer biz esmaya Güçlendirirsek ona güç katıyoruz. (Ni..) Biz halife olma bakımından üstünüz, çünkü bizde Allah ın zâtı, sıfatları, isimleri, ef’ali vardır, esma üçüncü sırada esmaya, sıfatlarla daha sonra da zatıyla yardımcı oluyoruz işte biz esma-i ilâhiyeyi ne kadar güzel faaliyete geçirirsek onlara o kadar yardımcı ve onları güçlendirmiş oluyoruz, esma-i ilâhiyeyi ne kadar nefsi ma’nâda kullanırsak, esma-i ilâhiyyeyi kötü ma’nâ da kullanmış oluruz, ona haksızlık etmiş oluruz, istismar etmiş oluruz. Süt kabının içinde olan sütü o kabın içmesine gerek var mı? zâten kendi süt olmuş, ama o kabın içinde süt yoksa dışarıdan onu çekmeye çalışır, o çektiği boru da inceyse uğraşsın dursun çekeceğimde süt alacağım-olacağım diye, bilindiği gibi süt de ilimdir.
“fesallî lirabbike” (rabbın için namaz kıl) (108/2) ne kadar açık, rabbin için, yani kıldığın namaz senin için olmasın, peki benim için olursa ne olur? nefsi olur benim için kıl diyor, ve orada benim için kıl demesi, bir bakıma ibadet ettiği zaman, kul ibadetiyle abd hükmünü taşıyor, yani aslında benim için kulluk makamında ol deniyor, biz “elhamdülillâhi rabbil âlemin” dediğimizde rabbımız için namaz kıldığımızda o kişi kul hükmünden abd hükmüne
girmiş oluyor, benim için diyorya, kulda-abd o abdiyetin benim için olsun diyor, yani beni abd hükmüne çıkar abdiyyet hilâfet ma’nâ sınadır velâyet ma’nâsınadır.
_ondan sonra abduhu isra hadisesi (Ni…)
O işte bizimle birlikte esma-i ilâhiyye de çıkıyor, âlemlere rahmet diyor ya, İnsân-ı kâmilin zâhiri ve bâtını âlemlere rahmettir.
_Esma benim için namaz kıl ki abd olayım diyor (Ni…) Yani beni şereflendir ma’nâ sında orada, ama ehli zâhir oradaki rabbı Allah ma’nâsında olarak görür, halbuki burda esma mertebesinde kişi bunu bu şekilde idrak ederek rabbını yücelttiği zaman kendisi yücelir, kendisindeki yücelikle rabbını yücelttiği zaman buradaki yüceltme, biz acziyetimizle aman yarabbi dediğimiz zaman, o bizden yukarıda gibi yüceltilmiş oluyor, o ma’nâ da değil, biz ona yücelik vermiş oluyoruz, yani esma-i ilâhiyeyi biz değerlendirmiş yüceltmiş oluyoruz, yücenin karşısında duruşta onu yüceltmiş kendimizi aczlik değil, bizdeki kemalatla o yücelmiş oluyor, işte bunun için “rabbına namaz kıl demiyor,” rabbın için namaz kıl diyor.
Kur’an-ı kerîm’in birçok yerinde de böyle kula ait namaz kılınız hükmü bulunmaktadır.
(Hâfizû ales salevâti ves salâtil vustâ ve kûmû lillâhi kanitîn.)
(2/238) – “Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.” Diye böyle kula namaz teklif ediliyor burada da “fesalli li rabbike venhar” (ve kurb’an kes) kurb’an kesmekten kasıt beşeri bağlantılarını kes nefsi duygularını olumsuz şeylerini veya dünya bağlantılarını kes gibi, şimdi buradaki hitap, kula ait kula edilen bir hitaptır, kul bu makamda ilerledikçe ve kendinde bulunan nefsi, esma-i ilâhiyeye de rahmet oldukça Ahzap suresinde.
(Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhû liyuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mué'minîne rahîmâ.
