Velemmâ beleġa eşuddehu âteynâhu hukmen ve'ilmâ(en)(c) vekeżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
Olgunluk çağına erişince, ona hikmet ve ilim verdik. İşte biz, iyi davrananları böyle mükafatlandırırız.
O, tam erginlik çağına gelince, kendisine ilim ve hüküm verdik. İşte biz, güzel iş yapanları böyle mükafatlandırırız.
Bu ayet, Hz. Yusuf'un erginlik çağına ulaşmasıyla kendisine verilen ilahi lütfu, yani hikmet ve ilmi konu edinmektedir. Dilbilimsel olarak, 'erginlik', 'hikmet', 'ilim' ve 'ihsan' kavramları, ayetin temel mesajını oluşturan anahtar kelimelerdir ve Allah'ın salih kullarına bahşettiği nimetleri vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'belağa' kelimesinin bir şeyin son noktasına ulaşmak, hedefine varmak olduğunu belirtir. Ayetteki 'belâğa eşuddehu' ifadesi, Yusuf'un bedensel ve zihinsel olgunluğun zirvesine, yani erginlik çağına eriştiğini gösterir (el-Müfredât, s. 121).
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'belağa' fiilinin bir şeyin nihayetine varmak anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Yusuf'un gençlikten olgunluğa geçişini, yani erginlik çağına ulaşmasını mecazi olarak değil, hakiki anlamda ifade ettiğini belirtir (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 307).
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'eşuddehu' kelimesinin erginlik çağı, yani kişinin gücünün ve aklının kemale erdiği dönem olduğunu açıklar. Yusuf'un bu çağa ulaşmasıyla birlikte ilahi lütfa mazhar olduğunu vurgular (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 209).
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'eşudd' kelimesinin 'şiddet' kökünden geldiğini ve kişinin gücünün, kuvvetinin zirvesine ulaştığı dönemi ifade ettiğini belirtir. Kur'an'da genellikle erginlik ve olgunluk yaşı için kullanıldığını, bu ayette de Yusuf'un tam olgunluk çağına eriştiğini gösterdiğini ifade eder (Basâiru Zevi't-Temyîz, III, 350).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hükm' kelimesinin 'hikmet' anlamında kullanıldığını, yani işleri yerli yerine koyma, doğru karar verme ve ilahi bilgeliğe sahip olma yeteneği olduğunu belirtir. Yusuf'a verilen 'hükm', onun peygamberlik vasfına uygun bir bilgelik ve idrak gücüdür (el-Müfredât, s. 265).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hikmet' kavramının Kur'an'da sadece bilgi değil, aynı zamanda doğruyu yanlıştan ayırma, isabetli hüküm verme ve derin bir anlayışa sahip olma yeteneği olarak geçtiğini vurgular. Yusuf'a verilen 'hükm', onun olayları doğru değerlendirme ve ilahi iradeye uygun hareket etme kabiliyetini ifade eder (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 220).
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ilm' kelimesinin bir şeyi olduğu gibi bilmek, hakikatini idrak etmek olduğunu belirtir. Yusuf'a verilen 'ilm', sadece dünyevi bilgi değil, aynı zamanda rüyaları yorumlama ve geleceğe dair bazı bilgilere sahip olma gibi ilahi bir ilimdir (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 305).
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm' kavramının Kur'an'da geniş bir yelpazede kullanıldığını, bu ayette ise Allah tarafından bahşedilen, peygamberlik görevi için gerekli olan özel bir bilgi türünü ifade ettiğini belirtir. Bu, Yusuf'un ileride karşılaşacağı olayları anlamasına ve yönetmesine yardımcı olacak bir ilimdir (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 180).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ihsan' kelimesinin 'hüsn' kökünden geldiğini ve bir şeyi en güzel şekilde yapmak, iyilikte bulunmak anlamına geldiğini belirtir. 'Muhsinîn', hem Allah'a karşı görevlerini hem de insanlara karşı sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getirenlerdir ve bu ayetteki mükafatın sebebi budur (el-Müfredât, s. 237).
