Velemmâ câet rusulunâ lûtan sî-e bihim vedâka bihim żer'an vekâle hâżâ yevmun ‘asîb(un)
Elçilerimiz Lut'a gelince onların yüzünden üzüldü, göğsü daraldı ve "Bu çok zor bir gün" dedi.
Ne zaman ki, elçilerimiz Lut'a geldiler, bunların gelişleri yüzünden Lut fenalaştı, eli ayağı birbirine dolaştı ve "Bu gün çetin bir gündür." dedi.
Hûd Suresi 77. ayet, Lut peygamberin misafirleri geldiğinde yaşadığı sıkıntıyı ve endişeyi dile getirmektedir. Ayet, 'gelmek', 'fenasına gitmek/kötüleşmek', 'sıkılmak' ve 'çetin/zor' gibi kavramlar üzerinden Lut'un içinde bulunduğu durumu ve hissettiği çaresizliği güçlü bir şekilde ifade etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-y-e kökü, bir şeyin bir yere ulaşması, gelmesi anlamına gelir. Ayetteki 'جَاءَتْ رُسُلُنَا' ifadesi, Allah'ın elçilerinin Lut'a ulaşmasını, onun yanına gelmesini belirtir ve bu gelişin Lut için beklenmedik bir durum olduğunu ima eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): C-y-e fiili, bir olayın veya kişinin vuku bulmasını, ortaya çıkmasını ifade eder. Burada elçilerin gelişi, Lut'un içinde bulunduğu toplumun ahlaki durumu göz önüne alındığında, bir imtihanın veya felaketin başlangıcı olarak yorumlanabilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): S-v-e kökü, kötülük, çirkinlik ve hoş olmayan durumları ifade eder. 'سِيءَ بِهِمْ' ifadesi, Lut'un misafirlerin gelişiyle birlikte başına gelecek kötü şeylerden dolayı üzüldüğünü, durumun onun için kötü bir hal aldığını gösterir. Bu, Lut'un misafirlerini koruma endişesinden kaynaklanan bir fenalıktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): S-v-e, bir şeyin kötü olması veya kötü bir duruma düşmek anlamındadır. Ayetteki 'سِيءَ بِهِمْ', Lut'un misafirlerinin gelişiyle birlikte içine düştüğü sıkıntılı ve kötü durumu, yani misafirlerine zarar gelmesinden duyduğu endişeyi ve üzüntüyü anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): S-v-e kökünden türeyen kelimeler, Kur'an'da genellikle ahlaki ve manevi anlamda kötü olanı, çirkin olanı ifade eder. Lut'un durumunda bu, misafirlerine karşı işlenebilecek ahlaksızlığın getireceği kötü sonuçlardan duyduğu derin endişeyi ve bu durumun kendisi için bir 'kötülük' olarak algılanmasını yansıtır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): D-y-q kökü, bir şeyin daralması, sıkışması anlamına gelir. 'ضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا' ifadesi, Lut'un misafirleri yüzünden kalbinin daraldığını, göğsünün sıkıştığını ve bu durumdan dolayı büyük bir sıkıntı yaşadığını belirtir. Bu, onun içinde bulunduğu çaresizliği ve çözüm bulamama halini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): D-y-q, genişliğin zıttı olarak darlık ve sıkıntıyı ifade eder. Ayetteki kullanımı, Lut'un misafirleri nedeniyle hissettiği içsel sıkıntıyı, ruhsal daralmayı ve bu durumdan kurtulmak için bir yol bulamamanın verdiği çaresizliği anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): D-y-q fiili, mecazi olarak bir kişinin sabrının tükenmesi, tahammülünün kalmaması anlamında da kullanılır. Lut'un 'ضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا' demesi, misafirlerinin gelişiyle birlikte toplumunun yapacağı kötülükler karşısında sabrının ve gücünün kalmadığını, büyük bir bunalım yaşadığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): A-s-b kökü, bir şeyi sarmak, bağlamak ve zorluk anlamlarına gelir. 'يَوْمٌ عَصِيبٌ' ifadesi, o günün Lut için çok zorlu, sıkıntılı ve çetin geçeceğini, adeta onu kuşatan bir zorlukla dolu olduğunu belirtir. Bu, Lut'un yaşadığı endişenin büyüklüğünü vurgular.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): A-s-b kelimesi, bir şeyin şiddetli ve zorlayıcı olması durumunu ifade eder. Ayetteki 'عَصِيبٌ', Lut'un misafirleri nedeniyle karşılaşacağı durumun ne denli çetin ve başa çıkılması güç olduğunu, o günün kendisi için büyük bir imtihan olacağını anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): A-s-b kökünden türeyen kelimeler, Kur'an'da genellikle zorluk, sıkıntı ve şiddet içeren durumları tanımlamak için kullanılır. Lut'un 'Bu çetin bir gündür' demesi, misafirlerinin gelişiyle birlikte toplumunun ahlaksızlığı nedeniyle yaşanacak olayların kendisi için ne kadar ağır ve zorlayıcı olacağını özetler.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
11.77 - Ve lemmâ câet rusulunâ lûtan sîe bihim ve dâga bihim zer'av ve gâle hâzâ yevmun asîb.