(33/43) – “O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü'minlere çok merhamet edendir.” Tefsirlerde hüveden kasıt Allah olduğu söyleniyor aslında huveden kasıt kişinin ilâhi idrakidir oradaki kesin Allah olarak olsa huveallah diye huve (o)ellezi demez huveallah o ki o kimseki yusalli aleyküm sizin üzerinize sallî eder-namaz kılar, o kimselerin üzerine salli eder- namaz kılar ne müthiş bir hadise, diğerinde “fesallî li rabbike” “rabbın için namaz kıl” derken insanı faaliyete geçiriyor ama “huvellezi yusallî aleyküm” dendiği zaman “sizin üzerinize başka birisi sallî eder-yüceltir, namaz kılar” hale geliyor ne kadar müthiş, yani makamı insaniyeye salat getiriliyor.
Cuma günleri okunan “innallahe ve melâiketehu” (33/56) ve burada ise hedef belirtiliyor ama bâtında, tahtında gizli, evvelâ huvede zâti ifadesi vardır, ama Allaha çok olarak söylenmediğine göre orda başka sahalarda vardır, kişinin idraki ne ise orada o ama en sağlamı olan Allah dır. “huvellezi” o öyle bir Allah ki “yusallî aleyküm” Allah sizin üzerinize salâtu selâm getirir namaz kılar manasında birinde rabbın için namaz kıl bireye yol açıyor, rububiyet yolu gibi, ondan sonra o yükseldiğinde kul namaz kıldığında “fesallî li rabbike venhar inne şanieke hüvel ebter” (108/2-3) bunların hepsi birbirleriyle bağlantılıdır.
İşte o senin nefsin yokmu! ebter olacak o dur sen kevsere dahilsin, ebter olacak beter olacak hüvel ebter o senin nefsindir, yani esma-i ilâhiyyeyi esma-i nefsiyye olarak kullanan ebterdir. yoksa esma-i ilâhiyyeyi ilâhi yönde kullanan ise kevserdir. ‘huvellezi yusalli aleyküm’ sizin üzerinize Allah burada ve melaiketehu meleklerde var Allah ve melekler sizin üzerinize salatu selam getirirler
ama işte “fesallî li rabbike venhar” hükmü tatbik edildikten sonra evvela namaz hükmünü kul alıyor, bunu yapabildiği kadar hakikati itibariyle yaptıktan sonra namaz kılınan o oluyor, yani daha evvelce seven iken sevilen oluyor, daha evvelce zâkir iken zikrederken mezkur zikredilmiş oluyor burada sayısal bir zikir yoktur, ama hatırlanma olduğu için zikrediliyor insan “huvellezi yusalli aleyküm” sizin üzerinize o zaman kul önde rab arkada olmuş oluyor kul evvel rab ahır oluyor. yine aynı sure içerisinde “inneallahe vel melaiketehu” buradaki özellik risalet makamı olarak belirtiliyor diğerinde insanlık makamı olarak genel insanlık makamı olarak burada da risalet makamı olarak ve bu makamdan da beşere tavsiyede bulunuyor sizde böyle yapın diye, ey îmân edenler sizde böyle yapın sizin üzerinize bir zaman gelecek o şekilde.
Soru: A’yânı sâbite, sabit bir varlığım var, esmaül Hüsna hamdedilmiş yüklenilmiş dünyaya geldik rabbime kavuştum onu aldım miraca çıktım beka billah oldum esmaül Hüsna yine orada sabit varlığım yani şeyliğim hakikatim neye dönüşüyor, yani ben neyim? yani ben esmaül hüsnayla geldim, mi’raca çıktım bak bunları sen yapıyorsun dünyada ben sana aracıyım dedim esmaül hüsnanın bütün isteklerini bende yaptım gerçekleştirdim hayatı yaşadık birlikte ilâhisiyle gittim.
(Nereye gittin? T.B) Öbür dünyaya gittiğimde yani benim adım ne, esma esma kulluğumu da biliyorum, ama vahdet bölgesinde esmaül hüsnanın gölgesiyim (Ni…) Cevap: Kulluk mertebesinde beşer âleminde hepimizin gaybi ismimiz Muhammed, ma’nâ âleminde ismimiz Allah, gayb âleminde ismimiz Huu’dur.
