Felemmâ semi'at bimekrihinne erselet ileyhinne vea'tedet lehunne muttekeen veâtet kulle vâhidetin minhunne sikkînen vekâleti-ḣruc ‘aleyhin(ne)(s) felemmâ raeynehu ekbernehu vekatta'ne eydiyehunne vekulne hâşe li(A)llâhi mâ hâżâ beşeran in hâżâ illâ melekun kerîm(un)
Kadın, bunların dedikodularını işitince haber gönderip onları çağırdı. (Ziyafet düzenleyip) onlar için oturup yaslanacakları yer hazırladı. Her birine birer de bıçak verdi ve Yusuf'a, "Çık karşılarına" dedi. Kadınlar Yusuf'u görünce, onu pek büyüttüler ve şaşkınlıkla ellerini kestiler. "Haşa! Allah için, bu bir insan değil, ancak şerefli bir melektir" dediler.
Azizin karısı, onların gizliden gizliye dedikodu yaydıklarını işitince, onlara davetçi gönderdi ve onlara mükellef bir sofra hazırladı. Her birine bir bıçak verdi, beri taraftan da Yusuf'a "çık karşılarına" dedi. Görür görmez hepsi onu gözlerinde çok büyüttüler ve (şaşkınlıkla) ellerini kestiler. Dediler ki: "Hâşâ! Allah için, bu bir insan değil, olsa olsa yüce bir melektir."
Bu ayet, Yusuf kıssasının önemli bir anını tasvir ederken, kadınların Yusuf'un güzelliği karşısındaki şaşkınlıklarını ve tepkilerini dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Özellikle 'mekr', 'mütteke', 'sikkîn', 'ekberne' ve 'katta'ne' gibi kelimeler, olayın psikolojik ve sosyolojik boyutlarını derinlemesine anlamamızı sağlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mekr (مكر), birini fark ettirmeden kötü bir duruma düşürmek için yapılan gizli plan veya hile anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, Züleyha'nın diğer kadınlar tarafından kınanması ve bu kınamanın Yusuf'a karşı bir tür entrika veya dedikodu olarak algılanması söz konusudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mekr (مكر) kelimesi, burada 'kadınların dedikoduları ve kınamaları' anlamında mecazi olarak kullanılmıştır. Züleyha, bu dedikoduları duyduğunda, onlara bir ders vermek amacıyla bir plan yapar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mekr' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını ve 'hile, tuzak kurma, aldatma' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Bu ayette, kadınların Züleyha'yı kınamaları ve Yusuf'a karşı takındıkları tavır, bir tür 'mekr' olarak yorumlanabilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mütteke (متكأ), yaslanılan, dayanılan yer demektir. Züleyha'nın misafirleri için hazırladığı, rahat bir şekilde oturup yemek yiyebilecekleri minderler veya sedirler anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vekâ (وكأ) kökünden türeyen mütteke (متكأ), bir şeye dayanmak, yaslanmak fiilinden gelir. Ayette, Züleyha'nın kadınlar için hazırladığı, onların rahatça oturup dinlenebilecekleri ve yemek yiyebilecekleri özel yerleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mütteke (متكأ), genellikle yemek yeme veya sohbet etme esnasında rahatlık sağlamak amacıyla kullanılan, sırt dayanağı olan oturma yerleri veya yastıkları ifade eder. Bu, Züleyha'nın misafirlerine gösterdiği özenin bir göstergesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sikkîn (سكين), kesmek için kullanılan bir alettir. Ayette, Züleyha'nın kadınlara meyve soymaları için verdiği bıçakları ifade eder. Bu, Yusuf'un güzelliği karşısında kadınların şaşkınlıklarını vurgulamak için bir araçtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sikkîn (سكين), keskin bir alet olup, genellikle et veya meyve kesmek için kullanılır. Ayetteki bağlamda, kadınların meyve soyarken Yusuf'u görmeleriyle yaşadıkları şaşkınlık sonucu ellerini kesmelerine neden olan