Velâ ekûlu lekum ‘indî ḣazâ-inu(A)llâhi velâ a'lemu-lġaybe velâ ekûlu innî melekun velâ ekûlu lilleżîne tezderî a'yunukum len yu/tiyehumu(A)llâhu ḣayrâ(an)(s) (A)llâhu a'lemu bimâ fî enfusihim(s) innî iżen lemine-zzâlimîn(e)
Size ben, "Allah'ın hazineleri yanımdadır", demiyorum; gaybı da bilmem. "Ben bir meleğim" de demiyorum. Sizin hor gördüğünüz kimseler için, "Allah, onlara asla hiçbir hayır vermez" de diyemem. Allah, onların içlerindekini daha iyi bilir. Böyle bir şey söylersem, o zaman ben gerçekten zalimlerden olurum.
Ben size "Allah'ın hazineleri benim yanımdadır." demiyorum ki. Ben size "Ben bir meleğim." de demiyorum. O sizin kendinize göre, hor gördükleriniz hakkında "Allah onlara hiçbir hayır vermez." de demiyorum. Onların içlerindeki niyeti, en iyi Allah bilir. (Bu söylediklerimin aksini iddia etseydim) asıl o zaman zalimlerden olurdum.
Hûd Suresi 31. ayet, peygamberin kendi beşeriyetini ve ilahi bilgiye sahip olmadığını vurguladığı, tevazu ve adalet ilkelerini içeren önemli kavramları barındırır. Ayet, peygamberin gaybı bilmediğini, Allah'ın hazinelerine sahip olmadığını ve insanları dış görünüşlerine göre yargılamadığını açıkça ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hazine (خزينة), bir şeyi korumak ve saklamak için kullanılan yer veya şeydir. Kur'an'da Allah'a nispet edildiğinde, O'nun kudret ve ilmiyle koruduğu, dilediği zaman ortaya çıkardığı ve dilediği gibi tasarruf ettiği her türlü nimeti ve bilgiyi ifade eder. Ayetteki 'خَزَآئِنُ ٱللَّهِ' ifadesi, peygamberin Allah'ın mutlak kudret ve mülkiyetindeki bu hazinelere sahip olmadığını, dolayısıyla ilahi bir güç veya yetki iddiasında bulunmadığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'خَزَآئِنُ ٱللَّهِ' ifadesini, Allah'ın rızık ve rahmetinin anahtarları olarak yorumlar. Peygamberin bu anahtarlara sahip olmadığını söylemesi, onun sadece bir beşer olduğunu ve ilahi güçlere müdahale edemeyeceğini vurgular. Bu, peygamberin kendi beşeriyetini ve Allah'a olan bağımlılığını açıkça ortaya koyar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, hazine kelimesinin, bir şeyi muhafaza etmek ve saklamak anlamından geldiğini belirtir. Allah'ın hazineleri ise, O'nun katında bulunan, kimsenin erişemeyeceği ve ancak O'nun izniyle ortaya çıkan her türlü nimet, bilgi ve kudrettir. Ayetteki kullanım, peygamberin bu ilahi hazinelere sahip olmadığını, dolayısıyla insanlara vaatlerde bulunma veya tehdit etme yetkisinin olmadığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim (علم), bir şeyin hakikatini idrak etmektir. 'أَعْلَمُ' fiili, birinci tekil şahıs kipinde 'bilirim' anlamına gelir. Ayetteki 'وَلَآ أَعْلَمُ ٱلْغَيْبَ' ifadesi, peygamberin gaybı bilmediğini, yani gelecekteki olayları veya gizli sırları Allah'ın bildirdiği kadarıyla bilebileceğini, kendi başına mutlak bir bilgiye sahip olmadığını açıkça belirtir. Bu, peygamberin beşeriyetini ve ilahi bilgiye olan bağımlılığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilm' kavramının Kur'an'da Allah'a nispet edildiğinde mutlak ve kuşatıcı bir bilgiye işaret ettiğini, insanlara nispet edildiğinde ise sınırlı ve edinilmiş bir bilgi olduğunu belirtir. Peygamberin 'gaybı bilmem' demesi, onun ilahi bir varlık olmadığını, bilginin kaynağının Allah olduğunu ve kendisinin sadece Allah'ın vahyettiği kadarını bildiğini ifade eder. Bu, peygamberin misyonunun temelini oluşturan tevhid inancıyla da uyumludur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm' kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarını incelerken, bu kelimenin hem mutlak bilgi (Allah'a ait) hem de sınırlı bilgi (insanlara ait) anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'أَعْلَمُ ٱلْغَيْبَ' ifadesi, peygamberin gayb bilgisine sahip olmadığını, yani Allah'ın mutlak ilmine ortak olmadığını vurgular. Bu, peygamberin kendi sınırlarını bilmesi ve insanlara karşı dürüstlüğünü gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Gayb (غيب), gözden uzak olan, gizli kalan ve insanlar tarafından bilinemeyen her şeydir. Kur'an'da genellikle Allah'ın ilmine mahsus olan, gelecekteki olaylar, kıyamet saati, cennet ve cehennem gibi konuları ifade eder. Ayetteki 'وَلَآ أَعْلَمُ ٱلْغَيْبَ' ifadesi, peygamberin bu tür gizli bilgilere sahip olmadığını, dolayısıyla kendisinin ilahi bir varlık olmadığını ve sadece Allah'ın bildirdiği kadarını bildiğini açıkça beyan eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, gaybın, insanların