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ihsan'ın sadece iyilik yapmakla kalmayıp, yapılan işi en mükemmel biçimde icra etmek olduğunu ifade eder. 'Muhsinîn', Allah'ın rızasını gözeterek amellerini güzelleştiren ve bu sayede ilahi lütfa nail olan kimselerdir (el-Külliyyât, s. 105).
Yûsuf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
12/22. “Ne zamanki ergenlik çağına erişti, ona bir hüküm ve bir ilim verdik ve işte güzel davrananları öylece mükâfatlandırırız.” Cenâ-ı Hakk kendi varlığıyla “Alîm” esmâsıyla tecelli ediyor. “Talim edecek.” Hâdiselerin te’vilini, hâdiseler’den muradı, rû’ya-ların te’vîlini öğrettik. Ona o ilmi verdik. Bakın burada rû’ya- te’vîli hayalden, hevâdan olacak bir şey değildir. Tamamen ilhami olduğu, Allah’ın verdiği bir bilgi ile ancak bunun bir yorumunun olabileceğini söylüyor. TUHFETUL UŞŞAKİ de “Şeyhin 32 şartından biri de rû’ya- te’vîlini bilmektir.” Der.
Allah’ın işi mutlaka galiptir. İnsânların çoğu bunu bilmezler. Vakta ki o rüşde erdi. Yani buluğa erdi, biz ona hüküm ve ilim verdik. Rû’ya- tabirini verdik. İkincisi hükmü verdik. Üçüncü rû’ya- ilmiyle tâbirini yani ilmiyle beraber “Hakîm” esmâsının zuhurunu verdik. Burada “hükmen” demesi HAKÎM esmâsının tecellisini vermektir. ”Hakîm” ne demek? “Hakkıyla bilmek, hikmetleriyle hükmetmek, her mertebede oluşumun hakikatini bilerek hüküm etmektir. Sadece bir hüküm değil nerede neyi biliyorsa onun ilmini vermektir.
“kezâlike neczilmuhsınîne” İşte biz ihsân sahiplerini böylece cezalandırırız.
Cezâ karşılık olduğundan, “böylece mükâfatlandırırız.” ”cezâ” dendiği zaman, biz genelde acıtma gibi değerlendiririz. Ama genel mânâda cezâ “azab” değil “karşılık” demektir. “Onların cezâları cennettir.” Deniyor. Nasıl biz de yaptırdığımız işin karşılığı olarak, “kardeşim bunun cezâsı nedir?” deriz. Yani “karşılığı nedir?” deriz. “Hel cezâül ihsâni illel ihsân:” (55/60) “İhsân’ın karşılığı ihsân değilmi dir?”
Şimdi tekrar başa gelelim. Bu genel bir yorum idi. Bir ön bilgimiz olsun diye. Aklımızın erdiği kadar tasavvufi yönünü yani bizleri ilgilendiren bölümlerini anlamaya çalışalım. Allah (c.c.) nasip etsin. Bu arada dünyalık düşüncelerimizide ne varsa camdan aşağıya atalım. Çoluk, çocuk, iş, eş ne varsa gönlümüzden boşaltarak Hakk’ın gireceği şekilde dinlersek daha faydalı olacaktır.
NOT= Yukarıda da bahsedildiği gibi bu sohbetler değişik yerlerde ve değişik kişilere yapılmış olduğundan bura da da bir miktar tekrar vardır fakat her tekrarda başka ifadeler olduğundan bunlarıda çıkarmaya kıyamadım metinleri biraz düzenleyerek olduğu gibi aldım, okuyan okurlarımız İnşeallah sıkılmazlar. Bilindiği gibi aslında tekrarda çok yararlar da vardır.
