Fekâle-lmeleu-lleżîne keferû min kavmihi mâ nerâke illâ beşeran miślenâ vemâ nerâke-ttebe'ake illâ-lleżîne hum erâżilunâ bâdiye-rra/yi vemâ nerâ lekum ‘aleynâ min fadlin bel nezunnukum kâżibîn(e)
Kavminin inkar eden ileri gelenleri, "Biz, senin ancak bizim gibi bir insan olduğunu görüyoruz. İlk bakışta sana uyanların da ancak en aşağılıklarımızdan ibaret olduğunu görüyoruz. Sizin bize karşı herhangi bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine sizin yalancı kimseler olduğunuzu sanıyoruz" dediler.
Buna karşılık, kavminin ileri gelen kâfirlerinden bir kısmı dediler ki: "Biz seni bizim gibi insanlardan biri olarak görüyoruz, başka değil. İlk bakışta bizim ayak takımımızdan başkasının senin arkana düştüğünü görmüyoruz. Sizin bizden fazla bir meziyetinizi de görmüyoruz. Aksine sizi yalancılar sanıyoruz."
Hûd Suresi 27. ayet, Nuh kavminin ileri gelenlerinin Nuh'a karşı kullandığı argümanları ve onun peygamberliğini reddetme biçimlerini dilbilimsel olarak inceler. Özellikle 'melâ', 'keferû', 'erâzil' ve 'kâzibîn' gibi kavramlar, inkarcı zihniyetin sosyal hiyerarşi ve hakikat algısını yansıtmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'melâ' kelimesini, bir topluluğun göz dolduran, heybetli ve görüşlerine başvurulan ileri gelenleri olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, Nuh kavminin inkarcı lider kadrosunu ifade eder ki bunlar, peygamberin mesajına karşı çıkan ve halkı etkileyen kişilerdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'melâ'yı 'cemâat' (topluluk) olarak açıklar, ancak Kur'an'daki kullanımının genellikle bir kavmin önde gelen, sözü dinlenen ve karar alma mekanizmasında yer alan kesimini ifade ettiğini belirtir. Burada Nuh'a karşı çıkan, toplumun söz sahibi kesimidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'melâ' kavramının Kur'an'da genellikle peygamberlere karşı çıkan, statü sahibi ve güç sahibi grupları ifade ettiğini vurgular. Bu ayette de Nuh'un mesajına karşı çıkan, kendi sosyal konumlarını tehdit altında hisseden elit zümreyi temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'küfr' kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'keferû' fiili, Nuh'un getirdiği hakikati, yani Allah'ın birliğini ve peygamberliğini bilerek reddetme, üzerini örtme eylemini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr'ü, Allah'ın nimetlerini veya hakikati örtmek, gizlemek olarak açıklar. Burada Nuh kavminin ileri gelenleri, peygamberin getirdiği apaçık delillere rağmen, kendi çıkarları ve kibirleri nedeniyle hakikati inkar etmişlerdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'küfr'ün Kur'an'daki kullanımının sadece inanmamakla sınırlı olmadığını, aynı zamanda hakikati bilerek reddetme, nankörlük etme ve ilahi mesajı görmezden gelme anlamlarını da içerdiğini belirtir. Ayetteki 'keferû', bu bilinçli reddedişi vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'beşer' kelimesini, dış görünüşü ve fizyolojik yapısı itibarıyla diğer insanlardan farksız olan varlık olarak tanımlar. Nuh kavminin ileri gelenleri, Nuh'un peygamberliğini reddetmek için onun kendileri gibi bir 'beşer' olmasını gerekçe göstermişlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beşer'i, insanın dış görünüşü, derisi ve bedeniyle ilgili bir kavram olarak açıklar. Ayetteki kullanım, Nuh'un ilahi bir varlık değil, sıradan bir insan olduğu algısını pekiştirmek ve böylece peygamberliğini değersizleştirmek amacını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'beşer' kavramının Kur'an'da genellikle peygamberlerin ilahi değil, insani yönünü vurgulamak için kullanıldığını belirtir. İnkar edenler, peygamberlerin 'beşer' olmasını, onların ilahi bir mesaj getiremeyeceklerinin kanıtı olarak sunarlar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'erâzil' kelimesini, toplumun en alt tabakasını, değersiz ve hor görülen kesimini ifade ettiğini belirtir. Nuh kavminin ileri gelenleri, Nuh'a uyanların kendi 'ayak takımları' olduğunu söyleyerek, hem Nuh'u hem de ona inananları küçümsemişlerdir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rezîl' kelimesinin 'hakir, aşağılık, değersiz' anlamlarına geldiğini açıklar. 'Erâzil' ise bu sıfatın çoğulu olup, toplumun en düşük, en önemsiz görülen kesimini ifade eder. Bu, inkarcıların sosyal statüye verdikleri önemi ve kibirlerini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'rezâlet'in, bir şeyin değerinin düşük olması veya bir kişinin ahlaki olarak aşağılık olması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'erâzilunâ', Nuh'a inananların sosyal ve ekonomik olarak değersiz görülen kişiler olduğunu ima ederek, onların inançlarını da değersizleştirmeye çalışır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kezib'in hakikatin zıddı olduğunu ve bir şeyi olduğundan farklı göstermek anlamına geldiğini belirtir. Nuh kavminin ileri gelenleri, Nuh'u ve ona inananları 'yalancı' olarak nitelendirerek, onların getirdiği mesajın gerçek dışı olduğunu iddia etmişlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezib'i, bir sözün veya haberin gerçeğe aykırı olması olarak tanımlar. Ayetteki 'kâzibîn' ifadesi, Nuh'un peygamberlik iddiasının ve tebliğ ettiği mesajın asılsız olduğunu, tamamen uydurma olduğunu düşündüklerini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kezib' kavramının Kur'an'da sadece sözlü yalanı değil, aynı zamanda bir iddiayı veya inancı asılsız bulmayı da ifade ettiğini belirtir. Nuh kavminin ileri gelenleri, Nuh'un peygamberliğini ve ilahi mesajını 'yalan' olarak damgalayarak, onu ve takipçilerini itibarsızlaştırmaya çalışmışlardır.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.27~
فَقَالَ الْمَلَاُ الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهٖ مَا نَرٰیكَ اِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرٰیكَ اتَّبَعَكَ اِلَّا الَّذٖينَ هُمْ اَرَاذِلُنَا بَادِىَ الرَّاْیِ وَمَا نَرٰى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبٖينَ
~ ~ ~
11.27 - Fegâlel meleullezîne keferû min gavmihî mâ nerâke illâ beşeram mislenâ ve mâ nerâket tebeake illellezîne hum erâzilunâ bâdiyer raé'y, ve mâ nerâ lekum aleynâ min fadlim bel nezunnukum kâzibîn.
