Ve-inne kullen lemmâ leyuveffiyennehum rabbuke a'mâlehum(c) innehu bimâ ya'melûne ḣabîr(un)
Şüphesiz Rabbin onların her birine, yaptıklarının karşılığını tastamam verecektir. Şüphesiz Rabbin onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.
Gerçekten de onların her biri öyle kimselerdir ki, yaptıklarının karşılığını Rabbin kendilerine hakkiyle ödeyecektir. Çünkü O, onların yaptıkları her şeyden haberdardır.
Hûd Suresi 111. ayet, Allah'ın kullarının amellerinin karşılığını eksiksiz vereceğini ve onların yaptıklarından haberdar olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, ilahi adaletin ve bilginin mutlaklığını dilbilimsel bir kesinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vefâ (وفاء) kelimesi, bir şeyi tam ve eksiksiz olarak yerine getirmek, tamamlamak anlamına gelir. Ayetteki 'leyüveffiyennehum' ifadesi, Allah'ın kullarının amellerinin karşılığını hiçbir eksiklik olmaksızın, tam ve kâmil bir şekilde vereceğini vurgular. Bu, ilahi adaletin mutlaklığını ve vaadin gerçekleşeceğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bu fiil, 'tamamlamak, eksiksiz kılmak' anlamında mecazi bir kullanımdır. Allah'ın amellerin karşılığını vermesi, bir borcun ödenmesi gibi tam ve eksiksiz bir edayı ifade eder. Ayetteki kullanımı, Rabbin vaadinin kesinliğini ve amellerin karşılığının zayi olmayacağını pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): V-f-y kökünden türeyen kelimeler, Kur'an'da genellikle 'ahde vefa', 'sözü yerine getirme' ve 'karşılığı tam olarak ödeme' anlamlarında kullanılır. Bu ayette, Allah'ın kullarının amellerine karşılık olarak vereceği mükafat veya cezanın tam ve adil olacağı, hiçbir haksızlığa uğramayacakları anlamını taşır. Bu, ilahi adalet kavramının temel bir yönüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rabb (رب) kelimesi, aslen 'terbiye etmek, bir şeyi aşama aşama kemale erdirmek' anlamındadır. Allah için kullanıldığında, yaratma, rızık verme, yönetme ve terbiye etme gibi tüm ilahi sıfatları kapsar. Ayette 'Rabbin' ifadesi, Allah'ın kullarına karşı olan bu mutlak otoritesini ve gözetimini, dolayısıyla amellerin karşılığını verme yetkisini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rabb, malik, seyyid, mürebbi ve muslih anlamlarına gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun her şeyin sahibi, yöneticisi ve terbiye edicisi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'Rabbin' ifadesi, amellerin karşılığını verecek olanın, kullarının tüm hallerine vakıf olan ve onları en iyi şekilde idare eden yüce kudret olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'Rabb' kavramı, Allah'ın yaratıcı, besleyici ve koruyucu rolünü vurgular. Bu, sadece fiziksel bir yaratılış değil, aynı zamanda ahlaki ve ruhsal bir terbiye sürecini de içerir. Ayette 'Rabbin' ifadesi, amellerin karşılığını verecek olanın, kullarının tüm yaşam süreçlerini bilen ve onları nihai hedeflerine yönlendiren mutlak otorite olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Amel (عمل), bir işi kasıtlı olarak yapmak, fiilde bulunmak demektir. Kur'an'da genellikle insanın iradesiyle gerçekleştirdiği, karşılığını göreceği fiilleri ifade eder. Ayette 'a'mâlehum' (onların amelleri) ifadesi, insanların dünya hayatında yaptıkları iyi veya kötü tüm eylemleri kapsar ve bu eylemlerin ilahi adalet tarafından değerlendirileceğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Amel, kasıtlı olarak yapılan her türlü fiildir. Bu, sadece bedensel eylemleri değil, aynı zamanda kalbi niyetleri ve düşünceleri de içerir. Ayetteki 'a'mâlehum' kelimesi, insanların tüm fiillerinin, niyetleriyle birlikte Allah katında kayıtlı olduğunu ve karşılığının eksiksiz verileceğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Amel kelimesi, Kur'an'da insanın sorumluluk alanına giren, iradi olarak gerçekleştirdiği fiilleri ifade eder. Bu fiillerin niteliği (salih amel, seyyie) ahiretteki karşılığını belirler. Ayette 'a'mâlehum' ifadesi, ilahi muhasebenin kapsamını gösterir; hiçbir amel karşılıksız kalmayacaktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Habîr (خبير), her şeyin iç yüzünü, gizli ve