Fe'akarûhâ fekâle temette'û fî dârikum śelâśete eyyâm(in)(s) żâlike va'dun ġayru mekżûb(in)
Derken onu kestiler. Salih, dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. (Sonra helak olacaksınız.) İşte bu, yalanlanamayacak bir tehdittir."
Derken, o deveyi kestiler. Bunun üzerine Salih dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalan çıkmayacak olan kesin bir vaaddir."
Hûd Suresi 65. ayet, Semûd kavminin Hz. Salih'in mucizesi olan deveyi kesmesi ve ardından gelen ilahi uyarıyı konu almaktadır. Ayet, kavmin isyanını, verilen süreyi ve bu sürenin kesinliğini vurgulayan temel kavramlar etrafında şekillenir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'akr' kelimesinin hayvanın ayaklarını keserek onu yere sermek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fe'akarûhâ' ifadesi, Semûd kavminin deveyi sadece öldürmekle kalmayıp, onu hareket edemez hale getirerek işkence ettiğini ve böylece ilahi emre karşı geldiklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'akr' kelimesini bir şeyin kökünü kesmek, temelini bozmak olarak açıklar. Hayvanlar için kullanıldığında ise, ayaklarını keserek hareket kabiliyetini yok etmek anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Semûd kavminin deveyi keserek sadece canına kastetmekle kalmayıp, aynı zamanda mucizenin temelini ortadan kaldırma niyetini de gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'akr' kelimesinin mecazi olarak bir şeyi kökten yok etmek anlamında da kullanılabileceğini ima eder. Ayetteki 'fe'akarûhâ', Semûd kavminin deveyi keserek sadece fiziksel bir eylemde bulunmadığını, aynı zamanda kendilerine verilen ilahi bir işareti ve uyarıyı da hiçe saydıklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'metâ'' kelimesinin geçici faydalanma ve kısa süreli yararlanma anlamına geldiğini belirtir. 'Temettau' emri, Semûd kavmine verilen üç günlük sürenin geçici olduğunu ve bu sürenin sonunda azabın geleceğini ima eder. Bu, bir lütuf değil, aksine bir uyarı ve son mühlettir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'metâ'' kelimesinin dünya nimetlerinden kısa süreli istifadeyi ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'temettau', Semûd kavminin yeryüzündeki son günlerini yaşadığını ve bu sürenin ardından nimetlerin sona ereceğini, azabın başlayacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'metâ'' kavramının Kur'an'da genellikle dünya hayatının geçiciliğini ve aldatıcılığını vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'temettau' emri, Semûd kavmine verilen sürenin de aynı şekilde geçici ve sonlu olduğunu, bu sürenin bir imtihan ve son uyarı niteliği taşıdığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dâr' kelimesinin etrafı çevrili, içinde ikamet edilen yer anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'dârikum' ifadesi, Semûd kavminin kendi yurtlarında, yani alışık oldukları ve güvende hissettikleri yerde azapla karşılaşacaklarını, kaçışlarının olmadığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'dâr' kelimesinin hem ev hem de bir kavmin yaşadığı bölgeyi ifade edebileceğini belirtir. 'Fî dârikum' ifadesi, Semûd kavminin kendi topraklarında, kendi yaşam alanlarında bu son süreyi geçireceklerini ve azabın da yine kendi yurtlarında onları bulacağını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'selâse' kelimesinin sayısal bir ifade olmasının yanı sıra, Kur'an'da bazen belirli bir sürenin kesinliğini ve sınırlılığını vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'selâsete eyyâm' ifadesi, Semûd kavmine verilen sürenin kesinlikle üç gün olduğunu ve bu sürenin uzatılmayacağını açıkça ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, sayıların Kur'an'daki kullanımının sadece nicelik belirtmekle kalmayıp, aynı zamanda vurgu ve kesinlik ifade edebileceğini belirtir. 