Vemâ zalemnâhum velâkin zalemû enfusehum(s) femâ aġnet ‘anhum âlihetuhumu-lletî yed'ûne min dûni(A)llâhi min şey-in lemmâ câe emru rabbik(e)(s) vemâ zâdûhum ġayra tetbîb(in)
Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin azap emri gelince, Allah'ı bırakıp da taptıkları ilahları kendilerine hiçbir fayda sağlamadı. İlahları onların sadece ziyanlarını artırdı.
Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmettiler. Allah'ı bırakıp da taptıkları tanrılar, Rabbinin emri gelince kendilerine hiçbir fayda sağlayamadılar. Hasarlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramadılar.
Bu ayet, ilahi adaleti ve şirk koşmanın sonuçlarını vurgulamaktadır. İnsanların kendi eylemleriyle kendilerine zulmettiğini, Allah dışındaki varlıklara tapınmanın ise ilahi hüküm geldiğinde hiçbir fayda sağlamayacağını ve sadece zararı artıracağını dilbilimsel bir kesinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm (ظلم), bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, haddi aşmak ve haksızlık etmek anlamına gelir. Ayetteki 'ظَلَمْنَـٰهُمْ' ifadesi, Allah'ın kullarına haksızlık etmediğini, aksine onların kendi iradeleriyle yanlış yola saparak kendilerine zulmettiklerini belirtir. Bu, ilahi adaletin tecellisidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zulüm (ظلم) kelimesi, burada 'kendilerine haksızlık ettiler' anlamında kullanılmıştır. Yani, Allah'ın onlara bir zarar vermediği, aksine onların kendi kötü amelleriyle kendilerini zarara uğrattıkları mecazi bir anlatımdır. Ayet, sorumluluğun tamamen insana ait olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'zulm' kavramı, Kur'an'da sadece haksızlık etmek değil, aynı zamanda Allah'ın koyduğu sınırları aşmak ve O'nun birliğini inkâr etmek gibi büyük günahları da kapsar. Ayetteki 'ظَلَمُوا أَنفُسَهُمْ' ifadesi, onların Allah'a şirk koşarak ve O'nun emirlerine karşı gelerek kendi ruhlarına ve ahiretlerine zarar verdiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğınâ (غنى), ihtiyaçtan müstağni olmak, yeterli olmak ve fayda sağlamak anlamlarına gelir. 'فَمَا أَغْنَتْ عَنْهُمْ' ifadesi, taptıkları ilahların onlara hiçbir şekilde yeterli gelmediğini, yani hiçbir fayda ve yardım sağlayamadığını açıkça belirtir. Bu, şirkin boşluğunu ve anlamsızlığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ğınâ (غنى) kökü, zenginlik, yeterlilik ve başkasına ihtiyaç duymama anlamlarını taşır. Ayetteki olumsuz kullanımı, o ilahların kendilerine tapanlara ne dünyada ne de ahirette hiçbir zenginlik, yeterlilik veya kurtuluş sağlayamadığını gösterir. Onların acizliklerini ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İlah (إله), ibadet edilen, tapınılan varlık demektir. Ayetteki 'ءَالِهَتُهُمُ' ifadesi, müşriklerin Allah'tan başka taptıkları putları, heykelleri veya diğer varlıkları ifade eder. Bu ilahların, Rabbin emri geldiğinde hiçbir güç ve fayda sağlayamadığı vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlah (إله), kendisine ibadet edilen, hayranlık duyulan ve yüceltilen varlıktır. Ayetteki 'ءَالِهَتُهُمُ' kelimesi, müşriklerin Allah'a ortak koştukları, O'nun yerine koydukları ve kendilerinden medet umdukları sahte tanrıları ifade eder. Bu, şirkin temelini oluşturan yanlış bir inanç sistemidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilah' kelimesinin, 'tapınılan, yüceltilen, kendisine sığınılan' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'ءَالِهَتُهُمُ' ifadesi, müşriklerin bu nitelikleri Allah'tan başkasına atfetmelerinin boşuna olduğunu, zira bu varlıkların gerçek bir güç ve kudrete sahip olmadığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Emr (أمر) kelimesi, burada 'Allah'ın azabı' veya 'kıyamet günü' gibi kesinleşmiş ilahi bir hükmü ifade eder. 