Bunu idrak etmek ise bir irfaniyyet işidir.
Hani derler ya komşu huu, evde misin oturmaya geleceğim, Rahmiye annem Nusret babama öyle derdi,
huu, geldinmi? oda Rahmiye anneme derdi hu kahve hazır mı?
_Babacım hani uçaklar savaşırken en son bombalarını atar ve infilâk eder ya işte orası, (Ni…) Ne yapayım bunlar akıl bombardımanlarıdır. Savaştan mı soruyorsunuz barıştan mı?
Hz Ali nin (r.a.) dediği gibi “sen kendini küçük bir cisim sanırsın halbuki âlemi ekbersin sen” burada sınırlı bir görüntümüz var ama, bunlar içinde tefekkürî idrak olarak, ahrette sonsuz bunlar geniş olarak yaşanacak, herkesin levm etmesi daha çok olacak, çünkü birlikte olduğu insanları görecek ki, dünyadayken aynı evde aynı apartmanda yaşıyordu bir fark yoktu, ama oraya gidildiğinde o fark görüldüğünde o zaman işte şok olacak bunlar kimlermiş diye, nasıl kaçırdık biz bu işi yanımızda dibimizde selâmlaştığımız kimselermiş, herkes hepimiz için geçerli esma-i ilâhiyyeyi nefsi yönden, ama şeriat mertebesi içerisinde rahmani diye Müslüman alır ama beşeriyet içerisinde çıkaranlar cennet ehli olacak nimet cennetinin ehli olacak.
Esma-i ilâhiyyeyi gerçek ma’nâ da idrak edip esma-i ilâhiyyeye döndürüp o şekilde yaşayanların cenneti zat cenneti olacak ki, o nimet cennetinde olan diyecek ki kendinden üstün 10 tane daha fazla köşkü olana bakacak kendine bakacak 3 tane var ama aşağıya bakacak 1 tane var aşağıya bakacak şükredecek, yukarıya bakacak levm edecek ama, yine birey beşer aklı Allah dan ayrı çünkü onlar “selâmün kavlem mir rabbirrahim” (36-58) Allahları vardır demiyor orda rablarından selâm gelir ne demektir, onların rabbı zâten gökteydi, tenzihte ayrıydı, gene ayrı, hazırda olana selâm gelir mi? Gelmesine gerek yoktur, çünkü kendisi burda’dır, selâm ayrılık ifadesi ayrılık muhabbeti nin ifadesidir, muhabbeti olmayana selâm verilmez miraç olması, yusallî olması, zâtına ulaşmak demektir, kul bu âlemde yaşıyorsa, cenâb-ı Hakk
“inneallahe ve melâikete-hu” (33/56) “Allah ve melekleri onun üzerine nüzul etmiş iniş yapmış” oluyor nazil oluyorlar.
NOT= Salât’ın değişik mertebelerden izahları tefsir kitaplarında belirtilmiştir.
Zat mertebesinde ise.
“salât, Allah’ın zâtı ile zuhur ettiği mahallinin adıdır.” (T.B.)
(2015) umre dosyası sayfa (216) dan mevzu ile ilgili küçük bir aktarım daha yapalım.
……………………….Az sonrada sabah namazının kameti okundu ve farza başlandı. İki rek’at sabah namazı kılındıktan ve selâm da verildikten sonra, kaldığımız yerden sa’y imize devam etmeye başladık. Sa’y yeri çok kalabalık değil idi, çok fazla sıkıntı yok idi, her gidiş gelişte sesli olarak gereken duaları okuyor idik, çok güzel ve feyizli oluyor idi. Bizim sa’y imiz bitmiş ancak bize sonradan katılanların bazılarının son gidişleri kalmış idi.
Biz Merve tepesinde Âd----le birlikte saçlarımızıda yeteri kadar kesip sa’y imizide selâmetle bitirmiş olduk, Rabb’ımıza şükrederiz.
