İçeriğe atla
Yûsuf 102Cüz 13 · Sayfa 247

Yûsuf Sûresi 102. Âyet

يوسف

Sohbete sor

Żâlike min enbâ-i-lġaybi nûhîhi ileyk(e)(s) vemâ kunte ledeyhim iż ecme'û emrahum vehum yemkurûn(e)

İşte bu (kıssa), gayb haberlerindendir. Onu sana biz vahiy yolu ile bildiriyoruz. Yoksa onlar tuzak kurarak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin.

Yûsuf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

12/102. “İşte bu gayb haberlerindendir. Onu sana vahy ediyoruz. Halbuki sen onların yanlarında değildin, o zaman ki, onlar işlerini yapmaya toplanmışlar ve onlar hile yapar bulunmuşlardı.”


Böylece kaydı bitirdikten sonra özetle genel bir ilâve daha yapalım.

Bu güzel kıssayı şeriat, tarikat, bazende hakikat mertebesinden baktıktan sonra şimdi de özetle değişik bir yönden daha bakmaya çalışalım.

Hakikat-i İlâhiyye olan Vahidiyyet mertebesinde ilmi İlâhiyyenin programları, “a’yân-ı sâbiteler” meydana gelmektedirler ki, bunlar kadîm-asıldır, ezelîdir. Mümkin ve hadîs-sonradan olma, değildir. A’yân-ı sâbite’ler bilindiği gibi mutlak ve muallâk olmak üzere iki bölümdür. Mutlak olanlar kadîm de, yani değişmeyenlerdir.

Muallâk olan bölümü ise mümkinde, değişmekte, zuhurda inşa edilmektedir ki, mümkünde emri teklîfi ile yapılan amel ve fiiller neticesinde değerlendirmeye tabi tutulup sahibinin hükmü ahirette bunlara göre verilir.

Bu kıssa ve içindeki bölümler, Ya’kûb (a.s.) ın a’yân-ı sâbitesinde bulunan sahnelerin kısımlarıdır.

Bu kıssa da baba Ya’kûb, akl-ı kül, anne durumunda “teyze” nefs-i kül, evlâtlar Ya’kûb’un nefsinin sûretleridir. İçlerinde seçkin olan Yûsuf, Ya’kûb’un özü ve hakikati olan

Gönlünün, gönlüdür.

Elif Ahadiyyet, Lâm Lâhud, Ra rahmâniyyet, ve rububiyyet’tir.

Ahadiyyet gönlüne bir “mim” ilâve etmekle “Ahmed” olup yeryüzünde zuhuru Muhammed-î olarak, her mertebede kendindeki sıfat ve isimleri, fiilî görüntüler olarak müşahede sahnesinde hissedilir ve görünür hale, bâtını Ahad, zâhiri Ahmed, Muhammed olarak getirdi. Bunları sahneleme işide Lâm Lâhud, Ulûhiyet hakikatine verildi. O da lâyıkı ile her varlığı kendi mertebesinde koruyarak faaliyetlerini sağladı. O mertebenin özelliği zâten “bütün varlıkları kendi mertebele-rinde korumaktır.” Rahmâniyyet ise bu a’yân-ı sâbite varlıklarına, hayat ve ruhâniyyet vermesidir.

Rububiyyet mertebesinde musavvir ismi ile sûretlerinin belirlenmesi ve hareketlendirilerek, Hakikat-i Muhammed-î hükmü içerisinde, zâhir âleme, bâtın âleminden ithal edilmesidir.

Bu şehadet âlemine gelen o varlıklar, a’yân-ı sâbiteleri hükmü ile kazayı mutlak taraflarında bir değişiklik yapamayıp, muallâk taraflarındaki yerlerde bireysel iradesi ile tasarruf yapması kendisine bırakılmıştır. İşte bu yüzden kazayı İlâh-î olan a’yân-ı sâbite kadîm-ezelî, bu kaza-hüküm’ün, açılımı olan kader ise, hadîs’tir, sonradan kulun iradesine göre halkedilmektedir.

