İçeriğe atla
Yûsuf 4Cüz 12 · Sayfa 235

Yûsuf Sûresi 4. Âyet

يوسف

Sohbete sor

İż kâle yûsufu li-ebîhi yâ ebeti innî raeytu ehade ‘aşera kevkeben ve-şşemse velkamera raeytuhum lî sâcidîn(e)

Hani Yusuf, babasına "Babacığım! Gerçekten ben (rüyada) on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki onlar bana boyun eğiyorlardı" demişti.

Yûsuf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

12/4. “Bir vakit ki, Yûsuf babasına demişti: Ey babacağım!. Muhakkak ben -rüyâmda- on bir yıldız ile güneşi ve ayı gördüm, onları bana secde ederlerken gördüm.” Bu Âyet-i Kerîme ile yûsufîyyet mertebesi bilgilerine geçilmektedir. Açık olarak görüldüğü gibi, Âyet-in başlangıcı Rububiyyet mertebesinden zuhur etmektedir, çünkü -makâm-ı hubbiyyet- gönül-Nûr makamının başlangıcını ve eğitimini belirtmektedir.

“Gizli bir hazine idim” hakikatinden hubb-i yûsufiyyet mertebesi’nin tarih sahnesinde tecellî i İlâh-î olarak bu Âyet-i Kerîmeler ile zuhura çıkmaya başladığını görmekteyiz.

Bir vakit ki, Yûsuf babasına demişti: “Ey babacağım!.”

Oğul babanın sırrı, yani hakikatidir. Akl-ı Küll mertebesinde olan baba Yâkûb’un bâtınî varlığında mevcud, Yûsufiyyet hakikatinin nûr’u, yoğunlaşarak bir çocuk insân, sûretine bürünerek yeryüzünde görünüp faaliyyet eder bir hâle gelmişti. Akl-ı Küll olan babasına seslenerek.

“Muhakkak ben -rüyâmda- (raeytü) ben gördüm demesi, uyku hâlinde bedeni varlığı hareketsiz ve idraksiz olduğu halde, misâl âleminde ki, lâtif olan a’yân-ı sâbitesi itibariyle İlâh-î benliği tarafından bâtın gözü ile görmesi, bu hale aracı olup zâhire, nafs-î varlığına şuur olarak aktarılıp kayda geçmesidir.

“on bir yıldız ile güneşi ve ayı gördüm,” Yıldız güneş ve ay-kamer, kevkeb-yıldız, şems-güneş, kamer-ay dır. Yıldızdan burada, “kevkeb” olarak bahsedilmektedir. Diğer Âyet-i Kerîme’ler de, daha başka isimlerle ifade edilmektedir. Bu husus son Âyet-i Kerîme’ler de tekrar ele alınacaktır.

“onları bana secde ederlerken gördüm.” Bu ifadeler âlem-i mîsalde rû’yet olundu-görüldü. Daha sonra da müşahe de hâlinde de vakti geldiğinde fiilen rû’yet edilecek, görülecektir.

Yeri gelmişken faydalı olur düşüncesiyle Füsûs-ül Hikem’den küçük bir bölümü sadeleştirerek aktarmaya çalışalım, Cild (2) sayfa (219) Yûsuf Fass-ı.


Yûsuf kelimesinin içinde mevcud olan Nûriyyet hikmetinin açıklanması olan bölümüdür.

Nûriyyet hikmetinin “Yûsuf” kelimesine tahsis olunmasının sebeb-i budur ki, âlem-i mîsâl, âlem-i nûrânî ve Yûsuf (a.s.) mın keşfi dahî “misâlî” dir. Ve Yûsuf (a.s.) a misâlî ve hayalî sûretlerin keşfine dayalı olan ilmî nûriyyet saltanat-ı zâhir oldu. O da kemâl bir yön üzere “tâbir” ilmidir. Yûsuf (a.s.) dan sonra bu ilmi bilen o hazret’in mertebesinden bilir ve onun rûhâniyyetinden alır.

(Şimdi, nûr-i hakîkî bir nûrdur ki, onun vasıtasıyla eşya idrâk olunur. Zîrâ nisbet ve izâfâttan temizliği yönünden Hakk Sübhânehû ve Teâlâ Hazretlerinin ayn-ı zâtıdır. İşte bunun için (s.a.v.) Efendimiz’den, “Rabb’ini gördünmü!” diye sual olunduğunda. “Bir nûrdur ben onu nasıl görürüm” ya’nî, o nûr-i mücerret-karışıksızdır; onu görmek mümkün değildir, buyurdular.

Bu anlayış itibarile, zâtının ayn-ı olan hakîkî nûr’u zuhurda olanlardan, nisbetler ve izâfatlardan, uzaklaştı-rılması itibariyle görmek ve idrâk etmek mümkün değildir. Ancak şu kadar var ki, hicâbiyyet mertebeleri’nin arkasından zuhurda olan varlıklarda idrâk etmek mümkündür.

Rubâî: Tercüme.

