Nahnu nakussu ‘aleyke ahsene-lkasasi bimâ evhaynâ ileyke hâżâ-lkur-âne ve-in kunte min kablihi lemine-lġâfilîn(e)
Sana bu Kur'an'ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki daha önce sen bunlardan habersiz idin.
Sana bu Kur'ân'ı vahyetmekle biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Gerçek şu ki, daha önce senin bundan hiç haberin yoktu.
Yûsuf Suresi'nin 3. ayeti, Kur'an'ın kıssaları anlatma biçimini ve vahyin peygamber üzerindeki dönüştürücü etkisini vurgular. Ayet, 'kıssa' kavramının üstünlüğünü ve 'vahiy'in ilahi kaynağını dilbilimsel olarak öne çıkarır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kass (قصص) kelimesi, bir şeyin izini takip etmek anlamına gelir. Kıssa (قصة) ise, bir olayın izini takip ederek anlatılmasıdır. Ayetteki 'nakussu' fiili, Allah'ın geçmiş olayları ve haberleri, sanki izlerini takip ediyormuşçasına, eksiksiz ve doğru bir şekilde peygambere aktarmasını ifade eder. Bu, sadece bir hikaye anlatımı değil, aynı zamanda gerçeğin ortaya konulmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kass (قصص), bir şeyi bir başkasına anlatmak, haber vermek demektir. Ayetteki 'nakussu', Allah'ın peygambere, daha önce bilmediği olayları ve haberleri bildirmesi, anlatması anlamındadır. Bu, Kur'an'ın bir haber kaynağı olarak işlevini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kıssa (قصة) kavramı, Kur'an'da sadece bir hikaye anlatımı değil, aynı zamanda ahlaki ve dini dersler içeren, ibret alınması gereken olaylar silsilesini ifade eder. 'Nakussu' fiili, bu kıssaların ilahi bir kaynaktan geldiğini ve belirli bir amaca hizmet ettiğini vurgular; yani sadece bilgi aktarımı değil, aynı zamanda rehberlik ve uyarı amacı taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüsn (حسن), bir şeyin hem zahiren hem de batınen güzel olmasıdır. 'Ahsen' (أحسن) ise, üstünlük ifade eder ve bir şeyin diğerlerinden daha güzel, daha iyi ve daha mükemmel olduğunu belirtir. Ayetteki 'ahsenel-kasas' ifadesi, Kur'an'da anlatılan kıssaların, hem edebi güzellik, hem içerik zenginliği, hem de verdiği dersler açısından diğer tüm kıssalardan üstün olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hüsn (حسن), bir şeyin kemal ve güzellik vasfına sahip olmasıdır. 'Ahsen' (أحسن) ise, bu vasfın en üst derecesidir. Kur'an'ın kıssaları 'ahsen' olarak nitelendirmesi, onların sadece estetik açıdan değil, aynı zamanda hakikat, hikmet ve ibret açısından da en mükemmel olduğunu vurgular. Bu kıssalar, insanlığa en doğru yolu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kıssa (قصة), bir olayın baştan sona anlatılması, haber verilmesidir. Kur'an'daki kıssalar, geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin başından geçen ibretlik olayları içerir. Bu ayetteki 'el-kasas' kelimesi, özellikle Yûsuf kıssasının, diğer kıssalar arasında özel bir yere sahip olduğunu ve içerdiği dersler açısından en güzel örneklerden biri olduğunu ima eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kıssa (قصة), bir olayın izini takip ederek anlatılmasıdır. Kur'an'da geçen 'kıssalar', sadece geçmiş olayların bir tekrarı değil, aynı zamanda gelecek nesillere yol gösteren, ahlaki ve dini prensipleri öğreten hikayelerdir. Ayetteki 'el-kasas', bu türden, derin anlamlar içeren anlatıları ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kıssa (قصة) kelimesi, Kur'an'da genellikle ibret ve öğüt verme amacıyla anlatılan, gerçek olaylara dayalı hikayeleri ifade eder. Bu kıssalar, sadece eğlence amaçlı değil, aynı zamanda insanlara doğru yolu göstermek, Allah'ın kudretini ve adaletini vurgulamak için kullanılır. Ayetteki 'el-kasas', bu