Ezelde a’yân-ı sâbite, ilmi İlâhiye de olan mertebe-i Ya’kûbiyyet, Hakikat-i Muhammed-î içerisinde onun bir mertebesi olarak Allah’ın günlerinde kendisine tayin edilen dünya zamanı süresi gelmiş olduğundan onun ve bağlantılı olan yaşam sahnelerinin bütün görüntü ve hareketleri yaşanarak, sahneden yeni gelen sahnelenecek olan a’yân-ı sâbitelere yer açmak için tümüyle sahneden çekildiler.

Bu hikâye de, arşivde, kayıtta, bazı yazı ve akıllar da da eksik ve yanlış olarak kaldı O devirde zuhuru Muhammediyye’den bu hikâyenin aslı üzere yenilenmesi

istendi, Hazret-i Muhammed belirtilen, Hakikat-i Muhammedî’nin zuhur mahallinden bu hikâye-kıssa’nın aslı sorulunca Ulûhiyet mertebesinden onun genel zuhur mertebesi olan bâtının’dan zuhuru Muhammediyye ye aktarılarak (nahnü nekssu aleyke) “biz senin üzerine bu kıssayı anlatıyoruz” kelimeleri içinde aracısız zât-î bir ilim aktarımı “vahy”i İlâh-î ile bildirilmiş oldu.

İşte a’yân-ı sâbite’ler içinde en güzellerinden biri olan bu kıssa’yı sana evvelâ Hakikat-i Muhammed-î yönüyle bâtın hâlini sonra Hazret-i Muhammed-sûret-i Muhammed-î yönü olarak sana anlatıyoruz. Daha evvelce sen zuhuru Muhammed-î olarak bundan gafildin.

Hakikat-i Muhammediyye de “Hakça” olan bu Kûr’ân-ı sana beşeriyetinin lisân-ı olan kolay anlaşılması için “Arapça” olarak indirdik, diye belirtilmektedir.

(12/99) (مِصْرَ) Mısır şehrine inşaallah, güven içinde giriniz.” Bir bakıma “Mısır” şehrinden kasıt, (mim) (sad) (rı) harflerinin hakikatidir. (M) Hakikat-i Muhammed-î, (S) Hakikat-i Muhammed-î nin açılımı olan “Sıfat-Ceberût” mertebesi, (R) Rahmâniyyet ve Rububiyyet mertebeleridir. İşte gerçek “Mısır” şehri bu mertebelerdir, tecelli ve zuhur ederek ef’âl-şehadet, mertebesinde meydana çıkmış olan bu tecelliler, oyunlarını sahnelendirdikten sonra tekrar geldikleri asli vatanlarına bir bütün halinde güvende olarak dönmeleridir.

Döndükleri davet edildikleri yer ise bahsedilen “Mısır”ın Azîzi olup, Hakikat-i İlâhiyyenin o günkü temsilcisi, Nûr’u Muhammed-înin zuhur mahalli ve o günkü vechi olan (Yûsuftur.)

11, yıldız kardeşleri, ay annesi, güneş babası, idi 11+2=13 Yûsuf ise 14 tür, 14 ise nur-u Mhammed-î deryasıdır ve bütün mertebelerde sarî-yaygın ve müessirdir.

(11/12/13/14) ün o günkü kemâlâtlerı bura da toplan-mıştır.

(4) üncü Âyet-i Kerîme’de yıldızdan “kevkeb” diye bahsedilmektedir. Diğer başka yerlerde ise.

(Necm 53/1) Yıldıza, doğmaya başladığı zamâna andolsunki.

(Târık 86/3) karanlığı delen yıldızdır. Parlak yıldız, Sabah yıldızı “Zühre” de denir.

(Şi’râ) Koz: İki yıldızın adı.

( Yûsuf 12/4) kevkeb olarak geçmektedir.

“kevkeb” 1, yıldız, 2, parıldamak, 3, Ülker yıldızına da denir. 11 yıldızdır, altısı görünür, gözü kuvvetli olan yedinciyide görür. Peygamberimiz (s.a.v.) hepsini görür idi. Kardeşlerinin, Yûsuftan sonra (11) kişi olması ve Efendimizin bu (11) yıldızı görmesi sebebi ile burada yıldızdan “kevkeb” diye bahsedilmiştir.