Tavaf ve sa’y imizi yaparken bu umreyi kime bağışlayayım diye düşünürken, aklıma “fesalli li rabbike venhar” (108/2) geldi o halde bu Umremde “rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim.
Ravzadan çıkıp otele doğru dönerken Nüket Anne, kendi Umresini kendi Anne Babasına hediye ettiğini söyleyerek, benim kime hediye ettiğimi sordu, bende, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) de belirtildiği gibi, “Umreti lirabbike” “Rabbim için umre yaptım” dedim. Ve
otele doğru yola devam ettik.
Bu umremizde de Rabb’ımın hediyesi bu husus oldu, yani “Rububiyyet Umresi” hediyye edilmiş oldu.
NOT= Bu husus oldukça derin olan bir konudur, normalde kabul görmeyip inkâr edilebilecek bir konudur, merak edenler için özetle kısa bir açıklama yapmaya çalışalım.
Cenâb-ı Hakk Âdem-i (a.s.) Cennete lâtif varlığı ile halkedince ona, “ve alleme Âdemel esmâ’e küllehe” “ve ona isimlerin hepsini talim etti/öğretti” (2/31) bu âyet-i kerimesi hükmünce, Âdem (a.s.) ile başlayan bu Batıni esmâ eğitimi her birerlerimizin iç bünyesine konmuş ve yaşadığımız hayatın her bir safhasını orada olan faaliyet hangi esmânın sınırları dahilinde ise bizde fıtri olarak o esma o sırada faaliyete geçip yapmak istediğimiz şeyler ve konu ne ise o ismin sahasında yaparız ancak biz bunun farkında olmadığımızdan “ben” yaptım diyerek hadiseyi farkında olmadan kendi nefsi gücümüze veririz, bu şekilde ilâh-i esmâ atıl, onun yerini alan nefsi esmâmız zahire çıkmış ve biz nefsimizle hareket ettiğimizden, yapılan fiilin neticeside nefsi olur, ve genellikle hüsranla sona erer.
İşte bir kimsenin ilk yapması gereken şeylerin en başındaki husus, kendini tanımaya çalışmasıdır. O zaman görecektirki kendinde, kendine ait hiçbir şeyin olmadığıdır, kendinde ve kendinin zannettiği her şeyi Allah’ın isimlerinin birer tecellisinden başka bir şey olmadığıdır. İşte bu husus bir irfaniyyet ve eğitim meselesidir.
Dünyaya gelen bir çocuk, gerek ailesi gerek çevresi ve okul hayatında aldığı bazı hayat anlayış ve ölçüleri oluşmaktadır. İşte bu husus kişinin kendi hayat anlayışını ve farkında bile olmadan kendinde nefsi bir benliğin
oluşmasını sağlamakta ve Hakk’tan o derece uzaklaşıp üzerinde Hakkın emaneti olan her şeyini kendine ve “hayali bir nefsi benlik” ile nefsi benliğine bağlamak-tadır. İşte bu halde iken Hakk’ın vermiş olduğu, “hayat. İlim, irade, kudret, kelâm, semi, basar” “sıfatı subutiyye” Allah’ın kendine ait olan “sabit sıfatları”ndan kuluna aktardığı bu hayati sıfatları ve diğer bütün esmâ-i İlâyyelerilerini nefsine kaptırdığından bunları nefsi istikametinde kullandığından bu değerler Hakk yolunda faaliyetlerini gösterememekte böylece de atıl kalmakta ve çok mahzun olmaktalardır.
Bilindiği gibi her bir esmâ-i İlâhiyye kendi sahasında bir rabb, yani merebbiye/terbiye edendir. İşte bu yüzden esmâ-i ilâyye sayısı kadar rab vardır ve âlemde “müdebbir” tedbir edicilerdir. (Rabbların Rabb-ı/Rabbül erbab) olan Rabb’ul âlemîn ise tektir. Her biri kendi sahasında faaliyet gösteren esmâ-i ilâhiye olan rububiyyet mertebesinin görevlilerini kişi farkına varmadan gafletinden dolayı nefsinin emrine veriği zaman, bu esmâlar asli görevlerinden uzaklaştırılmış ve nefsin hizmetine verilmiş olur.