Felemmâ, (15) vakta ki onunla birlikte babalarından izin alıp köyden kasabadan çıktılar, hep birlikte. Onu bir kuyunun içine attılar. İşte burdaki “kuyu” bizim beden kuyumuzdan başka birşey değildir. O gün orada toprak veya taştan kuyunun içine atmışlar. Bugün gönül denen bakın Yûsuf o bizde mevcud olan, karşılığı gönül denen o varlığı, demin yukarıda sayılan nefsin güçleri birlik olup gönül kuyusuna gömüyorlar. Yani hükümsüz hâle getirmeye çalışıyorlar. Neden? Babaları Yûsuf’u daha çok seviyor. Babayı burada aklı kül olarak düşünüyoruz. Baba aklı kül, gönülü daha çok seviyor. Neden? Çünkü gönülde hakkın zât-î tecellisi vardır. Aradaki fark bu, zat tecellisi vardır. Diğer kardeşlerinde ise ef’al tecellisi vardır. Varlığımız; malımız mülkümüz, çoluğumuz çocuğumuz değil bu dünyadan bizi alıverdikleri zaman belli olur. Yüzlerce malımız mülkümüz olsa ne olur? Esmâ, sıfat tecellileri vardır. Dolayısıyla esmâ-i İlâhiyye gönül hâline ulaşamıyorlar. Ulaşamadıkları için kıskanıyor lar. Çekemiyorlar. Çekemedikleri için ortadan kaldırmayı diliyorlar. Beden kuyusunun içine atıyorlar. Yûsuf burada fizik olarak olmakla birlikte merkez olarak gönlü ifade ediyor. İşte her birerlerimizin bir ismimiz vardır. Ama bu ismimizi meydana getiren sınırlı, fiziki bir beden kalıbımız vardır. Bunun içinde de her birerlerimizin bir özü vardır.
Bir merkezimiz vardır. Beden kuyusuna o Yûsufu hapsediyor. Hükümsüz hâle getiriyor. Bu aslında dervişliğe başlamadaki haldir. İnsândaki gönlün kıymetini gerçek şekilde anlayamadıkları için hırs, gazab, haset, kin gibi olanlar üstün olurlar. İnsân’ın yani Yûsufun beden mülkünü onlar kullanırlar. Onun için onu kuyuya atarlar. Onun kuyudan çıkarılması lâzım, Geldiğini Cenâb-ı Hakk gelecekteki hâli bu Âyetlerle belirtmiş oluyor. O kadar açık ki, burada insân kemâlâtının yaşanması vardır, yeter ki biz bu açıklığı, açık olanı görebilelim. Sûre-i Fetihte geçiyor ya “İnnâ Fetahnâ Leke Fethan Mübinâ;” (48/1) Bakın burada yan yana 3 tane açma vardır.
İnnâ; muhakkak ki, fethan leke; senin için biz açtık. fethan mübinâ; Bir açma ki, zâten açık olanı açtık.
Buyruluyoyor. Mübîn: Açık demek. Neden zâten açık olanı tekrar açtık? İçindeki bâtın-î mânâlarını sizin için açtık. Zâhirinde siz onu okuyorsunuz ama zâhirîyyette siz beşeriyet perdesiyle perdeli olduğunuz için açık olanı göremiyorsunuz. Önünüzde perde var. İşte, o açık olanın perdesini açtık. Leke: Senin-sizin için açtık. O kadar da kolaylık vardır. İşte kardeşleri, birlikte olarak onu bir kuyunun içine attılar. O kuyunun içine ne kadar atarlarsa atsınlar “Rabb” kuyuda da mevcud olduğundan, her yerde mevcud olduğundan ve her yere de ulaştığından arada hiç perde koymayarak, ve evhaynâ: Biz ona vahyettik.
“O kardeşlerinin şuursuz olduğu bir zamanda aradan epey zaman geçecek belki ama hiç akıllarının olmadığı bir zamanda sen onların yaptıkları işi haber vereceksin.” Diye gönle haber verdik, şöyle derler.