Bir iki hususu daha ilâve edip yolumuza devam edelim. (12/92) “Bugün size bir kınama yoktur.” Çünkü Yâ’kub (a.s.) onların bu istidat üzere olan kabiliyetlerini bu yönde kullandıklarını biliyor idi. Aslında onlar onun kendi çocukları ve kendi güçleri idi. Bu yüzden onları suçlayamadı nede olsa onlarda da başka yönlerden de olsa, Peygamber çocukları olmaları dolayısıyla da birer değerleri var idi. Rahmetinin gadabını örtmesi yönüyle de Allah mağfiret buyurur demişti.

(12/93) Yûsuf kendinin hayatta olduğunu ispatlamak için, Babasından yani Akl-ı kül’den kendisine geçmiş olan gömlekte, hakikat-i İbrâhîmiyye’nin hullet yani bütün esmâ-i İlâhiyye’nin şifası ve nefes-i Rahmâniyye’nin rayihası vardı. Vaktiyle Babasından kendine, şimdi ise kendinden Babasına korumalık ve tanımalık olarak gidecek idi.

(12/94) kafilenin yola çıkması için gömleğin bulunduğu sandığından dışarıya çıkması gerekiyor idi, sandığın kapağı açılınca onun kokusu hür kalıp Yûsf’un hali gibi bütün Mısır’ı aşıp Kenan iline ulaştı, bu tecelli-i İlâhiyye’nin tesirindendir. Böylece Babası uzak mesafeden Yûsufun kokusunu

duyuyorum dedi.

(12/96) Gömleğin maddesi yani kendisi, işin sebebi Yâ’kub’a gelince bütün Esmâ-i İlâhiyyenin tecellileri orada görüldü. Bunlar Yâ’kub (a.s.) ın vechine temas-mesh edince bilhassa basar esmâsı faaliyete geçip gözleri açılıverdi. Burada ayrıca iki ilmi konu vardır, biri kokununda zaman içinde uzak yerlere nakledileceğidir. Bir zaman gelecek belki televizyonlardan görülen bahçelerin ve benzeri kokulu alanların kokuları ile birlikte aktarılacağının işaretleridir. Diğeri ise bir temas-mesih ile gözlerin açılacağıdır.

Gerçi bunlar ve benzeri diğer hususlar mânevi olarak her zaman İnsân-ı Kâmillerin uyguladığı tesiratlardandır. İstidatlı olanların Hakk’ı görmek için bâtın gözlerini açarlar. Nafes-i rahmâniyyenin rayiha-kokusunu her zaman yayarlar, ancak bunlar ehline tatbik edilir. Aslında kâlb gözünü açmak baş gözünü açmaktan daha zordur. Hakk kokusunu duyurmak esans kokusunu duyurmaktan daha zordur.

Yâkub (a.s.) ın muhabbeti Yûsuf’a bu kadar fazla olmasaydı belki daha kısa sürede kavuşabilirlerdi, bu sevgi Hakk sevgisinin üstüne çıktığından, daha sonra Bünyamine de geçen bu sevgiler, onun imtihanı oldu. Oyüzden yukarıda bahsedilen sebebten (12/96) Bünyamin de elinden alındı ondan sonra tamamen Hakk’a dönüp Ona yöneldi işte bu yüzden sonra Mısır’a gelip hepsine kavuştu.

(Dûhan 44/18) Güneş, ay, yıldızlar da..secde ederler.

Bu ve benzeri Âyet-i Kerîme’ler de, zuhurattaki tatbikatı son secde hadisesini âlemler düzeyinde te’yid etmektedir. Aslında o sahne bütün âlemin halidir.