alettir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sikkîn' kelimesinin Kur'an'da sadece bu ayette geçtiğini ve 'bıçak' anlamında kullanıldığını belirtir. Kelimenin kökeni 's-k-n' (sakin olmak, durmak) ile ilişkilendirilse de, burada 'keskin' anlamını veren bir türev olarak karşımıza çıkar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ekbernehu (أكبرنه), onu çok büyük ve yüce gördüler, yani onun güzelliği karşısında hayrete düştüler ve şaşkınlıklarını gizleyemediler. Bu, Yusuf'un olağanüstü güzelliğinin kadınlar üzerindeki etkisini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kebîr (كبير) kökünden türeyen ekberne (أكبرنه), bir şeyi büyük görmek, yüceltmek, hayran kalmak anlamlarına gelir. Ayette, kadınların Yusuf'un güzelliği karşısında duydukları hayranlık ve şaşkınlık o kadar büyüktür ki, kendilerini kaybetmişlerdir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ekbernehu (أكبرنه) ifadesi, 'onu çok büyük ve yüce buldular' anlamında olup, Yusuf'un güzelliğinin kadınlar üzerinde yarattığı şok ve hayranlığı anlatır. Bu, sadece fiziksel bir güzellikten öte, ilahi bir lütfun tezahürü olarak algılanmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Katta'ne (قطعن), 'kestiler' anlamına gelir. Burada, kadınların Yusuf'un güzelliği karşısında şaşkınlıktan dolayı ellerindeki bıçaklarla meyve yerine kendi ellerini kesmeleri mecazi bir anlatımdır. Bu, onların akıllarını yitirecek kadar etkilendiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kat' (قطع) kökünden türeyen katta'ne (قطعن), bir şeyi kesmek, ayırmak demektir. Ayette, kadınların Yusuf'un güzelliği karşısında kendilerinden geçerek ellerini kesmeleri, duydukları hayranlığın ve şaşkınlığın şiddetini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Katta'ne (قطعن) fiili, 'şiddetli bir şekilde kesmek' veya 'parça parça etmek' anlamındadır. Kadınların ellerini kesmeleri, Yusuf'un güzelliğinin onları ne denli etkilediğini ve adeta akıllarını başlarından aldığını gösteren abartılı bir ifadedir.
Yûsuf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
12/31. “Ne zamanki, onların gizledikleri dedikodularını işitti, onlara -bir davetçi- gönderdi ve onlar için çakı ile kesilecek bir yemek sofrası hazırladı. Ve onlardan her birine bir bıçak verdi. Ve -ey Yûsuf!- Onların karşılarına çık dedi. Vaktaki onu gördüler, onu pek büyüttüler ve kendi ellerini kesiverdiler ve dediler ki: Allah Teâlâ'yı tenzîh ederiz, bu bir insân değil, bu ancak üstün bir melektir.” Bunlarin kendisi hakkında yapmış olduğu bu dedikoduları, düşünceleri duyunca Onlara bir haberci gönderdi. Ve onlar gelmeden onlar için oturacak yerler hazırladı. Her türlü şeyden onların önüne getirdi. Ve önlerine “sikkînen” birer bıçak verdi. Meyve kesecekleri bıçak verdi. Ve önlerine çık bakalım. Dedi. Kime? Yûsuf’a. Yûsuf (a.s.) ı bir yere gizlemişti. Kadınlar gelip de her şey yani, ikrâmlar meyveler ve bıçakları hazır olunca, Yûsuf
(a.s.)ı gizlediği yerden çıkardı. Yûsuf (a.s.)ı gördüler. Onlara arzı endam edince bulunduğu perdenin arkasından çıkınca yahut içeri girince ona “Allahuekber” diyerek tekbir getirdiler. Hayretlerinden dona kaldılar. Nidâ ettiler. Ve ellerindeki bıçaklarla ellerini kesmeye başladılar. Elma ve armut soyuyoruz diye ellerini parçalamaya başladılar. Ve hiç farkında olmadılar. Acı duymadılar. Bu Allahmıdır? Ne kadar güzel! Bu beşer değildir. Neden? Hani güzelliğin onda dokuzu onda zâhir yönüyle zuhur ettiğinden böyle bir insân sûreti o zamana kadar görmediklerinden buna beşer diyemediler. “Allahmı’dır? Nedir bu?” diye düşündüler. Eğer değilse bu melektir, Dediler.
