Felâ teku fî miryetin mimmâ ya'budu hâulâ-(i)(c) mâ ya'budûne illâ kemâ ya'budu âbâuhum min kabl(u)(c) ve-innâ lemuveffûhum nasîbehum ġayra menkûs(in)
(Ey Muhammed!) Şunların taptıkları şeylerin batıl olduğu konusunda şüpheye düşme. Onlar sadece, daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Şüphesiz biz onlara (azaptan) paylarını eksiksiz olarak tastamam vereceğiz.
O halde sakın şunların ibadet edişlerinden şüpheye düşme. Daha önce ataları nasıl ibadet ediyor idiyseler bunlar da öyle ibadet ediyorlar. Biz de kendilerine nasiplerini elbette eksiksiz olarak öderiz.
Hûd Suresi 109. ayet, müşriklerin ibadetlerinin batıllığını ve bu konuda şüpheye düşülmemesi gerektiğini vurgularken, onların atalarının yolunu takip ettiklerini ve Allah'ın onlara hak ettikleri karşılığı eksiksiz vereceğini bildirmektedir. Ayet, 'şüphe', 'ibadet' ve 'pay' gibi temel kavramlar üzerinden tevhidin önemini ve ilahi adaleti işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'مِرْيَة' kelimesini 'bir şeyin hakikatinde şüpheye düşmek, tereddüt etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'فَلَا تَكُ فِى مِرْيَةٍ' ifadesi, müşriklerin taptıklarının batıl olduğu konusunda hiçbir şüpheye yer bırakılmaması gerektiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'مِرْيَة' kelimesinin Kur'an'da 'şüphe' ve 'tereddüt' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, muhatabın müşriklerin ibadetlerinin yanlışlığına dair zihninde hiçbir kuşku barındırmaması gerektiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'şüphe' kavramının, imanın zıddı olarak ele alındığını ve kesin bilgiye ulaşmayı engelleyen bir durum olduğunu belirtir. Ayetteki 'مِرْيَةٍ' kelimesi, tevhid inancının sağlamlığını pekiştirmek amacıyla, müşriklerin şirkine dair herhangi bir tereddüdün reddedilmesini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'عَبَدَ' fiilinin 'boyun eğmek, itaat etmek ve tapmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'مِمَّا يَعْبُدُ هَـٰٓؤُلَآءِ' ifadesi, müşriklerin Allah'tan başkasına yönelttikleri ibadet ve kulluk eylemlerini kasteder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عبادت' kelimesini 'en üst düzeyde boyun eğme ve alçakgönüllülük' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, müşriklerin taptıkları putlara karşı gösterdikleri bu aşırı boyun eğmenin batıl olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ibadet' kavramının Kur'an'da sadece ritüelistik eylemleri değil, aynı zamanda Allah'a tam bir teslimiyet ve itaat halini de kapsadığını ifade eder. Ayette, müşriklerin Allah dışındaki varlıklara yönelttikleri bu teslimiyetin anlamsızlığına dikkat çekilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'أَب' kelimesinin 'baba' ve 'ata' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ءَابَآؤُهُم مِّن قَبْلُ' ifadesi, müşriklerin ibadetlerinin kökeninin, kendilerinden önceki atalarının uygulamalarına dayandığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'أَب' kelimesinin sadece biyolojik babayı değil, aynı zamanda bir topluluğun öncülerini ve atalarını da kapsadığını ifade eder. Ayette, müşriklerin atalarının yanlış inançlarını taklit ettikleri vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'نَصِيب' kelimesini 'bir kişiye düşen pay, hisse' olarak açıklar. Ayetteki 'نَصِيبَهُمْ' ifadesi, müşriklerin dünyadaki şirk ve inkar amellerinin karşılığı olarak kendilerine düşecek olan azap payını kasteder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'نَصِيب' kelimesinin 'belirlenmiş kısım, pay' anlamına geldiğini ve Kur'an'da hem olumlu hem de olumsuz bağlamlarda kullanılabileceğini belirtir. Bu ayette, müşriklerin hak ettikleri ceza payının eksiksiz verileceği anlamındadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'نَصِيب' kelimesinin 'bir şeyden ayrılan kısım, hisse' olduğunu ve genellikle bir hak veya yükümlülükle ilişkilendirildiğini ifade eder. Ayette, Allah'ın adaletinin tecellisi olarak, müşriklerin amellerinin karşılığının kendilerine tam olarak ödeneceği vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'نَقَصَ' fiilinin 'eksiltmek, azaltmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'غَيْرَ مَنقُوصٍ' ifadesi, müşriklerin hak ettikleri cezanın hiçbir şekilde eksiltilmeden, tam olarak verileceğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'نَقْص' kelimesinin 'bir şeyin tamamından bir kısmının gitmesi, azalması' olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın adaletinin mutlak olduğunu ve kimsenin hakkının veya cezasının eksik bırakılmayacağını vurgular.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.109~
فَلَا تَكُ فٖى مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هٰؤُلَاءِ مَا يَعْبُدُونَ اِلَّا كَمَا يَعْبُدُ اٰبَاؤُهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَصٖيبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ
~ ~ ~
11.109 - Felâ teku fî miryetim mimmâ yağbudu hâulâé', mâ yağbudûne illâ kemâ yağbudu âbâuhum min kabl, ve innâ lemuveffûhum nasîbehum ğayra mengûs.
Diyanet Meali:
11.109- (Ey Muhammed!) Şunların taptıkları şeylerin batıl olduğu konusunda şüpheye düşme. Onlar sadece, daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Şüphesiz biz onlara (azaptan) paylarını eksiksiz olarak tastamam vereceğiz.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.109- O halde sakın şunların ibadet edişlerinden şüpheye düşme başka değil atalarının ibadeti gibi ibadet ediyorlar, biz de elbet kendilerine tamamiyle nasiplerini veririz
“De ki: Hakk geldi… “batıl yıkılıp gitti…” yok olmaya, değişmeye, zeval bulmaya elverişli mümkün beşerî varlık yok oldu. “Zaten batıl…” mümkün varlıktır, aslında fanidir; fena musibetine maruz kalıp fena bulan sabit bir şey değildir. Bilakis, fani olan ezelden fanidir; baki olan da hep bakidir. Ancak, biz batıl fasit bir vehimle perdelenmiştik.
Tabiatlarında batıl sevgisi kök salmış, kalplerini tortu bürümüş, kalplerinin üzeri mühürlenmiş, basiretleri köreltilmiş, hevalarının galip gelmesi neticesinde istidatları ortadan kaldırılmış, böylece ayrılıkları ve inatçılıkları gittikçe artmış maddeperestlere gelince, sanki Hakk’ın zuhurunun ve uzlaşmanın sebebi olan Kitabın kendilerine gelmesinden sonra sırf nefislerinden kaynaklanan kıskançlık, hevalarının galip gelmesi ve perdelenmişlikleri yüzünden ihtilafa düşmüşlerdir. N.M.
---------------------- rtfSndPly*11.110*
11 - Hud Suresi - Ayet 110