işlevsel yönüyle öne çıkar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vahy (وحي), bir şeyi gizlice ve hızlı bir şekilde bildirmektir. Bu, bazen işaretle, bazen ilhamla, bazen de melek aracılığıyla olabilir. Ayetteki 'evhaynâ' fiili, Allah'ın Kur'an'ı peygamberine, insan idrakinin ötesinde, ilahi bir yolla ve kesin bir doğrulukla indirdiğini ifade eder. Bu, Kur'an'ın ilahi kaynağını ve mutlak hakikat oluşunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Vahy (وحي), Allah'ın peygamberlerine, insanların bilmediği ve bilemeyeceği gayb haberlerini bildirmesidir. Bu, sadece bir bilgi aktarımı değil, aynı zamanda ilahi bir emir ve yönlendirmedir. Ayetteki 'evhaynâ', Kur'an'ın sıradan bir kitap olmadığını, doğrudan Allah'tan gelen, insanlığa rehberlik eden bir mesaj olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Vahy (وحي) kavramı, Kur'an'ın temelini oluşturan merkezi bir kavramdır. Bu, Allah'ın insanla iletişim kurma biçimini ifade eder ve peygamberin mesajının ilahi kökenini garanti eder. 'Evhaynâ' fiili, Kur'an'ın içeriğinin, yani 'ahsenel-kasas'ın, beşeri bir üretim değil, doğrudan ilahi bir bildirim olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kur'an (قرآن), 'karae' (okumak, toplamak) fiilinden türemiştir. Hem okunması gereken kitap, hem de içinde barındırdığı bilgileri toplayan, bir araya getiren anlamındadır. Ayetteki 'el-Kur'an', Allah'ın vahyettiği bu kutsal kitabın, sadece okunmakla kalmayıp, aynı zamanda içerdiği tüm bilgileri ve hikmetleri kapsayan, eksiksiz bir rehber olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kur'an (قرآن), Allah'ın kelamıdır ve okunmasıyla ibadet edilen mucizevi bir kitaptır. Ayetteki 'hâzel-Kur'an' ifadesi, bu kitabın, peygambere vahyedilen ve 'en güzel kıssaları' içeren özel bir statüye sahip olduğunu vurgular. O, sadece bir metin değil, aynı zamanda ilahi bir mucizedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gafl (غفل), bir şeyi unutmak veya ondan habersiz olmak demektir. 'Gâfil' (غافل) ise, bir şeyden haberi olmayan, onu idrak edemeyen kişidir. Ayetteki 'leminel-ğâfilîn' ifadesi, peygamberin vahiy gelmeden önce bu kıssaların detaylarından ve derin anlamlarından habersiz olduğunu, dolayısıyla Kur'an'ın getirdiği bilginin tamamen ilahi kaynaklı olduğunu vurgular. Bu, vahyin önemini ve peygamberin beşeri bilgisinin sınırlılığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Gaflet (غفلة), bir şeyden habersiz olmak, onu bilmemektir. Ayetteki 'leminel-ğâfilîn', peygamberin vahiyden önce bu kıssaların içeriği hakkında hiçbir bilgisi olmadığını, dolayısıyla Kur'an'ın getirdiği bilginin tamamen yeni ve ilahi bir kaynak olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu, Kur'an'ın mucizevi yönünü pekiştirir.
Yûsuf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Nahnü nekussu aleyke) Burada ki ifade, de, zâtî’dir, yâni Cenâb-ı Hakk bizzat bu kıssanın kendisi tarafından peygamber Efendimize anlatıldığını kendisi lîsân-ı Ulûhiyyetinden açık olarak haber vermektedir ki: ne kadar hayatın içinde olduğunu ve bazı hususların bizzat kendisi tarafından, sıfat-ı zâtiyye olan, kelâm-ı İlâhîsinden, “işitme” (sem-i Muhammedî) yye ye intikâl ettirilmiş olduğunu görtemektedir.
(Ahsenel kasasi) “Kıssa-anlatım-hikâye-ibretlik lerin en güzeli,) Hakk’ın kendisi tarafından Peygamber (s.a.v.) Efendimize anlatılmaktadır. Diğer kıssalarda, ise “Vetlü aleyhim” onların üzerlerine “oku-tilâvet et” ümmetine bildir şekliyledir. Bu İlâh-î bilgi Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine’dir. “Vetlü aleyhim” ise, Risâlet mertebesinden, abdiyyet mertebesine dir.