Şimdi burada küçük bir şeye daha dikkat çekelim. Bilindiği gib genel mânâda, “sikkîn,” “bıçak” “çakı” anlamında’dır, ikisi birleştirilirse, “bıçakı” olmakta’dır. Aslında, “sikkîn” ve “bıçak” gerçek bir isim değil, kesme fiili’nin ismi olup o fiilin kesme sıfatı’dır.
“Keser” diye bilinen sapı ahşaptan yüzü demirden olan âlet ise, kesme fiilinin hem âleti, hem sıfatı ve hemde ismi’dir.
“sekene” “sikkîn,” “sekîne” ve benzeri kelimeler’dir, “Sekene” sekene, “sâkin oldu” mâ’nâsına, mazî’de türü sâkinlik olan, bir fiili ifade eden kelime’dir.
“Sikkîn” mubalâğalı, çok sâkin oldu mâ’nâsınadır.
“Sekîne” ise kâlpte huzur bulma sükûne erme mâ’nâsına’dır. Kûr’ân-ı Kerîm’de ilk olarak Benî İsrâîl hakkında belirtilmiştir.
Bu hususta (Sûre-i feth 19) isimli kitabımızdan sayfa (84) ilgili bölümü aktarmayı uygun buldum, İnşeallah faydalı olur. Dileyen daha fazlasını aynı kitaptan okuyabilir (feenzelessekînete aleyhim) “üzerlerine o sekiy-neti -o huzur ve sükûneti- de indirdi” Dördüncü Âyet-i Kerîme de “sekîne”nin, mü’minlerin
kalplarine indirildiği ifade ediliyor iken, bura da on sekiz inci Âyette ise üzerlerine indirildiği bildiriliyor. Bu yüzden sekîne içten ve dıştan mü’min’leri kaplamış olduğu görülüyor. Kûr’ân-ı Kerîm, bunlardan başka daha üç yer de sekîne’den bahsetmektedir.
(Sümme enzelellahu sekinetehü alâ Rasûlihi ve alelmü’minîne)
9/26. “Sonra Allah Teâlâ Resûlü üzerine ve mü'minler üzerine rahmetini-sekîne indirdi.”
(Feenzelellahu sekînetehü aleyhi)
9/40 “Allah Teâlâ onun üzerine sekinetini indirdi.”
(Fihi sekinetün min Rabb-i küm.)
2/48 “Onda Rabb-iniz tarafından bir sekînet vardır.”
2/248. “Ve onlara peygamberleri dedi ki: Şübhesiz Talûtun hükümdarlığına açık alâmet, size tabutun gelmesidir ki, onda Rabbiniz tarafından bir “sekinet” vardır ve Mûsâ ile Hârun hanedanının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Onu melekler yükleneceklerdir. Eğer siz mü'minler iseniz şüphe yok ki, onda sizin için kesin bir delil vardır.” Dileyenler bu Âyet-i kerîme’leri tefsirlerden daha geniş biçimde araştırabilirler.
Şimdi bu beş Âyet-i Kerîme’yi özetle incelemeye çalışalım.
Görüldüğü gibi (2/248) de ki; “sekîne” görsel olarak bir sandığın içine indirilmiştir, onlar da Benî İsrâîl-in mâ’nevî bakiyeleridir, bunları sandık içinde gören o günkü Benî İsrâîl mensuplarının gönüllerine huzur ve güven gelmiştir.
Ancak bu sekîne kendilerinin dışında madde kaynaklı ve Rabb’larından, Rububiyyet mertebesindendir ve kendilerine dışarıdan dolaylı olarak gelmiştir. Doğrudan üzerlerine gelmemiştir. Bu sekîne sandık (tabut) la geldiği gibi gene sandıkla (tabut) gitmiştir ve oran (5/1) beşte birdir. Yani beş sekîne Âyetinden biri Ben-î İsrâîl-Mûseviliğe
dördü ise, İslâm’a ve Allahtan, Ulûhiyyet mertebesinden indirilmiştir ki, arada çok büyük fark vardır. Yine görüldüğü gibi.