'لَمَّا جَآءَ أَمْرُ رَبِّكَ' ifadesi, Allah'ın takdir ettiği cezanın veya sonun geldiği zamanı belirtir ve bu durumda hiçbir şeyin onu engelleyemeyeceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Emr (أمر), hem emir hem de iş, durum, hadise anlamlarına gelir. Ayetteki 'أَمْرُ رَبِّكَ' ifadesi, Allah'ın takdir ettiği, kaçınılmaz olan azap, helak veya kıyamet gibi büyük bir olayı ifade eder. Bu, ilahi iradenin mutlaklığını ve karşı konulamazlığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Emr (أمر) kelimesi, Allah'a nispet edildiğinde O'nun yaratma, hükmetme ve takdir etme gücünü ifade eder. 'أَمْرُ رَبِّكَ' ifadesi, Allah'ın kesin ve geri döndürülemez hükmünün tecellisini anlatır. Bu hüküm geldiğinde, sahte ilahların hiçbir etkisi kalmaz.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tebâb (تباب), helak olmak, zarar görmek ve kayba uğramak anlamına gelir. 'غَيْرَ تَتْبِيبٍ' ifadesi, taptıkları ilahların onlara hiçbir fayda sağlamadığı gibi, aksine onların helakını ve zararını artırmaktan başka bir işe yaramadığını belirtir. Bu, şirkin nihai sonucunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tebâb (تباب), hüsran, zarar ve helak anlamındadır. Ayetteki 'تَتْبِيبٍ' kelimesi, Allah'tan başka taptıkları varlıkların, ilahi hüküm geldiğinde onlara kurtuluş getirmek yerine, sadece kayıplarını ve azaplarını artırdığını ifade eder. Bu, şirkin ahiretteki acı sonucudur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tebâb (تباب) kökü, zarara uğramak, helak olmak ve yok olmak anlamlarını içerir. Ayetteki 'تَتْبِيبٍ' ifadesi, müşriklerin taptıkları ilahların, kendilerine bir fayda sağlamak yerine, sadece onların helakını ve azabını katladığını, yani zararlarını artırdığını vurgular.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.101~
وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ ظَلَمُوا اَنْفُسَهُمْ فَمَا اَغْنَتْ عَنْهُمْ اٰلِهَتُهُمُ الَّتٖى يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ شَیْءٍ لَمَّا جَاءَ اَمْرُ رَبِّكَ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبٖيبٍ
~ ~ ~
11.101 - Ve mâ zalemnâhum ve lâkin zalemû enfusehum femâ ağnet anhum âlihetuhumulletî yed'ûne min dûnillâhi min şey'il lemmâ câe emru rabbik, ve mâ zâdûhum ğayra tetbîb.
Diyanet Meali:
11.101- Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin azap emri gelince, Allah'ı bırakıp da taptıkları ilâhları kendilerine hiçbir fayda sağlamadı. İlâhları onların sadece ziyanlarını artırdı.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.101- Biz onlara zulmetmedik ve lâkin kendilerine zulmettiler de Allah’ın berisinden taptıkları mabutları, Rabb’ımın emri geldiği vakit kendilerine hiçbir faide vermedi ve hasarlarını artırmaktan başka hiçbir şey'e yaramadı
Allah zulmetmez! Kendi işledikleri zulmün sonucunu görürler.
Allah insanları hemen cezalandırmaz. Takdir edilen bir müddete kadar ertelenir. Ecelleri geldiğinde ne bir saat geri kalırlar ne de öne geçebilirler.
Zulüm insanı adaletten perdeler. Zulmeden adaleti emreden kimselere de karşı çıkar. Hak mizanının dili adalet sıfatıdır. Adaletin karşıtı ifrat ve tefrittir. Maddi hayatın bitmesi ile tükenirler. Ve her nefis kendi kazandığının karşılığını görür.
Emmare nefsin hakimiyeti arttıkça zulümlerin koyuluğu da artar. “Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez”
(Ali İmran/86) Şirk en büyük zulümdür. (Lokman/13) Hakkın yanında başkasının varlığı ancak vehimle mümkün olur. Başkasına ibadet eden kimsenin belirgin özelliği zulüm ve düşmanlıktır. Zulüm ilk başta başkasına gibi görünse de kendine olduğu sonunda ortaya çıkar. Çünkü insan düşünce ve eylemlerinin toplamıdır. Bütün işler kendine dönecek şekilde gerçekleşir. N.M.
---------------------- rtfSndPly*11.102*
11- Hud Suresi- Ayet 102