İşte bu durumda, çok sıkıntıda olan, ve insanın aklına emanet edilen, ancak nefsi beşerisi’nin, hükmü altına alındığından, ve istilâ edilmiş durumda olduklarından, ilâhi isimler çok sıkıntı içine girmiş olmaktadırlar ve görevlerini yapamamaktadırlar. İşte bu halde olan ve aslında bize ait olan ancak nefsimiz tarafından kullanılan esmâlar, kendi hürriyetlerini isterler. İşte budurumda akıl sahibi bir kişiye bu esmâları Hakk yolunda kullanılması için bunları nefsin musallatlığından kurtarmak için, onlara yardımcı olmak lâzım gelir ki, o isim ve sıfatlar kişinin lehine Hakk yolunda kendisine yartdımcı olsun. Nefs tarafından bunlar engellendiği için kişiye Hakk yolunda fayda sağlayam-maktadırlar.
İşte Cenâb-ı Hakk bu durumda olan kişinin içinde hapis
olmuş halde bekleyen ve ayrıca nefis tarafından kullanılan bu isimler için, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) (Rabb’ın için namaz kıl) yani onun ibadet yolunu aç. “ve kurban kes” yani nefsine yeter artık de, onu kurban et ki diğer esmalarda kurtulmuş olsun. İşte zâhirde de, derse başlayanlar tarafından ilk başlarda, bu yüzden zuhuratlar da, kurbanlar kesilir ve ondan sonra yavaş yavaş esmâ-i ilâhiyyeler ilâhi asli görevlerini yapmaya başlarlar ve ancak ondan sonra Hakk ve gönül yolunda yol almaya başlanır.
İşte bu yüzden bunları düşünürken o halde bu Umremde “rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. Bunların çok daha başka izahlarıda vardır burada bu şekliyle yapıldı, İnşeallah namaz sureleri kitabımızda ilgili surenin bu âyetinde daha geniş bilgi gelecektir. Cenâb-ı Hakk esmalarımızı nefsinin elinden kurtaranlardan eylesin. Âmiin.
اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ
(108-3) İnne şânieke huvel ebter.
“Muhakkak ki sana (nesli kesik diye) buğzeden, o kendisi ebterdir” (soyu kesiktir).
Burada Mübârek Geceler isimli kitâbımızın ilgili bölümlerini aktaralım:
Şimdi:
Belirli gecelerdeki belirli idrâk yaşantılarından sonra,
- yani kişinin evvela Regâibini idrâk etmesi,
- sonra Mevluduyla mânevi doğumunu yapması.
- Ondan sonra eline berat’ını alması.
- Ondan sonra Mi’raca yükselmesi,
- sonra Kadrini, kıymetini bilmesi.
- Ondan sonra da Ramazan bayramını yapması onun için büyük başarıdır.
Ramazan hayramına “şeker” bayramı denmektedir, aslında o yukarıda kısaca belirtilen özelliklerin yaşanma-sına sebeb olduğundan “şükür” bayramıdır.
Cenâb-ı Hak gerçekten “Hakîkat-i Muhammedi” üzere olan Muhammedilere neler bahşettiğinin şükranesini yapmış oluyoruz ve bunun neşesini yaşamış oluyoruz.
Ramazan bayramının birinci gününün sabahında bayram namazı vardır, bu namaz iki rek’at’tır ve her rekâtında dokuz tekbir vardır. İki rekât olması bu hakîkatlerin zâhir ve bâtın yaşanması. Tekbirlerin dokuz-dokuz, (9+9) on sekiz (18) olması on sekiz bin alemin seyrinin ifâdesi içindir. Kişi Ramazan bayramı ile birlikle bu alemleri seyretmiş olduğunu belirtmiş olmaktadır. Eğer bayram namazı farz olmuş olsaydı, bütün müslümanlardan bu “seyri sülük” (hakk’a yolculuk) istenmiş olacaktı. Vacip olması farz-ı kifaye gibidir. Bazı insânlar bu yolculuğu tamamladiklarında diğerlerinin yolculukları da onların şahsında izâfi olarak yapılmış kabul edilmekledir.