Vücûd-u insâniyye’de “Yakup” akıldır. “Yûsuf” ise aşktır. Aşk yola düşer, menzilleri aşar, Mısır’a yani beden mülküne sultan olur. Sonradan aklını yani Ya’kûb’unu da yanına çağırır. O da kabul eder ve gider. Birlikte yaşarlar. Nefis olan kardeşler de onlara tabi olur. sulhu sağlarlar. Hep birlikte yaşarlar. Nükte: (İnci tezgâhı’ndan)

Yûsuf Allah’ın İlâhi seneryosu, oyuncuları esmâ-i İlâhiyye, şu anda belki başka bir gezegende yaşayan bir topluluk bu mertebeyi yaşıyor olabilir. Bu sonsız fezâda bizden çok daha ileri olan, ayrıca çok daha da geri olan topluluklar da vardır. Bu kocaman âlem sadece bizim için var edilmemiştir. Bu hususu tefekkür etmemizde fayda vardır.


Baştan Yûsuf’a zindan olan, Mısır zindanı, sonradan Yâkub oğullarına bütün Mısır zindan oldu. O mısır zindanın dan da Mûsâ’nın âsası ile çıktılar.


Rabb’ımıza şükrederiz, epey zaman evvel başladığımız bu Sûre-i Şerifeyi’de tamamlamış olduk, ne hikmetse yazılımı ve düzenlemesi epey uzadı. Bu arada hatıra olarak bir hususu da belirtmek isterim, yazılım ve düzenlemelerin sırası son Âyet-i Kerîmelere yaklaştığı bir gündü, yazılıma devam etmek için bilgisayarın başına geçtiğimde dosyayı açmak için tıkladığımda her zaman açılan dosya açılmadı, tekrar denedim gene açılmadı, hata veriyordu başka yöntemle denedim açıldı fakat, dosyanın sayfalarını açmaya başladığımda oldukça büyük bir hayretle karşılaştım. Dosya tamamen değişmiş karma karışık olmuş içinden çıkılmaz bir hal almış ve (2085) sayfaya çıkmıştı. Üzülmedim dersem doğru olmazdı, çünkü çok uzun süren bir emek vardı ve kitabın tamamı, zaman olup yeniden yazılsa bile o günün fayzi olanların aynılarının yazılması kesinlikle mümkün olamazdı, üzüntü vesilesi buydu.

Âyet-i Kerîme metinlerinin hepsi tamamen silinmiş idi. Ancak “heze min fazlı rabb’î” vardır bir hikmeti diyerek hemen bütün dosyayı gözden geçirip elde ne kalmıştır diyerek bütün kitabı taramaya başladım. Fazladan kendi kendine oluşmuş harfler sayılar satırlar ne varsa onları silmeye başladım uzun bir çalışmadan sonra nihayet (2085) sayfayı yavaş, yavaş silerek (300) sayfaya düşürdüm bereket daha evvelce ham dosya olarak ilk kayda alınan

yazılar bilgisayarda başka bir dosyada duruyor idi onları tekrar asıl dosyaya kopyaladım ve kitaba baştan itibaren yeniden başlayarak yeri geldikçe tekrar aralarda olan fazla kopyalanmış satırları silerek ve Âyet-i Kerîmeleri tekrar sırası ile yerlerini kopya ederek nihayet uzun bir çalışmadan sonra bu hale getirebilmiş olduk, rabb’imize şükrederiz mutlaka bunda da bir hayır vardır.

Bu vesile ile vaktiyle ses, sohbet kasetlerinden bu Sûre-i Şerîfi yazıya aktaran evlâtlarımıza da bu hizmetlerinden dolayı teşekkür ederiz sağolsunlar var olsunlar.


Epey bir müddettir olabildiği kadar aşinalık ve yolculuk yaptığımız mertebe-i Yûsufiyye’den böylece, başkalarının da bu yolculuğu yapabilmesi bizde, Kûr’ân-ı Kerîm’de başka bir yolculuğa çıkmak üzere ayrılalım, Cenâb-ı Hakk bu sahada yeni yola çıkacaklara da kolaylıklar ihsân eylesin. Âmîn. Bi hörmeti “Tâ-Hâ ve Yâ-sîn,” Velhamdülillâhi Rabb’il Âlemîn.


Kalan Âyet-i Kerîmeleri de bu cümleden olmak üzere meal olarak verelim.

وَمَا أَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ

(Vemâ ekserunnâsi velev haraste bi mü’minîne.)