Elâ innehum yeśnûne sudûrahum liyestaḣfû minh(u)(c) elâ hîne yestaġşûne śiyâbehum ya'lemu mâ yusirrûne vemâ yu'linûn(e)(c) innehu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)
İyi bilin ki onlar, O'ndan gizlenmek için kalplerindeki düşmanlığı gizliyorlar. Yine iyi bilin ki, elbiselerine büründükleri zaman bile, Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.
Dikkat edin! Görmüyor musunuz, onlar düşmanlıklarını gizlemek için göğüslerini çeviriyorlar. İyi bilin ki, onlar örtülerine bürünürlerken, neyi gizleyip, neyi açığa vurduklarını Allah biliyor. Muhakkak ki Allah, gönülde gizlenenleri de bilir.
Hûd Suresi'nin 5. ayeti, insanların Allah'tan gizlenme çabalarının beyhudeliğini vurgular. Ayet, 'gizlenme', 'örtünme' ve 'kalplerde olanı bilme' gibi kavramlar üzerinden Allah'ın mutlak ilmini ve insan eylemlerinin iç yüzünü bildiğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'seny' (ثني) kökünü bir şeyi bükmek, katlamak olarak açıklar. Ayetteki 'yesnûne sudûrahum' ifadesi, insanların Allah'tan saklanmak için bedenlerini bükerek, eğilerek veya sırtlarını dönerek bir nevi gizlenme çabası içinde olduklarını, ancak bunun faydasızlığını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu ifadeyi 'yüreklerini büküyorlar' şeklinde mecazi bir anlamla açıklar. Yani, kalplerindeki niyetleri ve düşünceleri gizlemeye çalıştıklarını, ancak bu fiziksel veya zihinsel bükülmenin Allah'ın ilminden bir şeyi gizleyemeyeceğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'istihfâ' (استخفاء) fiilini 'gizlenmek, saklanmak' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, insanların Allah'ın nazarlarından veya başkalarının gözlerinden kendilerini gizleme, saklama arayışını ifade eder. Bu, onların içlerindeki inkârı veya kötü niyetleri örtme çabasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hafâ' (خفاء) kökünün Kur'an'daki kullanımını 'gizli olmak, örtülü olmak' anlamında inceler. 'İstihfâ' formu ise, aktif olarak gizlenme eylemini, yani bir şeyi bilinçli olarak saklama çabasını vurgular. Ayette, insanların Allah'tan bir şeyleri gizleme yönündeki nafile gayretleri anlatılır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğaşy' (غشي) kökünü bir şeyi örtmek, kaplamak olarak açıklar. 'İstiğşâ' (استغشاء) formu ise, bir şeyi tamamen örtünmek, bürünmek anlamına gelir. Ayetteki 'yestağşûne siyâbehum' ifadesi, insanların elbiselerine bürünerek kendilerini gizlemeye çalıştıklarını, ancak bu fiziksel örtünmenin Allah'ın ilminden hiçbir şeyi saklayamayacağını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ğaşy' kökünün 'bir şeyi tamamen kaplamak, kuşatmak' anlamını taşır. Ayetteki 'yestağşûne siyâbehum' ifadesi, insanların kendilerini elbiseleriyle tamamen örtmelerini, yani dış dünyadan izole etme çabalarını anlatır. Bu, onların iç dünyalarını da gizleyebilecekleri yanılgısını taşır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sirr' (سر) kelimesinin 'gizli şey, sır' anlamına geldiğini belirtir. 'Yusirrûne' fiili ise, insanların kalplerinde veya zihinlerinde gizledikleri, başkalarından sakladıkları düşünceleri, niyetleri ve eylemleri ifade eder. Ayet, Allah'ın bu gizli şeyleri dahi bildiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sirr' kökünün Kur'an'da genellikle 'gizli tutulan söz, fiil veya niyet' anlamında kullanıldığını belirtir. 'Yusirrûne' fiili, insanların iç dünyalarında sakladıkları, dışa vurmadıkları her türlü düşünce ve eylemi kapsar. Ayet, Allah'ın bu gizli olan her şeye vakıf olduğunu açıkça ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'i'lân' (إعلان) kelimesini 'bir şeyi açıkça ortaya koymak, ilan etmek' olarak tanımlar. 'Yu'linûne' fiili, insanların söz veya fiil olarak dışa vurdukları, başkalarının da bildiği veya görebildiği eylemleri ifade eder. Ayet, Allah'ın sadece gizli olanı değil, açık olanı da bildiğini vurgulayarak ilminin kapsamını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'i'lân'ın 'gizliliğin zıttı' olduğunu belirtir. 'Yu'linûne' fiili, insanların aleni olarak yaptıkları, söyledikleri veya gösterdikleri her şeyi kapsar. Ayet, Allah'ın bilgisinin, insanların gizledikleri ile açığa vurdukları arasında hiçbir fark gözetmediğini, her ikisini de kuşattığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sadr' (صدر) kelimesinin hem fiziksel göğüs hem de mecazi olarak kalbin, iç dünyanın, düşüncelerin ve niyetlerin merkezi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bi-zâti's-sudûr' ifadesi, Allah'ın sadece dış görünüşü değil, kalplerde gizli olan tüm niyetleri, sırları ve düşünceleri bildiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sadr' kavramının Kur'an'da genellikle 'kalp' (qalb) ile eş anlamlı olarak kullanıldığını ve insanın iç dünyasını, duygularını, inançlarını ve niyetlerini barındıran yer olduğunu ifade eder. 'Zâti's-sudûr' ifadesi, göğüslerin özünde, yani kalplerin derinliklerinde saklı olan her şeyi kapsar ve Allah'ın bu en derin sırları dahi bildiğini gösterir.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~ ~ ~
11.5 - Elâ innehum yesnûne sudûrahum liyestahfû minh, elâ hîne yestağşûne siyâbehum yağlemu mâ yusirrûne ve mâ yuğlinûn, innehû alîmum bizâtis sudûr.