Nasıl ki bayramı bütün insânlar yaptığı halde, aslında gerçek bayramı yapan kimselerin ne kadar az olduğunu görmekteyiz. Diğer insânlar, gerçek bayramı yapan kimselere sûret ve şekil olarak benzediklerinden, bu benzeyiş yolundan bayramlarını da “bayrama benzer bayram” gibi yapmaktadırlar. İnsân-ı Kâmilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında kıyas edilemeyecek farklar vardır, yaşayan bilir, bu halleri çok iyi düşünmemiz lâzım gelmektedir.
Aşıklardan birisi:
“Bayram ol gündür bana kim Göz göre didarını (yüzünü) Görmesem bir gün seni
0l kara gündür bana.” demiştir.
İşte Ramazan bayramına ulaşan kişi, seyrini
tamamlamış, Cemâl-i İlâhîyi müşâhede etmiş ve Cemâl tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelmiş olmaktadır.
Ramazan bayramı ile Kurb’an bayramı arasında ki fark, Ramazan bayramının, Cemâl tecellisi, Cemâli tecelli. Kurban hayramınin ise Celâl tecellisi, Celâli tecelli olmasıdır. Biri yumuşak; biri sert zuhurludur, kanlı bıçaklıdır.
Bir ömrün yaşantısı bir senedir, yani ilk bahar, yaz, sonbahar, kıştır, daha başka mevsim yoktur. Diğer seneler birbirinin aynıdır. Bu sebepten her sene bir “seyri sülûk” (Hakk’a yolculuk) hükmü gerçekleştirilmektedir. Senenin yedi ayı “ettur-u seb’a” “yedi mertebe nefis turu” Üç aylar “ef’al, esmâ, sıfat” mertebeleri. İki bayram arası ise Zât ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin karşılığı olan yaşam sürelerinin ifâdeleridir.
Her sene bunların tekrar ettirilmesi gaflete düşmemek içindir. Fakat ne yazıkki bu hakîkatlerden gafil olduğumuz halde ne yaptığımızı bilmeden taklidi bayramları tekrar-layıp durmaktayız.
Gerçekte ise: Hakîkati îtibariyle Ramazan bayramını idrâk ederek “Bakâ billah”a “Hakk’ta bâki olmak” eren bu kimsenin bu yaşantısını çevresinde bulunan tâliplerine de ulaştırması gerekmektedir.
“Bakâ billah”tan tekrar dünyâya mânen görevli olarak gönderilen kimse kabiliyetli olanları elinden tutup Hakk’a doğru yolculuğa çıkarır ve onların da kemâle ermelerine vesile olur.
Ramazan bayramında Cemâl tecellisi zuhur ediyorken, Kurban bayramında ise Celâl tecellisi zuhur etmektedir. Bu kapıdan geçmek için kişi nefsini kurb’an etmesi gerekmektedir. Bu oluşumu kişinin kendi kendine uygulaması mümkün değildir, daha evvelce bu yollardan geçmiş birinin rehberliğine ihtiyaç vardır ve Celâl tecellisi gerekmektedir.
Eğer İbrâhim (as)in oğlunu kesme hâdisesi olmasa idi hiç bir mürşit dervişinin “nefsi emmâresi”ni kötülükleri çok emreden, içindeki gücü ortadan kaldıramazdı.
İşte Cemâl tecellisi ile zuhura gelen “Cemâl-i İlâhî”nin ikrâmı için Celâl’e ihtiyaç vardır, çünkü “zül Celâli vel ikrâm” dır. Zât-i ikrâmı, Celâlinden zuhur etmektedir.