'Selâsete eyyâm' ifadesi, Semûd kavmine tanınan sürenin ne bir gün eksik ne de bir gün fazla olacağını, ilahi hükmün kesinliğini ve geri dönülmezliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezib' kelimesinin gerçeğe aykırı söz veya eylem anlamına geldiğini belirtir. 'Gayru mekzûbin' ifadesi, Hz. Salih'in söylediği sözün asla yalanlanmayacağını, yani kesinlikle gerçekleşeceğini ve ilahi bir vaat olduğunu vurgular. Bu, Semûd kavmine verilen uyarının ciddiyetini artırır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mekzûb' kelimesinin 'yalanlanmış' anlamına geldiğini ve bu bağlamda 'gayru mekzûbin' ifadesinin 'gerçekleşeceği kesin olan' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu, Hz. Salih'in sözünün bir tehdit değil, aksine ilahi bir hükmün ilanı olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kezib' kavramının zıddının 'sıdk' (doğruluk) olduğunu belirtir. 'Gayru mekzûbin' ifadesi, Hz. Salih'in sözünün mutlak bir doğruluk taşıdığını ve bu sözün Allah katından geldiği için asla yalanlanamayacağını, yani gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğunu ifade eder.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
11.65- Derken onu tepelediler, bunun üzerine dedi ki: Evinizde üç gün yaşayın ve işte bu bir vaad ki yalan çıkarılmamıştır
Mesnevi’den alıntı yapalım:
"Salih dedi ki: ‘Mademki haset ettiniz, üç gün sonra Hakk’ın azabı erişecek. Ondan üç gün sonra da canları alan Hak’tan, başka bir afet gelecek ki, onun da üç alâmeti vardır:
Hepinizin yüzünüzün rengi değişir. Yüzleriniz türlü türlü renklerde görünür. İlk günde yüzleriniz safran gibi sararır; ikinci günü erguvan gibi kızarır. Üçüncü günü yüzleriniz tamamı ile kararır, ondan sonra da Hakk’ın kahrı gelir, çatar. Eğer bu tehdide benden delil isterseniz devenin yavrusunu dağa doğru kovalayın! Eğer tutabilirseniz derdinize çare bulunur. Tutamazsanız ümit kuşu tuzaktan kaçtı, gitti!’
Bu sözü duyunca hepsi birden köpek gibi onun ardından seğirtmeğe başladılar. Kimse yavruya yetişemedi; dağlar arasına dalıp kayboldu.
Tertemiz ruh gibi, beden ayıbından, nimet ve ihsan sâhibi Hakk’a kaçıp gitmekteydi.
Salih dedi ki: ‘Gördünüz ya, o kaza mübrem olmuştur; ümit suretinin boynunu vurmuştur!’
Devenin yavrusu nedir? Salih peygamberin gönlü. Onun hatırını ihsan ve iyilikle yerine getirin. Onun gönlünü alırsanız azaptan kurtuldunuz, yoksa pişman olduğunuzun, bileklerinizi ısıracağınızın günüdür.
Salih’ten bu bulanık vaadi duydukları gibi azaba göz dikip beklemeye başladılar. Birinci gün yüzlerinin sarardığını gördüler. Ümitsizlikle soğuk soğuk âh etmeye başladılar. İkinci gün hepsinin yüzü kızardı. Artık ümit ve tövbe nöbeti kayboldu.
Üçüncü gün hepsinin yüzü kapkara kesildi. Salih peygamberin hükmü cenksiz, cidalsiz doğru çıktı. Hepsi de ümitsiz bir hâle gelince kuşlar gibi ayaklarını altlarına alıp iki dizlerinin üstüne çöktüler.
Cibrîl-i Emin, bu diz çökmenin şerhini Kur’an’da "Câsimîn" / 49 olarak getirdi. “Sana diz çökmeyi öğrettikleri ve seni bu çeşit diz çökmeden korkuttukları vakit, sen diz çök! Onlar kahr-ı ilâhînin zahmetini beklediler: Kahır geldi, o şehri yok etti!..
(Not: Muallak: değişebilir, Mübrem: değişmez hükümdür. Muallak olan bir hüküm sadaka, tövbe vb gibi ibadetlerle değişebilir. Semûd kavmine gelen bela muallaktı ama günahlarında ısrarcı oldukları için mübreme dönüşmüştür. Son şans olarak Deve yavrusunu yakalamaları sayesinde beladan kurtulacaklardı. Salih’in gönlüydü o. İncitilmişti. Gönlünü almaya yanaşmadıkları için bu şansı da ötelemiş oldular.)N.M.
rtfSndPly*11.66*
---------------------
11- Hud Suresi- Ayet 66