(Tevbe 9/40) “Allah Rasûlünün ve mü’min lerin üzerine sekîne’yi indirdi.”
(Tevbe 9/40) “Allah Peygamberin ( veya sıddıkiyyet mertebesinin üzerine sekîne’yi indirdi.”
(Fetih 48/4) “Mü’minlerin kalplerine indirildi.”
(Fetih 48/18) “Mü’minlerin üzerlerine indirildi.” Diye ifade edilmektedir. Bunlardanda anlaşılacağı üzere (sekîne) hali, Hz. Peygamberde ve mü’minlerde kalıcı olmaktadır. Çünkü onlar, başta efendimiz (s.a.v.) olmak üzere mü’minler sekîne’nin meskün mahalli, yani iniş (nüzül) mahalli olmuşlardır.
Ben-î İsrâîl’e sekîne dışarıdan, sandıktan gelmiştir. Onu gördüklerinde huzur ve sükûn bulurlar görmediklerinde gene huzursuz olurlardı.
Hz. Peygambere ve mü’minlere inen sekîne ise üzerlerine, vede “kalplerine-gönül” indiğinden kendileri sâhip olmuşlar bu yüzden hariçten bir sekîneye ihtiyaç duymamışlardır. Baştaki (4) üncü Âyette sekîne’nin kelâm-î tarifi yapılmıştı, burada küçük bir tarif daha yapmağa çalışalım, şöyle ki;
Hz. Peygamberin sekîne’si, Allah ismi câmî’si ve Kûr’ân’dır.
Mü’minlerin sekîne’si gönüllerine indirilen Kur’ân-î ilimler, varlıklarına giydirilen sekîne’ler ise amel-i, salihleri’dir.
Bunlarla huzur bulurlar. Her kesin sekînesi gücü, gayreti nispetinde talep ettiği kadardır.
Salik’in sekînesi ise her mertebede o mertebenin hâli üzere yaşayarak, sekîneden, sekîneye geçerek sonunda Hakk’ta fâni olup, mutlak “sekine’ye-sükûna” ulaşmaktır.
Daha sonraları Hakk’la bâkî olup bu hâlin sekîne’si ni yaşamaktır.
Sekîne kelimesinin sayısal değeri toplam olarak (140) tır, görüldüğü gibi sıfırı kaldırırsak geriye (14) kalır ki, Nûr’u Muhammed-î dir, ve her mertebe de tecellisi ve hakimiyyet-i vardır. Yâni her mertebenin bir sekinesi vardır, Muhammed-î olan kimselere o sekine o mertebenin Nûr’u Muhammed-î sinden kalplerine ve üzerlerine indirilir, böylece huzurlu olarak yola devam edilir. Cenâb-ı Hakk her birerlerimize bu hakikatlerle ve “sekîne” haliyle yaşama imkânını verir İnşeallah.
Yukarıda “sikkîn hakkında bilgi verilmişti. “sikkîn,” “bıçak” “çakı” anlamında’dır, ikisi birleştirilirse, “bıçakı” olmakta’dır. Aslında, “sikkîn” ve “bıçak” gerçek bir isim değil, kesme fiili’nin ismi olup o fiilin kesme sıfatı’dır.