Nefsi emmârenin, levvâmenin, yumuşaklıkla ortadan kaldırılamıyacağı bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla nefsine karşı biraz şiddetin ve Celâlin gereği ortadadır. Bu lüzumun ifâdesi olarak Kurb’an bayramında sûret ve madde olarak bu kurb’an’lar kestirilmektedir.
İşte biz o hayvânın başını kesmekle kurb’an ettik zannediyoruz. Hayvan gitti ortadan; canını veren o, biz ne verdik? “para!” para verdik, para tekrar bulunur fakat can bulunmaz. Acaba o kadar kolay mı bu işler? İşte bu sûretle kesilen kurb’an’lar, mânâdan kesilen kurb’an’lar hükmüne girmektedir.
Bir fiilin zâhirde tahakkuku olacak ki oradan bâtınına intikal etsin. Nefsi emmârenin, levvâmenin kurb’an edilmesi; zâhirde olan bu işlerin bâtını ifâdesidir.
Nasıl ki İbrâhim (as)’a nefsinden, yani kendinden meydana gelen çocuğunun kesilmesi ifâdeli olarak bildiriliyorsa, bir dervişin de kendi varlığından meydana gelen duygularını, yani çocuklarının kesilmesi gerekiyor. İşte bu duygular bıçakla kesilemiyecegi için, İbrâhim (as) İsmail (as)’a bıçağı vurduğunda kesemeyişi ayrıca bu gerçeğe de binaendir. Aynı bıçak taşı ve gelen koç’u bir vuruşta kesmiştir.
Kişi nefis terbiyesi ile seyrini sürdürmeye devâm ettiğinde “emmâre”den, “levvâme”den, “mülhime”nin bir kısımı olumsuzluklarından kurtulursa, bundan böyle nefsini ilâh edinmesi mümkün değildir. Eğer kişi içindeki bu eksi güçlerden kurtulamazsa o zaman nefsi onun ilâhı olur, farkında bile olmaz.
Bu durumdan kurtulmanın yolu nefsi duyguları
kurb’an etmekten geçmektedir. Bu oluştuğu zaman onun Rabb’ı “Rabb’ul erbab” (Rabların Rabb’ı) olur. İşte kim Hak yolunda kendi nefsini kurb’an etmezse, o nefis ona ilâh olmaktadır.
Buluğ çağına doğru, kişinin birimselliği oluşmaya başladığı zaman, dünyâya meyil başlar. Benlik, mal toplama sevgisi, karşı cinse ilgi duyma, üstün olma isteği, ihtiraslar, bencillikler, artmaya başlar. İşte bunlar kişinin kendinden meydana geldikleri için düşüncede ve fiilde çocukları hükmündedir. Bunları oluşturan ana güce “nefsi emmâre” denmektedir. İşte dervişlik süresinin başlarında bu güçlerin kurb’an edilmesi gerekmekledir. Ancak insânda daha başka güçler de vardır. Onların faaliyete geçmesi de “veled-i kalb” “kalbin oğlu” ifâdesiyle yerini bulmaktadır.
Ramazan bayramının üç gün olması!
Birinci gün, ilmel yakıyn, ikinci gün, aynel yakıyn, Üçüncü gün ise Hakk’al yakıyn, olarak müşâhede edilmesinin ifâdesidir.
Kurb’an bayramının dört gün olması;
“Şeriat, Târikat, Hakîkat ve Mârifet” mertebelerinin gerçek yönleriyle müşâhede edilmesinin ifâdesidir.
- Regâib gecesi ifâdesiyle, seyr’ine başlayan derviş yani “mânevi yolcu”,
- Mevlüd gecesi ifâdesiyle gönül evladını faaliyete geçirir,
- daha sonra berâtını alır,
- daha sonra Mi’racını yapar,
- daha sonra kadri’ni yaşar,
- daha sonra da “şükür” Ramazan bayramını yapar.
Bu haller Cemâl tecellisidir.
Cemâl-i İlâhî tecellisi içerisinde gark olmuş kemâle