Yûsuf (a.s.) gömleğini çıkarmışlar. Kuyunun içerisine üryan olarak atmışlar. Orada Yûsuf (a.s.) babasından kalan bir ismet, ittika ve iffet ile utanmış. O kuyunun içersinde hayvanlar, böcekler var. Cebrâîl (a.s.) geliyor. O anda Yûsuf (a.s.) ın çocukluğundan beri boynunda bulunan bir hamaylı varmış. Onu Yûsuf (a.s.)a babası takmış. “Oğlum bu senin boynunda dursun, hediye olsun” diye. Cebrâîl (a.s.) geliyor. O hamaylıyı açıyor, içinden bir gömlek çıkıyor. Ve o gömleği
Yûsuf (a.s.) a giydiriyor. Bu gömlek İbrâhîm (a.s.) ateşe atıldığında, ateşe atılmadan o süre içersinde yine Cebrâîl (a.s.) tarafından cennetten indirilen bir gömlektir. O gün İbrâhîm (a.s.) ı ateşe atarlarken bakmışlar, İbrâhîm (a.s.) da hiç üzüntü yok. Ama Nemrud onun üzülmesini ve orada rezil olmasını, halkın önünde küçük düşmesini istiyor. Ve orada halkın önünde İbrâhîm (a.s.) Hakka tevekkül ettiğinden, güvendiğinden onların hareketleri ona tesir etmiyor. Sonra hahamlarına, müneccimlerine danışıyorlar: “Biz buna ne yapalım da rezil rüsvay edelim.” Demişler. “Eğer bu gerçekten peygamberse bunun hayası vardır. Biz bunun elbiselerini çıkartalım, öyle bırakalım.” Demişler. Utandırmak için öyle de yapmışlar.
İşte o anda Cebrâîl (a.s.) cennetten bir gömlek getirmiş ve onu giydiriyor. İbrâhîm (a.s.)ın dışarıda elbiselerini çıkarıyorlar. Ama ona cennet elbiseleri giydiriliyor. O gömleğinde bir özelliği varmış. Eğer giyen şişmansa, açılıyor ve ona uyuyormuş. Eğer zayıfsa daralıyor, ona göre uygulanıyormuş. Bakın bu ezelde olmuş bir hâdise diye anlatrılır ama ondan sonra gelen, daha sonra gelenlere, terzilik yolunda olanlara, giyim sanayiinde olanlara çok büyük yol gösteriyor. Jarse ve likralı kumaşların aslını, yolunu gösteriyor. Gerektiğinde açılabilen, esneyebilen kumaşların sırrını veriyor. Daha o günden biz bunları hikâye diye okuyoruz. Halbuki bu hikâyeler içinde hem ilmi, hem tekniği, hem de sanayii gösteriyor. Boynundakine hamaylı deniliyor. 3 köşe, muskada deniliyor. O gömlek İbrâhîm (a.s.) dan oğlu İshak (a.s.) a geçiyor. Peygamberlikten verese olarak, tereke olarak. İshak (a.s.) Ya’kûb (a.s.) a, Ya’kûb (a.s.) da Yûsuf (a.s.) a, oğluna veriyor. Şimdi bakın; bu hem bir maddi olarak peygamber veresesi hem de Cenâb-ı Hakkın İbrâhîm (a.s.)a giydirilen hulletinin Yûsuf (a.s.)a geçmesini gösteriyor. Yani dostluğunun -hullet dostluk demek- geçmesi. Ef’al mertebesi de asaleten babasından tereke olarak diğer kardeşlerine değil, gönül kardeşine, Yûsufa geçtiğini belirtiyor. İşte o kuyu içersinde durduğu sürede bazıları 3, 5 gün diyorlar. Bazıları belirli bir süre veriyor. O kuyunun içersinde gönlün bir miktar durması
gerekiyor. Neden? Kardeşlerinden emin olması için. Eğer o kuyuda olmayıp dışarıda olsa kardeşleri daha başka eziyet edecekler. Ona daha başka eziyet edecekler. Ve musallat olacaklar. Kuyunun içinde emniyette olsun.
Evhaynâ İleyhi; Onlara sen yapmış oldukları işleri hiç bilinçleri olmadığı zamanda haber vereceksin. Diye vahyettik. Bunlar kardeşlerini kuyuya attıkları zaman.