açık yönlerini bilen demektir. Bu, sadece bilgi sahibi olmak değil, aynı zamanda derinlemesine ve tam bir bilgiye sahip olmak anlamına gelir. Ayette 'innehu bimâ ya'melûne habîr' (O, şüphesiz, onların yaptıklarını bilir) ifadesi, Allah'ın kullarının tüm amellerinden, niyetlerinden ve en ince detaylarından dahi haberdar olduğunu, dolayısıyla hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmayacağını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Habîr, her şeyin iç yüzünü, gizli ve açık yönlerini bilen, tecrübe sahibi olan demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun ilminin mutlaklığını ve her şeyi kuşatıcılığını ifade eder. Ayetteki 'Habîr' sıfatı, Allah'ın kullarının amellerini eksiksiz bir şekilde karşılama gücünün, onların tüm yaptıklarından tam olarak haberdar olmasından kaynaklandığını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Habîr, 'alîm' (bilen) kelimesinden daha özel bir anlam taşır; bir şeyin iç yüzünü, gizli yönlerini ve sonuçlarını bilen demektir. Ayetteki 'Habîr' sıfatı, Allah'ın kullarının sadece görünen amellerini değil, aynı zamanda bu amellerin arkasındaki niyetleri ve kalplerdeki gizli düşünceleri de bildiğini gösterir. Bu, ilahi muhasebenin ne kadar kapsamlı ve adil olacağının bir delilidir.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.111~
وَاِنَّ كُلًّا لَمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ اَعْمَالَهُمْ اِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَبٖيرٌ
~ ~ ~
11.111 - Ve inne kullel lemmâ leyuveffiyennehum rabbuke ağmâlehum, innehû bimâ yağmelûne habîr.
Diyanet Meali:
11.111- Şüphesiz Rabbin onların her birine, yaptıklarının karşılığını tastamam verecektir. Şüphesiz Rabbin onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.111- Ve hakikat her biri öyle kimselerdir ki lâbüd rabbin kendilerine amellerini tamamiyle ödeyecektir çünkü o, her ne yapıyorlarsa habirdir
Yaşadığımız hayat zıtlıklar dünyasıdır. Nefsimize hoş gelen hakikatte acıdır. Küçük ölçeklerde ne yaptıksa karşılığını görürüz. Büyükler ise kıyamete kadar tehir edilmiştir. Dirilişin sebebi de budur.
Allah’a isyan veya itaatle yaşamanın getirisi hür iradelerinin kazandığı ile orantılıdır. Şah damarımızdan daha yakın olan C. Hakk ’tan hiçbir şeyin gizli kalmayacağı aşikardır.
Ayetin bağlamından bu kimselerin Hz. Mûsâ’nın kavmi olduğu anlaşılır. Ahirette kimin haklı kimin haksız olduğu ortaya çıkacak ve Allah Teâlâ bunların her birinin yaptıklarının karşılığını verecektir.
İsrailoğulları, Hz. Mûsâ’nın peygamber olduğunu belgeleyen onca mucizeye şâhit olmalarına rağmen yine de Tevrat hakkında anlaşmazlığa düştüler. Bir kısmı ona inanırken bir kısmı inanmadı. Kitabın bazı hükümlerini gizleyenler, onu kendi istekleri istikâmetinde te’vil edenler, hatta şahsi fikirlerini Tevrat’ın içine katarak bunların da Allah katından geldiğini iddia edenler oldu.
Dolayısıyla müşriklerin Kur’an-ı Kerîm’i inkâr etmelerine, onun hakkında şüphe içinde olmalarına; ona şiir, sihir, kehanet yakıştırmalarda bulunmalarına fazla üzülmemek, bu nevi durumlar karşısında sabır ve teenniyle hareket etmek gerekir. Şu bir hakikat ki, eğer Allah günahkârları hemen cezalandırmayacağına dair bir hüküm vermemiş olsaydı, hemen gerekeni yapar; mü ‘mini mükâfatlandırmak, kâfiri de cezalandırmak suretiyle aralarında lazım gelen hükmü verir ve mutlaka işi bitirirdi. Halbuki Allah, her birine hak ettikleri karşılığı tam olarak vermek için onları kıyamet gününe kadar erteleyeceğini haber vermektedir. (İbrâhim suresi/ 14-42) Kıyamet günü geldiğinde Allah Teâlâ, mü’minlere imanlarının ve diğer salih amellerinin, kâfirlere de küfürlerinin ve diğer günahlarının karşılığını tam tamına verecektir. Çünkü Allah, onların yaptıkları her şeyi çok iyi bilmektedir.
Seyr-i süluk, daha dünyada iken Hakla birlikte hakikati yaşama gayesi verir. “Nazara ila..” görünen manzaramızdır. Her gün bakar seyreder, geçeriz. Ama “nazara fi…” görüneni gerçek olarak kabul etmez. İbret ve idrak nazarıdır. Kur’an’ı Kerim bu bakış açısıyla yaşamamızı tavsiye eder. Seyirdeki bakış da budur! N.M.
---------------------
rtfSndPly*11.112*
11- Hud Suresi- Ayet 112