Kâlet yâ veyletâ eelidu veenâ ‘acûzun vehâżâ ba'lî şeyḣâ(an)(s) inne hâżâ leşey-un ‘acîb(un)
Karısı, "Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı ve bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Gerçekten bu, çok şaşılacak bir şey!" dedi.
"Vay başıma gelene!" dedi, "Ben bir kocakarıyım, kocam da yaşlı bir adam. Bu gerçekten çok tuhaf bir şey!"
Hûd Suresi 72. ayet, Hz. İbrahim'in eşi Sare'nin, yaşlılığına rağmen çocuk müjdesi karşısındaki şaşkınlığını ve hayretini ifade eden sözlerini içermektedir. Ayet, 'vay halime', 'doğurmak', 'kocakarı', 'koca' ve 'şaşılacak şey' gibi kavramlar üzerinden bu şaşkınlığı dilbilimsel olarak derinlemesine aktarır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Veyl kelimesi, şiddetli üzüntü ve helak anlamlarına gelir. Ayetteki 'yâ veyletâ' ifadesi, Sare'nin beklenmedik bir durum karşısında duyduğu şaşkınlığı ve 'başıma gelenlere bak!' anlamındaki feryadını dile getirir. Bu, bir musibet veya hayret verici bir durum karşısında kullanılan bir nidadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Veyl, Arapların helak ve musibet anında kullandıkları bir kelimedir. Burada Sare'nin kendi durumuna hayretini ve 'ne büyük bir iş!' anlamındaki şaşkınlığını ifade eder. Mecazi olarak, imkansız görünen bir durum karşısındaki şaşkınlığı belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Velâdet, bir şeyin kendisinden başka bir şeyin ortaya çıkmasıdır. Özellikle canlılar için 'doğurmak' anlamında kullanılır. Ayetteki 'e-elidu' (doğurur muyum?) ifadesi, Sare'nin yaşlılığı ve kısırlığı göz önüne alındığında, bu fiilin kendisi için imkansızlığını sorgulamasını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Velâdet, bir canlının kendi türünden bir yavru meydana getirmesidir. Sare'nin bu fiili soru kalıbıyla kullanması, kendisinin ve kocasının yaşlılığı sebebiyle bu durumun doğal yollarla gerçekleşmesinin imkansızlığına olan inancını ve bu müjde karşısındaki şaşkınlığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Acûz, yaşlılıktan dolayı güçsüzleşmiş, iş yapmaktan aciz kalmış kadın demektir. Ayette Sare'nin kendisini 'acûz' olarak nitelendirmesi, doğurganlık yeteneğini yitirmiş, ileri yaşta bir kadın olduğunu vurgulayarak, çocuk sahibi olma müjdesine olan hayretini pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Acûz, yaşlılıktan dolayı zayıflamış ve iş yapmaktan geri kalmış kadın için kullanılır. Sare'nin bu kelimeyi kullanması, kendisinin biyolojik olarak çocuk doğurma yeteneğini kaybetmiş olduğunu ve bu durumun mucizevi yönünü ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'aciz' kökünden türeyen kelimeler genellikle bir şeyi yapmaktan güçsüz kalma, yetersizlik anlamında kullanılır. 'Acûz' kelimesi de bu bağlamda, Sare'nin yaşlılık sebebiyle doğurma yeteneğinden 'aciz' kalmışlığını, yani biyolojik olarak imkansızlığı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ba'l, erkeğin eşi için kullanılan bir kelimedir. Ayette 'ba'lî' (kocam) ifadesi, Sare'nin kendi yaşlılığının yanı sıra kocasının da yaşlı olduğunu belirterek, çocuk sahibi olmalarının imkansızlığını iki katına çıkarmasını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ba'l, kadının kocasıdır. Bu kelimenin ayette kullanılması, Sare'nin hem kendi hem de kocasının yaşlılık durumunu bir arada zikrederek, çocuk sahibi olma müjdesinin ne denli şaşırtıcı ve mucizevi olduğunu vurgulamasını sağlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şeyh, yaşlılıktan dolayı saçları ağarmış, gücü azalmış erkek demektir. Ayette 'şeyhan' (ihtiyar olarak) ifadesi, Hz. İbrahim'in de ileri yaşta olduğunu ve bu durumun çocuk sahibi olmalarına engel teşkil ettiğini, dolayısıyla müjdenin mucizevi yönünü vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Şeyh, yaşlılık dönemine girmiş, tecrübe ve hikmet sahibi erkek için kullanılır. Ayetteki kullanımı, Hz. İbrahim'in biyolojik olarak çocuk sahibi olma yeteneğinin azalmış olduğunu ve bu durumun Sare'nin şaşkınlığını artıran bir faktör olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Acîb, alışılmadık, nadir ve hayret uyandıran şey demektir. Ayetteki 'le-şey'un acîb' (gerçekten şaşılacak bir şeydir) ifadesi, Sare'nin kendi ve kocasının yaşlılığına rağmen çocuk sahibi olma müjdesini, akıl ve mantık sınırları dışında, mucizevi ve hayret verici bir olay olarak gördüğünü belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Acîb, insanın zihnini meşgul eden, alışılmışın dışında olan ve hayranlık uyandıran şeydir. Sare'nin bu kelimeyi kullanması, müjdenin sıradan bir olay olmadığını, aksine ilahi kudretin bir tecellisi olarak imkansız görünen bir durumun gerçekleşeceğine dair derin bir şaşkınlık ve hayranlık duyduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'acîb' kelimesi, genellikle insan aklının kavrayamadığı, alışılmışın dışındaki olaylar için kullanılır. Sare'nin bu kelimeyi kullanması, müjdenin doğal yasalara aykırı, mucizevi bir durum olduğunu ve bu durumun kendisinde yarattığı derin şaşkınlığı ifade eder.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.72~
قَالَتْ يَا وَيْلَتٰى ءَاَلِدُ وَاَنَا عَجُوزٌ وَهٰذَا بَعْلٖى شَيْخًا اِنَّ هٰذَا لَشَیْءٌ عَجٖيبٌ
~ ~ ~
11.72 - Kâlet yâ veyletâ eelidu ve ene acûzuv ve hâzâ bağlî şeyhâ, inne hâzâ leşey'un acîb.