“Bıçak” “çakı” ise “çak” kelimesinden üretilmekte dir. “Çak” ın lügat mâ’nâsı ise, (1, yarık, çatlak, yırtmaç) (2, kılıç bıçak gibi, şeylerin sesleri) diye geçmektedir. Hâl böyle olunca, “çak’ı” bunların sesleri olmaktadır. “bi’çak’ı” ise, yani kısaltılmışı olan “bıçak” “bunların sesleri ile” kesme fiilinin bunların sesi ile ortaya çıkmasıdır diyebiliriz. Bütününden kesilen ve ayrılan bir yer-parça veya bir canlı kesildikten sonra nasıl hareketsiz, tam bir sükûnet içersinde olursa, işte bu yüzden kesme âletine “sükûnete erdirici olması ve sükûnet fiilini meydana getirmesi bakımından ve fâilin elindeki Fâil, olmasından o âlete çok sakinleştiren mâ’nâsına, “sikkîn,” “bıçak” denmiştir.” İşte o gün Zelihanın daveti üzerine saraya gelen kadınların “sikkîn-bıçak” ile ellerini kesmeleri, hakikat-i Yûsufiyyet-i sûret-i Yûsufiyye’de gördüklerinden ve bunun ne mânâya geldiğini anlayamadıklarından Allah Teâlâ'yı tenzîh ederiz, bu bir insân değil, bu ancak üstün bir melektir.” Dediler, ve o anda nûr-u Yûsufiyye’de fânî olup “sikkîn,” bu hâlin “sekinesi” kendilerine indiğinde varlıklarından geçip o mertebenin “fenâsı” ile çok-tam “fâni”
olduklarından ellerini kestiklerinin farkında olmadılar. Çünkü o anda kendilerinde zâhir olan nûr-u Yûsufiyye idi ve kendi beşeri varlıkları bâtınlarına geçmiş idi bu yüzden, kesilen parmakları beşeriyetlerine ait olduklarından parmaklarının kesildiğinden haberleri bile olmadı. İşte zeliha’nın misâfirlerinde meydana gelmiş olan bu hâl Yûsufiyyet mertebesinin “sekinesi” dir, diyebiliriz.
Bu küçük ilâveyi yaptıktan sonra biz tekrar kaldığımız yerden yolumuza devam edelim. Her ne kadar bu kısımda gene küçük bir tekrar var ise de her tekrarda başka bir yön açıldığından o günkü sohbet metni ile yolumuza devam ediyoruz. Cenâb-ı Hakk hemen anlayış ve idrak genişliği nasib etsin İnşeallah.
Zeliha kadınların kendi hakkında konuştuklarını duydu. Bunlara ne oluyor? Gönül mertebesi kendinde bulunan nefsâniyyet kardeşlerinin aralarında fısıldaştıklarını duyuyor. Ve bu hâdise gönülü çekemediklerini gösteriyor.
Ve onlara bir haberci gönderdi. Oturacak yerler hazırladı. Onların her birinin eline bıçak verdi. Bunların önüne “çık” dedi. Bu gerçekten büyük bir hâdisedir. Kendi nefsimizde bunu temaşa edersek Yûsuf (a.s.) yani bizdeki gönül, hakikat ve tarikat çalışmaları ile bir hayli eğitim ve terbiye aldıktan sonra yani kendini bildikten kendi güzelliği ortaya çıktıktan sonra o nefis Zelihası gönül Yûsufunu “çık ortaya” diye çıkartmasıyla kendisinde bulunan nefislerin, nefsin kardeşlerinin Yûsufun, yani gönlün güzelliği karşısında ne kadar aczde kaldıklarını anlatıyor.. Şimdi zâhirine gelelim;
O günkü kadınların hâlini anlamaya çalışalım. “Çık!” onların karşısına dediği zaman oradaki kadınlar sıraya dizilmişler. Merakla beklemekte idiler. Vakta ki onların karşısına çıktı. Onlar “allahu ekber” diyerek tekbir getirdiler. Ve onlar ellerini kestiler. ve hiç farkında olmadılar. Dediler ki “haşâ, lillâhi” bu olsa olsa Allahdır. Bu nasıl şey? Bu beşer
değil! İşte burada nefsâni yaşayan kimselerin Allahın Yûsuf ismiyle Yûsuf perdesinden onlarla hakikatini ortaya getirmesi karşısında kadınlar haşyete, cuşu huruşa gelip varlıklarını unuttular. Yani kendi bireysel hallerini unutup öyle özel bir hâle ulaştılar ki orada hakkı müşahede ettiler. Hakkın gerçek varlığını Yûsuf ismi altındaki zuhurunu müşahede ettiler. Ve bunun için tekbir getirdiler. Allahu Ekber diyerek bu haşyet, dehşet, müşahede karşısında elma, armut soyuyoruz diye ellerini kestiler. Ama duymadılar, farkında olmadılar. Neden? O anda kendi nefsaniyetleri ortadan kalkmıştı. Hani nasıl Hz. Ali efendimiz ayağına ok battığı zaman “namaza durayım, o zaman çıkarın” dedi. Ve o namaza durduğu vakit, kendi varlığından soyununca çekip çıkardılar. Acı duymadı. İşte o gün orada yaşanan hâdise çok târihi bir hâdisedir.
