Festakim kemâ umirte vemen tâbe me'ake velâ tetġav(c) innehu bimâ ta'melûne basîr(un)
Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.
İşte bundan dolayı emrolunduğun gibi doğru ol! Beraberindeki tevbe edenler de (doğru olsunlar). Aşırı gitmeyin! Muhakkak ki O, bütün yaptıklarınızı görüp durmaktadır.
Hûd Suresi 112. ayet, peygamber ve müminlere istikamet, tevbe ve haddi aşmama konularında emirler vermektedir. Ayet, bu kavramlar üzerinden ilahi gözetimi ve sorumluluğu vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstikamet, bir şeyin doğru ve düzgün olmasıdır. 'Kame' fiilinden türemiştir ve 'doğruluk, denge' anlamlarına gelir. Ayetteki 'festaqim' emri, Hz. Peygamber'e ve müminlere, Allah'ın emrettiği şekilde, hiçbir sapma olmaksızın doğru yolda sebat etmelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İstikamet, 'doğru yolda olmak' demektir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın emrettiği şeriat üzere dosdoğru hareket etmek, eğrilikten ve sapmadan uzak durmak anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İstikamet kavramı, Kur'an'da 'doğru yol' (sırât-ı müstakîm) ile yakından ilişkilidir. Bu ayetteki 'istikamet' emri, sadece ahlaki bir duruşu değil, aynı zamanda dini hükümlere tam bir bağlılığı ve bu yolda sebatı ifade eder. Kişinin Allah'a karşı sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmesi anlamına gelir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Emr, 'bir şeyi yapmayı veya yapmamayı istemek'tir. Ayetteki 'ümirte' ifadesi, Hz. Peygamber'e ve dolayısıyla müminlere, Allah'ın kendilerine vahyettiği hükümlere göre hareket etmelerinin zorunluluğunu belirtir. Bu, ilahi bir talimatın yerine getirilmesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Emr, 'bir şeyin yapılmasını talep etmek'tir. Kur'an bağlamında 'emr', genellikle Allah'ın kullarına yönelik kesin ve bağlayıcı talimatlarını ifade eder. Bu ayetteki 'ümirte' fiili, istikametin kaynağının ilahi emir olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tevbe, 'dönmek' anlamına gelir. Şer'i anlamda ise, günahtan dönüp Allah'a yönelmek, pişmanlık duymak ve bir daha yapmamaya azmetmektir. Ayetteki 'men tâbe meake' ifadesi, istikametin tevbe ile birlikte olması gerektiğini, yani günahlardan arınmış bir şekilde doğru yolda yürümeyi işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tevbe, 'günahı terk edip Allah'a dönmek'tir. Bu ayetteki kullanımı, Hz. Peygamber ile birlikte olan müminlerin de günahlarından arınmış, Allah'a yönelmiş bir halde istikamet üzere olmalarının önemini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tevbe, Kur'an'da sadece bir pişmanlık hali değil, aynı zamanda aktif bir dönüş ve ıslah sürecini ifade eder. Ayetteki 'tevbe edenlerle birlikte' ifadesi, istikametin bireysel bir çaba olmasının yanı sıra, toplumsal bir dayanışma ve arınma sürecini de içerdiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tuğyan, 'haddi aşmak, sınırı geçmek' demektir. Ayetteki 'lâ tatğav' emri, istikamet üzere olmanın zıddı olarak, Allah'ın koyduğu sınırları aşmaktan, aşırıya gitmekten sakınmayı emreder. Bu, hem inançta hem de amelde ifrattan kaçınmaktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tuğyan, 'bir şeyde aşırıya gitmek'tir. Bu ayetteki yasaklama, istikametin dengeli bir yol olduğunu, ne eksik ne de fazla, tam da emredildiği gibi hareket etmeyi gerektirdiğini ifade eder. Aşırıya kaçmak, doğru yoldan sapmaktır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tuğyan, 'bir şeyde haddi aşmak, sınırı geçmek'tir. Bu ayetteki 'lâ tatğav' emri, istikametin sadece doğru yolda olmakla kalmayıp, aynı zamanda o yolda ifrat ve tefritten uzak durmayı da kapsadığını gösterir. Denge ve ölçülülük esastır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Basar, 'görmek' fiilidir. Basîr ise, 'çok gören, her şeyi gören' demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun ilminin her şeyi kuşattığını, hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmadığını ifade eder. Ayetteki 'innahu bimâ ta'melûne basîr' ifadesi, istikamet ve tevbe emrine uymanın veya tuğyan etmenin Allah tarafından bilindiğini ve görüldüğünü, dolayısıyla bir sorumluluk bilinciyle hareket edilmesi gerektiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Basîr, Allah'ın sıfatlarından olup, 'her şeyi idrak eden, her şeyi gören' anlamına gelir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın kullarının tüm eylemlerini, niyetlerini ve durumlarını bildiğini ve gördüğünü, bu bilginin bir uyarı ve teşvik unsuru olduğunu belirtir.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.112~
فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطْغَوْا اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ
~ ~ ~
11.112 - Festekım kemâ umirte ve men tâbe meake ve lâ tatğav, innehû bimâ tağmelûne basîr.