Diyanet Meali:
11.72- Karısı, "Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı ve bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Gerçekten bu, çok şaşılacak bir şey!" dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.72- Vay, dedi, doğuracak mıyım? Ben bir acuz, kocam da bu bir pir iken, her halde bu çok acîb bir şey
Bu sözler mucizeler karşısında şaşkınlık sözleridir. Arapça da “yırtan” manasına gelen “harik” kelimesidir. Adet ise alışılmış şeydir. Harik’ulade ise “alışılmışlığı bozan” anlamına gelir.
Meleklerin verdiği müjde tam da harikulade bir olaydır.
“İlahi tasarruflar sebeplerin varlığına bağlı değildir. Sebep dediğimiz şeyler Hakk’ın vücudunun bağıntı ve izafetleridir. Bağıntılar ise yokluksal işlerdendir. Halkedilmişlerin vücudu dediğimizde, alem görünme yerlerinin tamamı, izafi vücuddan ibaret olunca, o arızi ve yokluksal olan şeylere kabiliyet nereden gelir?
Belki onların kabiliyetlerinin şartı zati lütuftan ileri gelir. Eğer Hakkın fiilinin zuhura gelmesi için kabiliyet şart olsaydı, Ahadiyet zatında gizli olan ilahi bağıntı ve işlerin hiçbirisi vücuda gelmezdi. Çünkü Hakk'ın isimlerinin işleri ile açığa çıkması zatının gereğidir ve bu açığa çıkma için kabiliyet şart değildir. Çünkü kabiliyet sebeptir;
Ve Hakk'ın mutlak vücudu ve onda mevcut olan bağıntılar hiçbir sebeb altında mevcut olmuş değildir. Mesnevi Şerh: Yâni Hak Teâlâ Hazretleri, bu his ve şehadet âleminde, lütuf talibi olanlara, bir âdet ve sebepler ve yol koydu ki, ilâhî lütuf taliplere bu şehadet âleminin âdeti üzere birtakım sebepler vâsıtasıyla ona mahsus bir yoldan gelir. Meselâ bir kimse elindeki kayısı çekirdeğinden kayısı yemeyi istese, ilk önce onu toprağa gömmeli, daha sonra sulamalı, sonra da senelerin geçmesini beklemelidir. Çünkü dünyanın âdeti budur.
Ve bu lütuf, zatî lütuf değil, isimlerin lütfudur. Ve ilâhî lütuf birtakım isimlerin hizmetkârının hizmetiyle olur. Ve âlem suretlerinden her bir suret bir ismin görünme yeridir. Ve bir işin görülmesine bu suretlerden birinin veya birkaçının hizmeti, onların görünme yeri oldukları isimlerin hizmeti olur. İşte dünyanın halleri genellikle böyle âdet üzerine geçerlidir. Fakat bazen Hakk’ın kudreti bu âdeti yırtıverir.
Meselâ buzun vücudu için su, suyun vücudu için buhar, buharın vücudu için de hava lâzımdır. Bunlar mertebelerine göre bir diğerinin vücuduna sebeptir. Ve hava bu değişmeleri geçirdikten sonra buz olur. Tabii olan âdet budur. Hak, buzun vücudu için bu yolu koydu. Fakat bir Nebiyy-i Zişan mucize ve onun vârisi olan bir kâmil veli, keramet olmak üzere, mübarek elini havanın içine uzatıp bir buz parçası oluşturabilir. Çünkü onlar beşerî sıfatlarından fâni olup Hak'la bâkî olmuş olduklarından, onların kudret ve fiilleri, Hakk'ın kudreti ve fiilidir ve Hakk’ın kudreti bazen âdeti yırtar; böyle harikulade haller açığa çıkar. Hak Teâlâ âdeti, latif ve karışık birtakım sebepler üzerine koymuştur. Daha sonra bu sebepler âleminin ötesinde, başka âlemler mevcut olduğunu göstermek için nebilerin mucizelerini, âdeti yırtıcı kılmıştır.
Bu dünyada izzet ve nimet dahi bize âdet yolu üzere birtakım sebepler vâsıtasıyla gelir. Fakat görünüşte izzet ve nimete vâsıta olabilecek sebeplerin geçici olduğunu müşahede edersen, sebebin azledilmiş olduğu gibi, ilâhî kudretin de azledilmiş olduğunu zannetme! Mademki sebepleri koyan azledilmiş değildir, onun diğer isimleri eliyle sana ilâhî lütuf gelir. O sebepleri koyan ezelde her neyi kaza ve takdir etmiş ise, meydanda sebep görünmese bile, mutlak kudret o sebepleri açığa çıkarır. Ve örneğin belâ sebepleri mevcut iken o sebepleri yırtıp, onun yerine nimet sebeplerini hazır kılar.” N.M.
(Fusus’ul Hikem, sh.238)
---------------------- rtfSndPly*11.73*
11- Hud Suresi- Ayet 73