Bir bakıma İsâ (a.s.) “ben babamdan geldim. Biz baba oğul aynı şeyiz.” Gibi kendinde bulunan hakikati ilâhiyyeyi ilk olarak açıkca ortaya getirmesi gibi, Muhammed (s.a.v.) mirac gecesi dönüşünde “men reânî fekad real Hakk” gibi “bana bakan hakkı görür” diyerek “hakkı” ifşâ etmesi gibi, Yûsuf (a.s.) ın Hz Allah’ın Yûsuf esmâsıyla tecellisi ve zuhuru orada bulunan kadınlara aynı şekilde hayrete ve dehşete sevketti. Yani Allah olarak bir insânda bu nasıl olur? Daha evvel böyle bir bilgiye sahip olmadıklarından “Allah” diyemediler. Ama “Allah beşer sûretinde görünür” de diyemediler. Yani ne beşerdir ne de Allahdır, diyebildiler. Şaşkın kaldılar. En son akıllarınca olsa, olsa bu “melektir” dediler. Yani toprak ehli değil, gök ehlidir diye kabul ettiler. İşte burada işin aslı Nûr’u Yûsufiyye’yi görmüşlerdir; Cenâb-ı Hakk nasıl Mûsâ (a.s.) a ağaçtan tecelli etmişse, kadınlara da Yûsuf (a.s.) dan tecelli eyledi. Sıfat mertebesi de olabilir. Ama o mertebe daha henüz esmâ mertebesidir. Yani maddeden zuhur etmesi. Yalnız burada değişik bir hal vardır. Mûsâ (a.s.)a ağaçtan tecelli etti, burada Yûsuf (a.s.) dan tecelli ediyor. Însân’ın özünden, hakikatinden. İşte her birerlerimizin özünde bulunan gönül, Cenâb-ı Hakk’n tecelligâhıdır. Eğer bizde bu gönlümüzü, gerçekten faaliyete geçirebilirsek, Allahın varlığı o zaman orada mevcud olur. Ve bizim güçlerimiz bizdeki gönlün dışındaki diğer güçlerimiz
ona hayret etmek zorunda kalır. Duygularımız ona hayret etmek zorundadır ki, işin hakikati de işte budur. Biz ancak kendi hâlimizi idrak etmiş oluruz.
Yûsuf neydi? Gönüldü. Ama Yûsuf sözcüğünün ifadesi neydi? Yukarıda da belirtildiği gibi. Ye: yakîn hâli. Yahve, Yehova. Beni İsrâîl’in rabbıydı. Sin: insân. Sondaki fe: feyekünü, bir de vav vardır. Yû, derken vâridât-ı İlâhiyye. Bunları topladığımızda; yakîn hâliyle müşahede ehli olan insân, zât-ı ilâhiyye ile feyekünü –ol- der, hemen orada Allahın varlığı zuhura çıkar. Ve kendi varlığından yok olur. Yani Yûsuf’un sûret hâli, sûretteki hâli yoktur. Orada tecelli de olan İlâh-î varlık zuhura gelmiş olur. Yukarıda, da bahsedildiği gibi.
Yûsufiyyet mertebesi, Hazret-i Ahadiyyet’in “yeryüzü” Hazret-i Şehadet’te nokta zuhuru “Hazret-i Yûsuf” ismiyle Yûsufiyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır, diyebilirz.