Diyanet Meali:
11.77- Elçilerimiz Lut’a gelince onların yüzünden üzüldü, göğsü daraldı ve "Bu çok zor bir gün" dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.77- Vaktâ ki Resullerimiz Lut’a vardılar onların yüzünden fenalaştı, eli ayağı dolaştı, bu çok müşkül bir gün dedi
Lut as elçiler ona geldiğinde yakınmasını bir sonraki ayette okuyacağız. Bu ayette Lut peygamberin çok üzülmesi elinden bir şey gelmeyeceğinin göstergesiydi.
Çünkü Lut peygamberin söylemek istediğinin hakikati şudur:
” Ben henüz fena fillah makamındayım ve bu makamda kendi nefsim ile Hakk’ın vücudunda helâk olmuş bulunduğum için, salt ubudiyet ile vasıflanmışım. Bundan dolayı bende himmet ile tasarruf yoktur ve eğer bu makamdan beka-billah makamına geçip bende bütün ilahi isimlerin eserleri fiilen zahir olsa idi, o ilahi isimlerin toplanmışlığının kuvvetiyle tasarruf ederek îcâd ve ortadan kaldırmaya himmet ederdim.
Ve şiddetli rükun olan kabileye sığınmakla, o görünme yerinin kuvvet ve şiddeti derecesinde, Hakk'ın fiili de kuvvetli ve şiddetli olarak zahir olurdu. Bilinsin ki, fena-fillah makamı, mutlak vücudun veçhinden taayyünlerin kalkmasından ibarettir. Çünkü, taayyünlerin gereği olan bu benlik ve bizlik perdeleri, o mutlak hakikatin cemâl perdeleridir. Bu taayyün, mutlak bir oluşunun tecellisiyle ortadan kalkınca, gayrılık perdeleri de aradan kalkar ve bu mertebede olan kimsenin bakışında taayyünlerin, vehimden ibaret olan geçici gayrılıkları gider. Ve böyle bir kimse ortada, Hakk'ın vücudundan başka tasarruf isnat edebileceği bir vücud göremez; bundan dolayı kendisi himmet ve tasarruf sâhibi değildir.
Bu mertebede istersen "Bu vücud Hak'tır" de, istersen "Ben Hakk'ım" de! İkisi de birdir.” Nitekim Gülşen-i Râz'da buyrulur: "Huda’dan gayrı mevcud yoktur el-hak Dilersen Hak de, istersen Ene'l-Hak" Fakat bu makamdan sonra gelen beka-billah makamının hükmü başkadır. Çünkü bu makam, insan-ı kâmilin makamıdır. Bu mertebe, mutlak zatın kendisini en mükemmel bir görünme yerinde açığa çıkarmasıdır. Çünkü insan-ı kâmil, mutlak vücudun cismani ve nurani ve vahdet ve vahidiyyet mertebelerinin hepsini toplamıştır. Ve bu mertebe mutlak zatın en son tecellisi ve en sonuncu taayyün elbisesidir. Ve insan urûcu yani yükselişi anında zatî yayılışı ile bütün mertebelerde zahir olduğu zaman, ona "insan-ı kâmil" derler.
Ve bu yükseliş ve yayılma Peygamberimiz (sav.) Efendimiz ‘de en mükemmel yönüyle olmuştur. Onun için "nebilerin sonuncusu" ve "resullerin imamı" derler. Çünkü bu son tecellidir. Ve onlarda Hakk'ın zuhur ve tecellisi, zatî zorunlu oluştan başka, bütün isimler ile olmuştur ve zahir olan isimlerin hükmü biri diğerine galip olmaksızın eşitlik ve itidal dairesinde kemâl yönü üzeredir. Her ne kadar Hak, diğer nebilerde ve evliyasında da bütün isimleriyle zahir olmuşsa da onlarda zahir olan isimler, itidal üzere değildir. Bazısının hükmü, bazısına galiptir. Bundan dolayı "en mükemmel görünme yeri " tabiri ancak Peygamberimiz (sav) Efendimize mahsustur.”
(Fusus’ul Hikem ’den alıntı)
Sonuç olarak fenafillah makamında olan kimsenin, bir şeyin îcâd ve ortadan kalkmasında himmete tasarrufu yoktur. Fakat bakâbillah mertebesinde olan insan-ı kâmilin, görünme yeri olduğu ilahi isimler toplanmışlığının kuvvetiyle tasarrufu ve îcâd ve ortadan kaldırmaya himmeti vardır. Ve insan-ı kâmilin âlemde tasarrufu, görünme yerleri vâsıtasıyla açığa çıkar.
Yani insan-ı kâmil, bir şeyin icadına veya helâkine himmet ettiğinde, zahir ve bâtın kuvvetlerinin bütün hepsini, o şeye tam bir huzur ile yöneltir. Ve o şey görünme yerleri vâsıtasıyla mevcud veya yok olur; çünkü Hakk'ın fiilleri görünme yerleri dolayısıyla açığa çıkar ve görünme yerlerinin kuvvet ve şiddeti dolayısıyla Hakk'ın fiili de kuvvetli ve şiddetli olur ve Hak o görünme yerlerinden şiddetli şiddet ile şiddet eder. N.M. rtfSndPly*11.78*
--------------------
11- Hud Suresi- Ayet 78