Ve cau: döndüler. Ağlayarak bir akşam vakti babalarının yanlarına geldiler. Yani bu insân’ın güçleri aklı küle sığındılar. Dediler ki; ya ebânâ “Ey aklı kül olan babamız! innâ: Muhakkak ki biz yarış yapmaya gitmiştik. Onu mallarımızın yanında bıraktık. Onu kurt yedi. Bunlar hayal ve vehim üzerine iş yaptıklarından böyle bir senaryo kurdular. Kendi aralarında bu hikâye yi uydurdular, aklı külle. Tabi ki aklı kül bu hikâye ye inanmadı. Ama onlar 10 kardeş aynı zamanda bu 10 kardeş kendi çocukları olduğu için aklı külde bunları yalancı çıkarmak istemedi. Yaptıkları işi yüzlerine vurmadı. Hiç bir zaman Yûsuf’un öldüğüne kani olmadı. Ya’kûb (a.s.) hiç bir zaman gönül evlâdının yok olacağına inanmadı. Mümkün değil. Çünkü gönül evlâdı yok olmuş olursa insân’ın gerçek varlığı ortadan kalkar. Çünkü insân’ın var oluşu gönül içindir. Ona bağlı ama biz bunu faaliyete geçirebilir veya geçiremeyebiliriz. O ayrı konu. Gönlü nasıl faaliyete geçirebileceğini Cenâb-ı Hakk bize tarif ediyor. Diğer güçler üzerinde gelecekte nasıl âmir olacağı bildiriyor. Aklı külün yani babalarının karşısına bir akşam üstü ağlayarak geldiler. Yalancı bir kanı gömleğin üzerine dökerek. Bakın ne hikmetse onların “Rahil” isminde anneleri olduğu halde Âyet-i kerîmeler hiç annelerinden bahsetmiyor. Hep babasından bahsediyor. Babasının üzüldüğünü, zor durumda olduğunu, gözlerinin bozuk olduğundan, yaşlandığından bahsediyor. Niye acaba hiç anneden bahsetmemiş? Anne de evlâdını en az baba kadar sever. Bütün bu oluşumlarda aklı kül hâkim olduğundan yani külli akıl hâkim olduğundan, nefsi kül annesi de onun yanında gölgesi olduğundan sadece ondan bahsediliyor. Bize de aklı kül lâzım. Ayrıca zâten onların anneleri küçük yaşlarında iken ölmüştü.
KÂlû ya ebânâ: Ey bizim babamız! Biz Yûsuf’u terk ettik, onu yalnız bıraktık. Çünkü diğerleriyle anlaşıyorlar. Ama gönülle anlaşmaları mümkün değil. Ya gönlü ortadan kaldıracaklar, ya da gönle uyacaklar. Başka çaresi yok. Başka bir deyişle ya o beden heva ve nefis peşinde kullanılıp gönlü hükümsüz bırakacaklar veya gönlün hükmü altına girecekler. Yani onun emri, Hakk’ın emri altına girecekken biz onu mallarımızın yanında terk ettik diye de açık olarak belirtiyorlar. Bekçi olarak bıraktık derken ona verdikleri değeri gösteriyor. Yani onu bekçi olarak o rolde kullanıyorlar. İşte bu anda onu bir kurt yedi.
Buradaki kurt “nefsi emmâre’dir.” Nefsi emmâre gönlü yedi diye böyle bir senaryo kuruyorlar. Nefsi emmârenin gönlü yemesi mümkün değildir. Ancak hile ile bir müddet onu sahadan çekmeleri geçici bir süre mümkün ama yemesi, öldürmesi mümkün değildir.
“Sen bize bu söylediğimiz sözlere inanmayacaksın.” Kardeşleri de biliyorlar. Yaptıkları işin, söyledikleri sözün mazeret olmadığını biliyorlar. Ve mutlaka bu doğrudur diye. Öyle şiddetli bir gidişle babalarının yanına gidemiyorlar. Yumuşak bir halde gidiyorlar. Eğer gerçekten bu hâdise olmuş olsaydı, onlar üstlerini başlarını paralarlar, giderlerdi. Kurtu ararlar, parçalarlardı. Yapmıyorlar, sâkin, sâkin üzülmüş gibi bir halde gidiyorlar. İşte bizdeki güçlerde böyledir. Gönül evlâdını kurt kaptı diye hükümsüz bırakmaya çalışıyorlar. Eğer biz bu işin hakikati böyle bile olsa da sen inanıcılardan değilsin. Diyerek kendi bakışlarındaki itirafı ortaya koyuyorlar.