(En güzel kıssa) Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen Kıssa’ların hepsi güzeldir, ancak bu “Kıssa” Zât-î olması dolayısıyla onların en güzelidir. Çünkü mertebe-i Yûsufiyyet’e kadar gelen insânlık seyrinde ilk def’a “gönül” seyri bir bütün olarak bildirilmiştir.
Bu mertebede ki, “seyr’i sülûk” beden üzerindeki “İbrâhîmiyyet” tevhîd-i ef’âl mertebesinin bir bölümü’ nün seyr’i dir, Mi’râc’a ulaştıran seyr’i sülûk değildir. “İsr” in, gece yolculuğunun değişik bir bölümüdür.
(Bimâ evhaynâ ileyke) “Böylece gerçek olarak sana
bunları “Vahy” yoluyla doğrudan bildiriyoruz.”
(Hazel Kûr’ân) “İşte bu Kûr’ân’dır.” Kûr’ân zât’ tır Furkan sıfat’tır, Kitâb’ül Mübîn, Esmâ’dır, Îmâm’ül Mübîn, Ef’âl’dir. İlmi ilâhî de, zât’ın varlığında mevcud olan İlâhi program, evvelâ Zât mertebesinden Sıfat mertebesine, oradan Esmâ mertebesine, oradan Ef’âl mertebesine “nüzül” indirilerek faaliyyete geçirilmiş olmaktadır. İşte bu faaliyyetleri Cenâb-ı Hakk Ulûhiyyet mertebesinden aracısız olarak kendisi, Risâlet mertebesine bildirmesidir.
Kûr’â-ı Kerîm de geçen Zât-î Âyetler bölümünün ismi Kûr’ân. Sıfât-î Âyetler bölümünün ismi Furkan. Esmâ-i Âyetler bölümünün ismi Kitab-ül Mübîn. Ef’âl-î Âyetler bölümünün ismi ise İmâm-ül mübîn’dir. İşte gerçek Kûr’ân okumak ancak bu mertebeleri bilip değerlendirmekle mümkün olabilecektir Aksi halde bütün mertebeler Ef’âl, mertebesinden değerlendirileceğinden gerçek mânâ da diğer mertebelere nüfüz edilemeyeceğinden Kelâm-ı İlâhî’den gereği gibi fayda sağlanamayacağı da aşikâdır.
(Ve in künte min kablihî leminel gafilîn.)
“Halbuki, sen ondan evvel elbetde bilmiyenlerden idin.” İlmi İlâh-î de mevcud bütün bilgiler “Hakîkat-i Muhammediyye” ye intikal ettirildiğinde, o da bu bilgileri Esmâ mertebesine, oradan da Ef’âl mertebesine indirerek orada zuhura gelmesine sebeb olacak sûretlerini halketti. İşte bu sûretler o mânâların zuhur görüntü mahalli oldular. Bu arada Hz. Muhammed ismini alan, Sûret-i Muhammed-î de böylece zuhura gelmiş idi.
Zât-î tecellinin en geniş manâda ki, zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) dahi kendi bâtınında, özünde bulunan bütün bilgileri Peygamberliğinin ilk zamanlarında bilmiyor idi, işte özünde ve hakikatinde olan bu bilgiler, “Hakîkat-i Muhammed-î” olan bâtınından, “zuhuru Muhammed-î” olan zâhirine yeri geldikçe bildirilmekte idi. İşte bu hususta odur.
Bir hikâye yoluyla anlatılmaya çalışılan bu özel hadisenin Zât-î mânâ da ki zuhuru ve bildirilmesi böylece zuhura çıkmıştır. Evvelâ Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine oradan da, abdiyyet mertebesine intikâli dolayısıyla bütün insânlara bildirilmiş ve ilk eğitimini de muhammed (s.a.v.) Efendimiz eshabından başlayarak bütün âleme Kûr’ân lisânından tebliğ etmiştir.
İşte bu kıssayı hakikat-i itibariyle ilk def’a idrak eden kimse de aynı hâli yaşamaktadır. Ona da aynı ifade ile, “sen daha evvelce bu kıssayı bilmiyordun işte şimdi sıra sende, bu kıssayı sana da hikâye ediyoruz,” hükmü faaliyyete geçmiş olmaktadır. İşte gerçek anlatış ve anlayış budur, bildirmek ve o yoldan da bilmektir. Gerçek bilgi ise ancak Hakk tarafından verilen yaşanarak tatbik edilen bilgidir.