Felevlâ kâne mine-lkurûni min kablikum ulû bakiyyetin yenhevne ‘ani-lfesâdi fî-l-ardi illâ kalîlen mimmen enceynâ minhum(k) vettebe'a-lleżîne zalemû mâ utrifû fîhi vekânû mucrimîn(e)
Sizden önceki nesillerden aklı başında kimseler (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoysalardı ya! Ancak içlerinden kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu yapmıştı. Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve günahkar kimseler oldular.
Sizden önceki devirlerden bakıyye sahipleri (kitap ehli) yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçirmeye çalışsalardı ne iyi olurdu. Fakat onların içinden kurtardığımız pek az kimse bunu yaptı. O zulmedenler ise şımartıldıkları refahın peşine düştüler ve hepsi de suçlu oldular.
Bu ayet, geçmiş ümmetlerin helak oluş nedenlerini, özellikle yeryüzünde bozgunculuğu engelleme sorumluluğunu ve bu sorumluluğu yerine getirmeyenlerin akıbetini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'bakiyye' kavramı üzerinden erdemli azınlığın önemini vurgularken, 'fesad' ve 'icram' kelimeleriyle toplumsal çürümeyi ve suçluluğu tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bakiyye' kelimesini 'bir şeyden artan kısım' olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda ise, helak olan kavimlerden geriye kalan, aklıselim sahibi, doğru yolu gösteren ve bozgunculuğa engel olan azınlığı ifade eder. Bu, sadece sayısal bir kalıntı değil, nitelikli bir kalıntıdır. (el-Müfredât, s. 123)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'bakiyye'yi 'hayırlı ve salih kimseler' olarak açıklar. Ayetteki 'ulu bakiyyetin' ifadesi, 'akıl ve dinde fazilet sahibi kimseler' anlamına gelir. Onlar, yeryüzünde fesadı önleyecek basirete sahip olanlardır. (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 298)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'bakiyye' kavramının, genellikle bir toplumun çöküşünden sonra geriye kalan, ancak ahlaki ve dini değerlerini koruyan 'seçkin azınlık' anlamını taşıdığını belirtir. Bu azınlık, ilahi mesajı sürdürme potansiyeline sahiptir ve ayetteki 'ulu bakiyyetin' de bu seçkin, erdemli grubu işaret eder. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 205)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nehye' fiilini 'bir şeyi yapmaktan alıkoymak, men etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'yenhevne ani'l-fesâd' ifadesi, geçmiş ümmetlerin ileri gelenlerinin, yeryüzünde bozgunculuğun yayılmasını engelleme sorumluluğunu yerine getirmeleri gerektiğini vurgular. Bu, aktif bir müdahale ve uyarı görevini içerir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 210)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nehye'nin 'bir şeyi yapmaktan alıkoymak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, 'ulu bakiyye'nin toplumsal fesada karşı duruşunu, insanları kötülükten sakındırma ve doğru yola yönlendirme çabasını ifade eder. Bu, emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker prensibinin bir yansımasıdır. (el-Müfredât, s. 495)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nehye' fiilinin Kur'an'da genellikle 'yasaklamak, men etmek, bir şeyi yapmaktan alıkoymak' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, 'yenhevne' fiili, geçmiş toplumların aklıselim sahibi kişilerinin, yeryüzünde ortaya çıkan ahlaki ve toplumsal çürümeye karşı aktif bir şekilde mücadele etmeleri gerektiğini ifade eder. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 312)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'fesad'ı 'bir şeyin salâhının (doğruluğunun) zıddı' olarak açıklar. Ayetteki 'fesâd fi'l-ard' ifadesi, yeryüzünde işlenen her türlü kötülüğü, zulmü, haksızlığı ve toplumsal düzeni bozan eylemleri kapsar. Bu, sadece maddi yıkımı değil, ahlaki ve manevi çürümeyi de içerir. (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 299)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fesad'ı 'bir şeyin itidalden çıkması, bozulması' olarak tanımlar. Ayetteki 'fesâd fi'l-ard' ifadesi, insanların yeryüzünde Allah'ın koyduğu düzeni bozarak, zulüm, haksızlık, ahlaksızlık ve isyan gibi eylemlerle toplumsal ve doğal dengeyi altüst etmelerini ifade eder. Bu, ilahi emirlere karşı gelmenin bir sonucudur. (el-Müfredât, s. 631)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fesad' kavramının Kur'an'da 'bozgunculuk, düzensizlik, yıkım' anlamlarına geldiğini ve genellikle 'ıslah' (düzeltme) kavramının zıddı olarak kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fesâd fi'l-ard', sadece doğal çevrenin değil, aynı zamanda toplumsal ve ahlaki yapının bozulmasını, adaletsizliği ve zulmü ifade eder. Bu, ilahi düzenin ihlalidir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 165)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'etraf' kelimesini 'nimet içinde şımarmak, azgınlaşmak' olarak açıklar. Ayetteki 'mâ utrifû fîhi' ifadesi, zalimlerin kendilerine verilen dünya nimetleri ve refah içinde şımararak, bu nimetlerin şükrünü eda etmeyip azgınlaşmalarını ve haddi aşmalarını ifade eder. Bu şımarıklık, onların fesada yönelmesinin temel nedenlerinden biridir. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 102)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'taraf' kökünü 'nimet içinde genişlemek, şımarmak' olarak açıklar. 'Ütrifû' fiili, nimetlerin bolluğu sebebiyle azgınlaşmak, şımarmak ve haddi aşmak anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, zalimlerin kendilerine verilen refah ve zenginlik içinde şımararak, Allah'ın emirlerini ve yasaklarını hiçe saydıklarını, bu durumun da onları suç işlemeye sevk ettiğini belirtir. (el-Müfredât, s. 168)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'etraf'ı 'nimetlerin bolluğu sebebiyle haddi aşmak ve şımarmak' olarak tanımlar. Ayetteki 'mâ utrifû fîhi' ifadesi, zalimlerin kendilerine bahşedilen dünya nimetlerini kötüye kullanmalarını, bu nimetler yüzünden kibirlenip azgınlaşmalarını ve sonuç olarak Allah'ın sınırlarını aşarak suç işlemelerini ifade eder. (el-Külliyyât, s. 162)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'icram' kelimesini 'suç işlemek, günahkâr olmak' olarak açıklar. Ayetteki 'kânû mücrimîn' ifadesi, nimetler içinde şımaran ve bozgunculuğa engel olmayanların, Allah'ın koyduğu sınırları aşarak suçlu duruma düştüklerini ve cezayı hak ettiklerini belirtir. Bu, sadece dünyevi bir suç değil, aynı zamanda ilahi bir günahtır. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 211)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cürüm' kelimesini 'bir şeyden koparılan parça' anlamından hareketle, 'günah işlemek, suçlu olmak' olarak açıklar. Zira günah, insanı hayırdan koparır. Ayetteki 'mücrimîn' ifadesi, Allah'ın emirlerine karşı gelerek, yeryüzünde fesat çıkaran ve nimetlere nankörlük eden kimseleri tanımlar. Onlar, ilahi adaletin karşısında suçlu konumundadırlar. (el-Müfredât, s. 200)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'cürüm' kökünün 'suç işlemek, günahkâr olmak' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'mücrimîn' kelimesi, kendilerine verilen nimetler içinde şımaran, bozgunculuğa engel olmayan ve sonuç olarak Allah'ın sınırlarını aşan kişilerin nihai durumunu ifade eder. Onlar, ilahi hükme göre suçlu ilan edilmişlerdir. (Umdetü'l-Huffâz, I, 305)
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.116~
فَلَوْلَا كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِنْ قَبْلِكُمْ اُولُوا بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِى الْاَرْضِ اِلَّا قَلٖيلًا مِمَّنْ اَنْجَيْنَا مِنْهُمْ وَاتَّبَعَ الَّذٖينَ ظَلَمُوا مَا اُتْرِفُوا فٖيهِ وَكَانُوا مُجْرِمٖينَ
~ ~ ~
11.116 - Felev lâ kâne minel gurûni min gablikum ulû begıyyetiy yenhevne anil fesâdi fil ardı illâ galîlem mimmen enceynâ minhum, vettebeallezîne zalemû mâ utrifû fîhi ve kânû mucrimîn.
Diyanet Meali:
11.116- Sizden önceki nesillerden aklı başında kimseler (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoysalardı ya! Ancak içlerinden kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu yapmıştı. Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve günahkâr kimseler oldular.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.116- Şimdi sizden evvelki karnlardan bakıyye sahipleri Yer yüzünde fesattan nehyeder olsalardı; lâkin onlardan necata irdirdiğimiz pek az kimselerden başka yok, o zulmetmekte bulunanlar ise şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve hep mücrim oldular
Ayette önceki nesiller anlamında “bakiyye” kelimesi kullanılmıştır. Kalıntı manasına geldiği gibi akıl ve idrak sahibi kişiler anlamını da taşır.
Salih kişilerin olmasına rağmen helak edilen toplumların özelliği kötülüğün çoğalmasıdır. Akıllı ve hayırlı insanların sayısının az olması toplumun geri kalanını heva ve heveslerine yönelmesini sağladı.
Toplumda bu hal olduğuna göre insanın beden şehrinde de aynı oyunlar döner. Beden görünendir. Bedene yönelik faaliyetlerimizi, arzu-isteklerimizi çoğalttıkça akıl gölgede kalacaktır. Az kullanımdan dolayı duyguların dalgasında hayatlarını sürdürenler çokluktur. Ve bu hal üzre bitip gitmektedirler. N.M.
---------------------- rtfSndPly*11.117*
11- Hud Suresi- Ayet 117