duyuları ve akıllarıyla ulaşamayacakları, ancak Allah'ın bildirmesiyle bilinebilecek şeyler olduğunu belirtir. Peygamberin gaybı bilmediğini söylemesi, onun beşeriyetini ve Allah'ın mutlak ilmine olan bağımlılığını vurgular. Bu ifade, peygamberin kendi yetkilerini ve sınırlarını açıkça ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'gayb' kavramının Kur'an'da, insan aklının ve duyularının ötesinde olan, sadece Allah'ın bildiği ve dilediği zaman kullarına bildirdiği gerçeklikleri ifade ettiğini belirtir. Peygamberin 'gaybı bilmem' demesi, onun ilahi bir güç veya bilgi iddiasında bulunmadığını, sadece Allah'ın elçisi olduğunu ve vahyedilenle sınırlı olduğunu gösterir. Bu, tevhid inancının önemli bir boyutudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İzdira' (ازدراء), bir şeyi veya bir kimseyi hor görmek, küçümsemek ve değersiz bulmaktır. Ayetteki 'تَزْدَرِىٓ أَعْيُنُكُمْ' ifadesi, peygamberin, insanların dış görünüşlerine veya sosyal statülerine bakarak onları küçümsemediğini, aksine herkesin içindeki niyeti ve Allah katındaki değerini önemsediğini gösterir. Bu, peygamberin adalet ve eşitlik prensibini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'izdira'' kelimesinin, bir şeyi veya bir kimseyi değersiz görme, horlama ve aşağılama anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanım, peygamberin, toplumda zayıf veya fakir görülen insanları küçümsemediğini, onların Allah katındaki değerinin dış görünüşleriyle ölçülemeyeceğini ifade eder. Bu, peygamberin ahlaki duruşunu ve adalet anlayışını yansıtır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'izdira'' fiilinin, bir şeyi veya bir kimseyi küçümseme ve hor görme anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, peygamberin, Mekke'nin ileri gelenlerinin küçümsediği fakir ve zayıf müminleri hor görmediğini, onların içlerindeki imanı ve samimiyeti önemsediğini vurgular. Bu, peygamberin sosyal adalet ve eşitlik ilkesine verdiği önemi gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm (ظلم), bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak ve haksızlık etmektir. Ayetteki 'لَّمِنَ ٱلظَّـٰلِمِينَ' ifadesi, peygamberin, eğer insanların dış görünüşlerine bakarak hüküm verseydi veya Allah'ın takdirine müdahale etmeye kalkışsaydı, haksızlık edenlerden olacağını belirtir. Bu, peygamberin adalet ve tevazu anlayışını, aynı zamanda Allah'ın mutlak hükümranlığını kabul ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulm' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, Allah'a karşı işlenen günahtan (şirk), insanlara karşı yapılan haksızlığa kadar birçok şeyi kapsadığını belirtir. Ayetteki kullanım, peygamberin, Allah'ın takdirine müdahale etmenin veya insanları dış görünüşlerine göre yargılamanın büyük bir haksızlık olacağını ifade etmesidir. Bu, peygamberin ahlaki sorumluluğunu ve adalet ilkesine bağlılığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zulm' kelimesinin Kur'an'da genellikle haddi aşma, hakkı çiğneme ve adaletsizlik yapma anlamlarında kullanıldığını belirtir. Peygamberin 'haksızlık edenlerden olurum' demesi, kendisinin ilahi bir yetkiyle hareket etmediğini, Allah'ın takdirine saygı duyduğunu ve insanlara karşı adil davranmanın önemini vurgular. Bu, peygamberin tevazu ve adalet prensiplerini açıkça ortaya koyar.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.31~
وَلَا اَقُولُ لَكُمْ عِنْدٖى خَزَائِنُ اللّٰهِ وَلَا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا اَقُولُ اِنّٖى مَلَكٌ وَلَا اَقُولُ لِلَّذٖينَ تَزْدَرٖى اَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا فٖى اَنْفُسِهِمْ اِنّٖى اِذًا لَمِنَ الظَّالِمٖينَ
~ ~ ~
11.31 - Ve lâ egûlu lekum ındî hazâinullâhi ve lâ ağlemul ğaybe ve lâ egûlu innî melekuv ve lâ egûlu lillezîne tezderî ağyunukum ley yué'tiyehumullâhu hayrâ, allâhu ağlemu bimâ fî enfusihim, innî izel leminez zâlimîn.
Diyanet Meali:
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.31- Ben size ne Allah’ın hazineleri benim yanımda ne de gaybı bilirim demiyorum, ben bir Meleğim de demiyorum, o sizin gözlerinizin horladıkları hakkında Allah, onlara hiçbir hayır vermez de demem, onların içlerindekini en iyi bilen, Allah’tır, ben o halde zalimlerden olmuş olurum.
Bu ayette peygamberliğin delilleri açıklanmaktadır. Hem de insanların isteklerinin zıddı olarak. Hazineler yok! Gaybı bilmiyor! Melek de değil!
Üstelik zayıfları yanından kovmuyor…
11- Hud Suresi- Ayet 32