Diyanet Meali:
11.27- Kavminin inkâr eden ileri gelenleri, "Biz, senin ancak bizim gibi bir insan olduğunu görüyoruz. İlk bakışta sana uyanların da ancak en aşağılıklarımızdan ibaret olduğunu görüyoruz. Sizin bize karşı herhangi bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine sizin yalancı kimseler olduğunuzu sanıyoruz" dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.27- Buna karşı kavminden küfreden cumhur cemaat dediler ki: biz seni ancak bizim gibi bir beşer görüyoruz ve sana tâbi' olanları da ilk nazarda en aşağılıklarımızdan ibaret görüyoruz, sizin bize fazla bir meziyetinizi de görmüyoruz, hatta sizi zannediyoruz ki yalancılarsınız
“Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz.” Böyle demelerinin sebebi, zahiri olmaları, vehimle karışık, hevanın etkisiyle şaşkına dönmüş akıllarının sınırlarının ötesine taşmamalarıdır. Böyle bir akıl; günlük, geçimlik akıldır. Bu gibi kimseler, bir insanın, kendilerinin akıl olarak vardıkları düzeyin ötesine geçebileceğini düşünemezler.
Hatta nübüvvet makamının ne anlama geldiğini de bilmezler…Çünkü peygamberlere inanan kimseler ilk bakışta yoksullardır. Bu da dünya hayatında üstün tutulan mertebeye terstir. Mal, mülk, makam, mevki, evlat…
Çünkü akılları zayıf, dünya geçimini temin edecek şeyleri kazanma hususunda acizlik içindedirler. Akıllarının tüm tasarruf alanı dünyevi geçim yollarını bulmakla sınırlıdır ve bu sınırın ötesine de gidemezler.
Nuh’un tebliğine inananlar ise akıllarını sırf dünya geçimliğinde kullanmazlar. Günümüzde de aklını, fikrini sadece ev, araba, yeme, içme vs üzerinde harcayanlar ilim meclislerinde bulunamazlar. Tabir-i caizse uykuları gelir, ağırlık basar. Konuşacakları meseleler de ayrılmıştır. Araya set çekilmiştir! Biri madde diğeri mana alemidir. Madde aleminde manayı müşahede etmek, mükaşefe ettirilmek için geldik!
Hatta ““Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.” demeleri idrak edemediklerini “yok, gerçek dışı” kabul etmelerine sebep olmuştur.
Düşünülemeyen şey, yok hükmündedir!
İnkarcıların en büyük kıyası kendileridir. Peygamber bir insan ise kendileri de insandı.
Niye ona vahiy gelsin? Sorusunun cevabı yoktu. Çünkü çarşı-pazarda dolaşan, yemek yiyen, ihtiyaçları olan böyle bir insanın peygamber olması aklın almayacağı işlerdendi. Onlara göre peygamber: mal, mülk, şöhret vb gibi şeylere fazlasıyla sahip olmalıydı.
Kavmin İleri gelenleri Nuh as’ da fazlalık bulamadıkları hatta daha da aşağı görerek “yalancı”lardan sayması ondan sonraki çağlar boyunca gidecek olan iddialardır.
Aslında her devirde aynı senaryo değişik isimlerle oynanıyor. Ama çağın gereklerine göre. Eşyanın hakikati değişmez. Tekrar gibi gelse de tecellide tekrar yoktur. Hakkın mutlaklığı ve İlahi genişlik tekrara müsaade etmez! Zira aynılık darlık ve sınırlılık demektir. Tasavvuf ehli tekrarlanmış gibi görünen olayların perde arkasını, hakikatini bilmek, görmek ister.
Hadiseler arasında bağını koruyan bir özdeşlik hem de bu bağı koparan fark vardır…bir şey başka bir an’a aynı şekilde geçmez. Ama değişimler (halk ediliş) öyle süreklidir ki bu yenilenme bir devamlılık gibi görünür!
---------------------- rtfSndPly*11.28*
11- Hud Suresi- Ayet 28