Gömleği yalancı bir kanla bulayıp, ispat, delil diye getirdiler. Ya’kûb (a.s.) gömleği çevirmiş, bakmış demiş ki; “Ne merhametli kurtmuş. İçindekini yemiş de gömleğe bir şey yapmamış.
Yani o kadar hile kuruyorlar da o kadar şeyi düşünemiyorlar. O gömleği yırt, taşla maşla üstüne parçalanmış, tırmıklarını atmış yemiş gibi olsun. Yani nefsi emmâreyle birlikte o nefsin kardeşleri ne kadar güzel oyun yaparlarsa yapsınlar mutlaka açık verirler. Aklı kül de
bunların o açıklığını bilir, ama o anda yüzlerine vurmaz. Bunlar büyük delildir. Yûsuf (a.s.) ı kurt yemediğine, öldürülmediğine ait büyük deliller. Ama babası da irfan ehli olduğundan bunda bir kader hükmünün rolü ve oyunu olduğunu bildiğinden bu da Hakkın takdiri olduğunu düşünmesinden kardeşleri veya çocuklarına siz bu işi yanlış yaptınız, kurt yemedi gibilerden onlara karşı çıkıcı sözler kullanmadı. Hâdiseyi bildiği halde neden kullanmadı? Çünkü takdir-i İlâhiye yi biliyordu. Kardeşlerinin burada bir bir vasıta ve bunda bir hikmet olduğunu biliyordu. Ve Yûsuf (a.s.)ın görmüş olduğu rû’ya-nın tahakkukunu bekliyordu.
Ve bu bilgisini de şöyle açıklıyor: Kâle bel sevvelet; “Size nefsiniz ne kötü bir iş yaptırdı.” Oyun yaptırdı. Onlara böyle söylüyor, sadece. “İşte şu kadar kişiydiniz, bir kardeşinize sahip çıkamadınız, koruyamadınız…”gibi tahkir edici sözler kullanmıyor. Ancak “nefsiniz size ne kötü bir iş yaptırdı.” Diyor.
İşte dervişlerdeki aklı kül gönlün bir müddet böyle habs edildiğini düşününce ve onu Hakkın takdiri olarak kurtarma yoluna gitmediğinden nefs ne kötü işler yaptırıyor, bu beden mülküne diye. Bu şuurda ve idrakta bulunuyor. O halde bana düşen “fe sabrun cemilun;” Hakkın takdirine güzel bir sabırla sabretmek yani işin sonunu beklemektir.
İşte sabır her yerde ve her zaman dervişlikte de lâzım olduğu gibi bize de çok lâzım olan oluşumlardan bir tanesi. Bizimde başımıza her türlü haller gelir. Bazı şeylerimizi kaybederiz olur, hepsi olur. Ama mal yönünden ama madde yönünden… İşden, eşden, evlâttan bazı kayıplarımız olur. “Fe sabrun cemilun” Sabır ne güzeldir. Bir sabretmek vardır ne güzeldir. Bir de güzel sabır ne güzeldir. Şimdi bir sabır var; insân zorlanarak sabreder. Yani zorlanarak, mecburi bir sabrediştir. Bir de muhabbetle, zorlanmadan güzelce sabreder. Bakın şöyle bir cümle vardır: (sabr edersen hakikate erersin.) Başka türlüsü de olmaz zâten. Hakikat insân’ın önüne hemen sunulmuyor. Belirli oluşumlardan, belirli bir kayıplardan, belirli kazançlardan sonra geçiyor.
Sabr edersen hakikate erersin. “hakikate erenin ilk işi