“Güneş felek üzerine bayrağı diktiği vakit onun pertevinden göz nûrdan kamaşır. Velâkin bulut perdesinden zuhûr ettiği zaman, nâzır-bakan, kusursuz olarak tamamen onu görür.

Nûr’un zıddı olan zulmet’e gelince, kendi idrâk olunmadığı gibi, kendisiyle de bir şey idrâk olunmaz. Ve nûr-i hakîkî ile zulmetin arasında bulunan “ziyâ” nın hem kendisi idrâk olunur, ve hem de onunla eşya idrâk olunur. Bu üçten her birinin kendine mahsus bir şerefi vardır. Nûr-i hakîkî’nin şerefi, evveliyyet ve asâlet cihetinden’dir. Zîrâ o her mestur’un-perdenin inkişafına-açılmasına sebebtir. Ve zulmetin şerefi, Nûr-i hakikiye ittisal-bağlantısı iledir. Ve bir de, nûr-i hakîkî, zulmet ile idrâk olunur; Çünkü onun zıddıdır. Ve her şey zıddıyla inkişaf eder. Ve ziyânın şerefi dahî, ikisinin arasında olması ve nûr ile zulmetin mümtezic-birlikte, olmasından vücûda gelmekle iki şerefi haiz bulunmaktadır……….

……………Ve rû’yâ tâbirinde bir kâide ve kânûn yoktur. Binâenaleyh hayâlî sûretlerin keşfini-yorumunu, ilgilendiren nûrâniyyet ilm-i, bir kimseye atâ olunmazsa-verilmezse, mer-î olan-görülen, sûretlerin hakîkatini anlamaktan âciz kalır…………..


“Ey babacağım!. Muhakkak ben –rû’yâ-mda- on bir yıldız ile güneşi ve ayı gördüm, onları bana secde ederlerken gördüm.” Yukarıda da ifade edildiği gibi Rahmânî rû’yâ-lar âlem-i misâlden kaynaklanmaktadırlar. Yûsuf (a.s.) ın çocukluk devresinde gördüğü bu rû’ya aynı zamanda onun Nübüvvet başlangıcının da habercisidir. Peygamberimizde de olduğu gibi, Risâletinin ilk (6) ayı rû’ya-lar ile başlamıştır. Gerçi Peygamber (s.a.v.) Efendimiz diğer Peygamberlerin dışında bütün dünya hayatı yaşantısının tamamının bir hayal bir uyku ve görülen uzunca bir rû’ya olduğunu bildirmiştir. Bu sebebten ümmet-i Muhammedin gördüğü rû’ya-lar (rû’ya içinde rû’ya) dır. Diğer Peygamberlerin kavimleri nin gördüğü rû’ya-ları ise (dünya içinde rû’ya-dır.) Arada büyük fark vardır. Yeri olmadığı için bu kadarla yetinip yolumuza devam edelim.

Haberler Yûsuf (a.s.) ın bu rû’ya-yı 12 yaşlarında çocukluk devresinde gördüğünü söylüyorlar. Bu rû’ya-dan önce Yûsuf (a.s.) bir başka rû’ya görmüş ve o rû’ya-yı gördükten sonra kardeşlerine anlatmış.

“Hepimizi ben rû’ya-mda gördüm. Hepimiz birer demet ekin buğday biçtik, demet bağladık. Demetleri diktik, hepinizin demetleri devrildi. Benimki ayakta kaldı.” Diyerek rû’ya-sını anlatmış.

Bu rû’ya-yı da kısaca şöyle yorumlayabiliriz. Buğday ekilen ve biçilen yer, bir tarladır. Bu tarla bizim beden tarlamız-arzımızdır ki, Hadîs-i şerîfte, (dünya ahiretin tarlasıdır) denmiştir. A’yan-ı sabitemizde (a’dem-yokluk) ta olan kaza programımız dünya ya geldiğimiz zaman yapmaya başladığımız iyi amellerimiz ile beden tarlamızdan evvelâ buğday saplarını sonra da başaklarını üretmeğe başlarız. Bunları hakikatleri yönüyle ürettiğimiz zaman ayakta dururlar, eğer nefsî yönde üretirsek ayakta duramazlar, yâni işe yaramazlar. İşte kardeşlerinin demetlerinin yere düşmeleri bu yüzdendir.

Sûre-i Fetih te de, bu hâle işaret vardır. (49/29)

Mü’min’lerin (İncildeki vasıfları da şudur, onlar filizini çıkarmış bir ekine benzerler. Derken o filizi kuvvetlendirmiş de kökü kalınlaşmış nihayet gövdeleri üzerine doğrulup kalkmış ekincilerin hoşuna gidiyor.) Bu hususta daha geniş bilgi, (Sûre-i Feth) kitabımızda mevcuttur dileyen oraya bakabilir. (Sayfa-117-119) Kardeşleri bu hâle teaccüb ediyorlar. Sonra da yukarıdaki rû’ya-yı görüyor ve babasına anlatıyor.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)