Diyanet Meali:
11.5- İyi bilin ki onlar, O'ndan gizlenmek için kalplerindeki düşmanlığı gizliyorlar. Yine iyi bilin ki, elbiselerine büründükleri zaman bile, Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.5- Bak amma onlar ondan gizlenmek için göğüslerini büküyorlar, evet amma onlar ondan örtülerine bürünürlerken o onların neyi gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını bilir çünkü o, bütün sinelerin künhünü bilir
Müşriklerin sırtlarını dönmesi, örtülerine başlarına çekip bürünmesi mecazdır. Yaptıkları Peygamberimizin tebliğine kulak vermemektir. Gizledikleri ile gösterdikleri farklıdır.
Tevhid ehli sırtını dünyaya çevirerek oturur. Onların dünyaya gözleri kör, kulakları sağır ve dilsizdirler. Onlar için dünya zahir kısımdır. Batınları Allah iledir. Kendi vücud mülklerinin Allah’a ait olduğunu bilirler. Bu yüzden insan için kendine en yakın Allah olur. Hak ile halk, C. Hakk’ın iki durumudur. Parçalılık söz konusu değildir. Zuhur edene halk, gizli kalana Hak denmiştir. Zahir -Batın.
Tevhid ehli olmayan için zahir ile batın arasında kalın bir perde vardır. Batını Rabb’idir. Kendini tanıdığında Rabb’lerini bilirler. Ben ve diğerleri olarak kabul ettikleri bir dünyada tevhidin-birliğin anlamına vakıf olamazlar. Her şeyin gizli kaldığını zannederler. Bu yüzden düşmanlıklarını gizleyerek sadece kendilerini kandırmış olurlar.
Burada SADR kavramı geçer. Göğüs, kalp olarak tercüme edilir. Taha suresi, 25. Ayette Hz. Musa Firavun’a giderken “Rabbim sadrımı genişlet” diye dua etmiştir. Bu bir bakıma “bu görev için beni hazırla!” Demektir.
Eğer peygamber olarak değil de kişi Musa olarak gitse mutlaka hesap sorması gerekirdi. Oysa bu vazife tebliğ idi. Bu yüzden yumuşak ve geçmiş psikolojisinden sıyrılmış olmalıydı. Ki Allah duasını kabul etti. Sadrını genişledi ve geçmişin iz düşümleri arkada kaldı.
Müşriklerin sadr’ının tarif edecek olursak: duyularıyla algıladıkları dünyada tecrübeyle edindikleri bilgilerin saklandığı hafızalarıdır. Çünkü insan hangi toplumda, çevrede yaşıyorsa tecrübesi, dili, zihni ona göre şekillenir. Düşünmesi de ona göre olur. Bu da sadrın belli bir alanda daralmasını getirir. Konuştuğu dil de belli kalıplara hapsedilir.
Sadr genişlerse kalp adını alır. Kalp ise her türlü kısıtlamalardan çıkmış idrakin mahallidir. O zaman insan önünü daha rahat görür. Ve ön yargılarından uzaklaşıp olayı, olguyu tarafsız değerlendirebilir!
Peygamberimizin dualarına baktığımızda:” Allah’ım! Kalbime büyük bir nur ver, gözüme nur ver, kulağıma bir nur ver, sağıma bir nur, soluma bir nur…” Diye devam eder. ÂMİN.
Bir de Peygamberimize “elem neşrah leke sadrek” “Biz senin göğsünü açmadık mı?” buyrulduğunu unutmayalım. N.M.
11- Hud Suresi- Ayet 6