Hattâ iżâ-stey-ese-rrusulu vezannû ennehum kad kużibû câehum nasrunâ fenucciye men neşâ/(u)(s) velâ yuraddu be/sunâ ‘ani-lkavmi-lmucrimîn(e)
Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hale gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.
Nihayet peygamberleri (onların iman etmelerinden) ümit kesecek hale gelince ve kendilerinin yalancı durumuna düştüklerini sanınca, onlara yardımımız geldi, yetişti; dilediklerimiz kurtarıldı. Suçlular topluluğundan bizim azabımız geri çevrilemez.
Yûsuf Suresi 110. ayet, peygamberlerin zorlu imtihanlar karşısında yaşadığı ümitsizlik anlarını ve Allah'ın yardımının bu kritik noktada tecelli edişini anlatmaktadır. Ayet, ilahi yardımın zamanlaması, kurtuluşun ilahi iradeye bağlılığı ve suçluların akıbeti gibi temel kavramlar etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ye's (يأس), bir şeyin elde edilemeyeceğine dair kalpte oluşan kesin kanaattir. İstî'yâs (استيئاس) ise bu durumun iyice yerleşmesi ve ümidin tamamen kesilmesi anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, peygamberlerin davetlerinin başarıya ulaşacağına dair ümitlerinin tükendiği, son derece zorlu bir ana işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İstî'yâs kelimesi, 'ümitsizliğe düşmek' anlamında kullanılmıştır. Burada peygamberlerin, kavimlerinin iman etmeyeceğine dair bir nevi çaresizlik hissi yaşadıkları, ancak bu durumun Allah'ın yardımının gelmesine bir vesile olduğu vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Buradaki 'küzibû' (كُذِبُوا۟) kelimesi, 'kendilerine verilen vaatlerin yalan çıktığını zannettiler' veya 'kavimleri tarafından yalanlandılar' şeklinde iki farklı anlama gelebilir. Ayetteki bağlamda, peygamberlerin, Allah'ın kendilerine vaat ettiği yardımın gecikmesi üzerine, bu vaadin gerçekleşmeyeceği gibi bir düşünceye kapıldıklarını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kezib (كذب), gerçeğe aykırı söz söylemektir. Ayetteki 'küzibû' fiili, meçhul sigada kullanılarak, peygamberlerin ya kendilerinin yalanlandığını ya da Allah'ın vaadinin yalan çıktığını düşündükleri bir ruh halini tasvir eder. Bu, onların beşeri bir zaaf anını ve imtihanın şiddetini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nasr (نصر), düşmana karşı yardım etmektir. Ayetteki 'nasrunâ' (نصرنا) ifadesi, Allah'ın peygamberlerine, ümitsizliğe düştükleri ve yalanlandıklarını sandıkları en kritik anda gönderdiği ilahi ve kesin yardımı belirtir. Bu yardım, peygamberlerin davetini zafere ulaştıran ve onları düşmanlarına karşı güçlendiren bir destektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Nasr kavramı Kur'an'da genellikle Allah'ın müminlere ve peygamberlere düşmanlarına karşı verdiği zafer ve destek anlamında kullanılır. Yûsuf Suresi 110. ayetteki 'nasrunâ', Allah'ın vaadinin gerçekleştiği, peygamberlerin imtihanının son bulduğu ve ilahi iradenin tecelli ettiği anı işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Necât (نجاة), kurtuluş ve selamet bulmaktır. 'Fenücciye' (فَنُجِّىَ) fiili, Allah'ın, peygamberleri ve onlara iman edenleri, düşmanların şerrinden ve helaktan kurtardığını gösterir. Bu, ilahi yardımın somut bir neticesi olarak, seçilmiş kulların korunmasını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): N-c-v kökünden türeyen 'nücciye' fiili, 'kurtarıldı' anlamına gelir ve burada Allah'ın dilediği kimseleri, yani peygamberleri ve onlara iman edenleri, düşmanların zulmünden ve helakinden kurtardığını belirtir. Bu, ilahi iradenin tecellisiyle gerçekleşen bir kurtuluştur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Be's (بأس), şiddet, azap ve korku anlamına gelir. Ayetteki 'be'sunâ' (بأسنا) ifadesi, Allah'ın suçlu kavimlere uyguladığı şiddetli azabı ve cezayı ifade eder. Bu azap, peygamberleri yalanlayan ve onlara zulmedenlere yönelik ilahi bir karşılıktır ve geri çevrilemez.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Be's kelimesi, Kur'an'da genellikle şiddetli azap, musibet ve savaş gibi olumsuz durumları ifade eder. 'Be'sunâ' ifadesi, Allah'ın kudretinin ve adaletinin bir tecellisi olarak, suçlu ve günahkar topluluklara yönelik kesin ve kaçınılmaz cezasını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mücrim (مجرم), cürüm işleyen, günahkar olan demektir. Ayetteki 'el-mücrimîn' (المجرمين) ifadesi, peygamberleri yalanlayan, onlara karşı çıkan ve Allah'ın hükümlerine uymayan inkarcı ve günahkar toplulukları kasteder. Allah'ın azabı, bu tür suçlu kavimlerden geri çevrilmez.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): C-r-m kökü, 'suç işlemek, günah işlemek' anlamlarına gelir. 'Mücrimîn' kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın ayetlerini inkar eden, peygamberlere karşı çıkan ve yeryüzünde fesat çıkaran kimseleri tanımlar. Yûsuf Suresi 110. ayette, ilahi azabın hedefi olan, inkarcı ve günahkar toplulukları ifade eder.
Yûsuf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
12/110. “Nihâyet o Peygamberlerin ümitsizliğe düştükleri ve kendilerinin hakikaten yalana çıkarıldık-larını sandıkları zaman onlara yardımımız geliverdi. Artık dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi ve suçlular topluluğundan ise âzabımız geri döndürülme-yecektir.”