Diyanet Meali:
11.112- Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.112- Onun için emr olunduğun gibi doğruluk et: sen ve beraberinde tevbe eden de aşırı gitmeyin, çünkü o her ne yaparsanız basîrdir
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” Allah’ın haklarını Allah ile eda etme hususunda dosdoğru ol.
Peygamberimiz elçilikle görevlendirildikten sonra O’nunla hareket edip, O’nunla duruyor, O’nunla konuşup, düşünüyordu.
“Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurup, gece namazını kılarken uzun süre kıyamda kaldığı için ayakları şişerdi.
Ona: Rabbin “Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar.” (Fetih, 2) buyurmak suretiyle “senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığını müjdelememiş midir?” denildiğinde yukarıdaki cevabı vermişti.
Dolayısıyla Resulullah (sav)’ın, münkeri nehyetmediği, marufu emretmediği, uyarı ve davet görevini ifa etmediği bir tek dakika geçirmemiştir. Bu da son derece zor bir görevdir. Nitekim “Hud suresi saçlarımı ağarttı.” buyurmuştur.
Ariflerden biri Resulullah’ı (sav) rüyasında görür ve “Ya Resulallah! Nebilerin kıssalarından, onların ümmetlerinden yalanlayanların üzerine inen azaptan ve ümmetlerinden gördükleri eziyetlerden dolayı mı ‘Hud suresi saçlarımı ağarttı.’ buyurdunuz?” diye sorar.
Buyurur ki: “Hayır, ‘Seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol’ ayetinden dolayı bunu söyledim.” Yani benliğinden, varlığının günahından “seninle beraber” tevbe eden muvahhitlerle birlikte dosdoğru ol.
“Aşırı gitmeyin…” benlik perdesiyle örtünmek, mutlak İlahi kemalatı kendinize ait görmek kaydıyla somut benliğinize nispet etmek dolayısıyla mutlaktan kayıtlanmaya doğru perdelenmeyi gerektiren bir tavır içine girmek suretiyle aşırı gitmeyin.
Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İhlas sahipleri büyük bir tehlike üzerindedirler.” Çünkü onların hallerinin günahlarının incelikleri akılla idrak edilemeyecek kadar ince ve cezaları da vehimle tasavvur edilemeyecek kadar korkunçtur. Bu, yüce Allah’ın dostlarına yönelttiği bir tehdittir, düşmanlarının durumunu da varın siz düşünün!
Emrolunmak, emrin ne olduğunu bilmekten geçer. İnsan olarak nelerle yükümlü kılındığımızı peygamberimizden alırız. Emre ilk muhatap O’dur. Doğruluk ise amelin terazisidir. İman ve amel dengesi eşit olmalı. İmanından ibadetin, ibadetinden imanın görülmeli. Ayrılırsa ŞİRK olur. Tövbelerimiz bu şirk üzerinedir. Avam davranışlarından, havas ise düşüncelerinden tövbe eder. Peygamberimize bu ayet ağır geldi. Amelle imanın üst üste geldiği durumlar HİKMETi doğurur. Araya kıl kadar gayrılık girmemeli.
Peygamberimize doğruluk emredildiği gibi beraberindeki tövbe edenlere de aynı ikaz, hatırlatma yapılmıştır.
(Tevilat, 1. Ciltten alınmıştır.) Hak ve Adalet Mutezile ’ye göre Allah’ın en önemli sıfatı. Yeryüzü adaletle ayakta durur. Nasıl ki tabiatta görülmeyen ama hissedilen yer çekimi, suyun kaldırma kuvveti gibi kanunlar var, toplumun ahlaki sistemlerinde de adalet kanunları vardır. Atasözlerimizin en çok bilineni “Ne ekersen onu biçersin” buna işaret eder. İnsan kendini tam olarak bilemez. Çünkü görmez. Rüyaları onun en önemli ip ucudur. Seyri sülukta “bana arkadaşını söyle senin kim olduğunu söyleyeyim” sözü “bana rüyanı anlat, senin kim olduğunu söyleyeyim”e döner. Çünkü salik her ne kadar kendini tanısa da zuhuratları batının batınından gelir. Şaşırması da bu yüzdendir. Çünkü kendini bildiğini sanan çoğu kimseler özünden haberdar olmadığını görürler. N.M.
rtfSndPly*11.113*
11- Hud Suresi- Ayet 113