İçeriğe atla
Yûsuf 3Cüz 12 · Sayfa 235

Yûsuf Sûresi 3. Âyet

يوسف

Sohbete sor

Nahnu nakussu ‘aleyke ahsene-lkasasi bimâ evhaynâ ileyke hâżâ-lkur-âne ve-in kunte min kablihi lemine-lġâfilîn(e)

Sana bu Kur'an'ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki daha önce sen bunlardan habersiz idin.

Yûsuf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(Nahnü nekussu aleyke) Burada ki ifade, de, zâtî’dir, yâni Cenâb-ı Hakk bizzat bu kıssanın kendisi tarafından peygamber Efendimize anlatıldığını kendisi lîsân-ı Ulûhiyyetinden açık olarak haber vermektedir ki: ne kadar hayatın içinde olduğunu ve bazı hususların bizzat kendisi tarafından, sıfat-ı zâtiyye olan, kelâm-ı İlâhîsinden, “işitme” (sem-i Muhammedî) yye ye intikâl ettirilmiş olduğunu görtemektedir.

(Ahsenel kasasi) “Kıssa-anlatım-hikâye-ibretlik lerin en güzeli,) Hakk’ın kendisi tarafından Peygamber (s.a.v.) Efendimize anlatılmaktadır. Diğer kıssalarda, ise “Vetlü aleyhim” onların üzerlerine “oku-tilâvet et” ümmetine bildir şekliyledir. Bu İlâh-î bilgi Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine’dir. “Vetlü aleyhim” ise, Risâlet mertebesinden, abdiyyet mertebesine dir.

(En güzel kıssa) Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen Kıssa’ların hepsi güzeldir, ancak bu “Kıssa” Zât-î olması dolayısıyla onların en güzelidir. Çünkü mertebe-i Yûsufiyyet’e kadar gelen insânlık seyrinde ilk def’a “gönül” seyri bir bütün olarak bildirilmiştir.

Bu mertebede ki, “seyr’i sülûk” beden üzerindeki “İbrâhîmiyyet” tevhîd-i ef’âl mertebesinin bir bölümü’ nün seyr’i dir, Mi’râc’a ulaştıran seyr’i sülûk değildir. “İsr” in, gece yolculuğunun değişik bir bölümüdür.

(Bimâ evhaynâ ileyke) “Böylece gerçek olarak sana

bunları “Vahy” yoluyla doğrudan bildiriyoruz.”

(Hazel Kûr’ân) “İşte bu Kûr’ân’dır.” Kûr’ân zât’ tır Furkan sıfat’tır, Kitâb’ül Mübîn, Esmâ’dır, Îmâm’ül Mübîn, Ef’âl’dir. İlmi ilâhî de, zât’ın varlığında mevcud olan İlâhi program, evvelâ Zât mertebesinden Sıfat mertebesine, oradan Esmâ mertebesine, oradan Ef’âl mertebesine “nüzül” indirilerek faaliyyete geçirilmiş olmaktadır. İşte bu faaliyyetleri Cenâb-ı Hakk Ulûhiyyet mertebesinden aracısız olarak kendisi, Risâlet mertebesine bildirmesidir.

Kûr’â-ı Kerîm de geçen Zât-î Âyetler bölümünün ismi Kûr’ân. Sıfât-î Âyetler bölümünün ismi Furkan. Esmâ-i Âyetler bölümünün ismi Kitab-ül Mübîn. Ef’âl-î Âyetler bölümünün ismi ise İmâm-ül mübîn’dir. İşte gerçek Kûr’ân okumak ancak bu mertebeleri bilip değerlendirmekle mümkün olabilecektir Aksi halde bütün mertebeler Ef’âl, mertebesinden değerlendirileceğinden gerçek mânâ da diğer mertebelere nüfüz edilemeyeceğinden Kelâm-ı İlâhî’den gereği gibi fayda sağlanamayacağı da aşikâdır.

(Ve in künte min kablihî leminel gafilîn.)

“Halbuki, sen ondan evvel elbetde bilmiyenlerden idin.” İlmi İlâh-î de mevcud bütün bilgiler “Hakîkat-i Muhammediyye” ye intikal ettirildiğinde, o da bu bilgileri Esmâ mertebesine, oradan da Ef’âl mertebesine indirerek orada zuhura gelmesine sebeb olacak sûretlerini halketti. İşte bu sûretler o mânâların zuhur görüntü mahalli oldular. Bu arada Hz. Muhammed ismini alan, Sûret-i Muhammed-î de böylece zuhura gelmiş idi.

Zât-î tecellinin en geniş manâda ki, zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) dahi kendi bâtınında, özünde bulunan bütün bilgileri Peygamberliğinin ilk zamanlarında bilmiyor idi, işte özünde ve hakikatinde olan bu bilgiler, “Hakîkat-i Muhammed-î” olan bâtınından, “zuhuru Muhammed-î” olan zâhirine yeri geldikçe bildirilmekte idi. İşte bu hususta odur.

Bir hikâye yoluyla anlatılmaya çalışılan bu özel hadisenin Zât-î mânâ da ki zuhuru ve bildirilmesi böylece zuhura çıkmıştır. Evvelâ Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine oradan da, abdiyyet mertebesine intikâli dolayısıyla bütün insânlara bildirilmiş ve ilk eğitimini de muhammed (s.a.v.) Efendimiz eshabından başlayarak bütün âleme Kûr’ân lisânından tebliğ etmiştir.

İşte bu kıssayı hakikat-i itibariyle ilk def’a idrak eden kimse de aynı hâli yaşamaktadır. Ona da aynı ifade ile, “sen daha evvelce bu kıssayı bilmiyordun işte şimdi sıra sende, bu kıssayı sana da hikâye ediyoruz,” hükmü faaliyyete geçmiş olmaktadır. İşte gerçek anlatış ve anlayış budur, bildirmek ve o yoldan da bilmektir. Gerçek bilgi ise ancak Hakk tarafından verilen yaşanarak tatbik edilen bilgidir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)