İçeriğe atla
Yûsuf 36Cüz 12 · Sayfa 239

Yûsuf Sûresi 36. Âyet

يوسف

Sohbete sor

Vedeḣale me'ahu-ssicne feteyân(i)(s) kâle ehaduhumâ innî erânî a'siru ḣamrâ(an)(s) vekâle-l-âḣaru innî erânî ahmilu fevka ra/sî ḣubzen te/kulu-ttayru minh(u)(s) nebbi/nâ bite/vîlih(i)(s) innâ nerâke mine-lmuhsinîn(e)

Onunla beraber zindana iki delikanlı daha girdi. Biri, "Ben rüyamda şaraplık üzüm sıktığımı gördüm" dedi. Diğeri, "Ben de rüyamda başımın üzerinde, kuşların yediği bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bize bunun yorumunu haber ver. Şüphesiz biz seni iyilik yapanlardan görüyoruz" dedi.

Yûsuf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Onunla birlikte hapishaneye 2 kişi daha girdi. 2 genç. Bunların bir tanesi muhabbeti dünya, diğeri ise hevayı heves. Yani 2 gencin oraya girmesi kendindeki az da olsa kırıntı gibi, dünya muhabbeti biraz kalmıştı. Çünkü çok zengin bir yerden gelmişti. Orada bir sürü imkânları vardı. Altın taslardan su, şarap içiyorlardı. O günkü şartlarına göre yumuşak yataklarda yatıyorlardı. Bu kadar zenginlikten sonra o taş mahzene gitmek tabii ki bazı kırıntıları bırakmıştır. Az da olsa dünya muhabbeti, hevayı heves gerçi gönülde mutlak olarak, bunlar yok ama yine de bu 2 özelliği ile birlikte siccine, hapishaneye girdi. 2 gençten biri Fir’âvun’un ekmekci başı, birisi ise şarabcı başı imiş. Bunlardan bir tanesi Melik’in yemeğine zehir katmaya çalışmış. Yani suikast hazırlamışlar. Hangisi olduğu kesin belli olmadığı için ikisini birden hapse atıyorlar. Zâhirdeki bu 2 arkadaşın hapse girmeleri böyle. Ama bâtındaki ise, biri dünya muhabbeti diğeri ise hevayı hevesi temsil ediyor.

İçlerinden bir tanesi dedi ki; “Ben üzüm suyu sıktığımı gördüm.” Yani şarap yapmak için üzümleri sıktığımı gördüm. Diğeri de “ben de başımın üstünde ekmek sepeti taşıyorum. Ondan kuşlar yiyordu.” Dedi. Yûsuf (a.s.) “bu rû’ya-ların te’vîlini, izahını haber veririm” diyor. Onlar da “bunun te’vîlini bize haber ver, biz seni ihsân edilmişlerden görüyoruz.” Diyorlar.

Burada niçin “ihsân” kelimesi kullanıldı? ihsân kelimesi üzerinde durmamız gerekiyor. Başka bir kelime değil de “ihsân edilmişlerden” dediler. “lutuf” edilmişlerden “rahmet” edilenlerden diyebilirlerdi. İhsân’ın 2 anlamı vardır. biri umumi, biri özeldir. Umumi anlamı; herkes için geçerli olan ikrâm etmek demektir. Yani kendi imkânlarından başkalarını faydalandırmak ama az, ama çok. Hususî mânâya dönüştüğü zaman, “ihsân” gönül ehline verilen İlâh-î varidattır. İlâh-î cemâlin görülmesine yardımcı olan irfaniyyet bilgisidir. Nereden anlıyoruz? Cibrîl hadîsinden anlıyoruz.

Cibrîl hadîs’inde peygamberimiz (s.a.v.) efendimize bir yabancı zat geldiğinde sahabeyi kirâm ile birlikteyken ihsân nedir? Diye sorduğunda, efendimiz; “ihsân şudur ki, ibadet

ediyorken sen Rabbını göremiyorsan da (şimdilik) ama Rabbının seni gördüğünü düşünerek ibadet etmen, Rabbının seni gördüğünü düşünmen ihsân’dır.” Rabbinin sana şu kadar köşk ve mal mülk verdiğini demiyor. Rabbinin seni gördüğünü düşünmendir diyor. Müşahedenin kapısını açıyor. Bu Cibrîl hadîs’inin en büyük özelliğinden bir tanesi budur. Bize müşâhedenin kapısını açıyor. Ehli İslâm’a rû’yetullahın kapısını açmasıdır. Ondan sonra bunun devamında daha bir çok Âyetler vardır. Bir üsttekini söyleyeyim. Allah’ın rahmeti muhsinlerden gelir. (7/56) Yani ihsân edilmişlerden gelir. En yakın oradan gelir. Muhsinlerde Allah’ın rahmeti vardır. İşte kim ki ihsân ehlidir o Muhsindir. Ona ihsân edilmiştir. O da ihsân edecektir. Neyi? Zâti bilgileri, müşahedeyi İlâhiyyenin yolunu ihsân edecektir. Bundan büyük de ihsân olmaz. Zâten yeryüzünde oğlunuza 10 tane apartman dairesi, 10 tane araba, 100 tane çiftlikler bırakabilirsiniz. Ama ihsân, müşahede bırakamazsınız. Ancak bu yaşam sûretiyle ve Allah’ın o kişiye olan ihsânıyla ancak ihsân edilir. Bunun en kemâlâtı da Rahmân Sûresinde geçer.

“Hel cezâul ihsânü illel ihsânü;” (55/60) yani “ihsân’ın karşılığı ihsân değil midir?” yani “sen ne kadar ihsân edersen et bu eksilmez, daha çoğalır.” İşte buradaki ihsân kelimesi bu hakikatlerin içinde “muhakkak ki biz seni ihsân edicilerden görüyoruz.” Bakın o iki arkadaş dünya muhabbeti de, heva heves de olsa gönüldeki hakiki güzelliği ve nezâketi anlamış oluyorlar. Dünyalık dahi olsalar ihsân’dan bahsediyorlar. İşte kime ki, Cenâb-ı Hakk kendi zâtından perdesini açıyor, ona en çok büyük ihsân’da bulunuyor. O muhsin olmuş oluyor. O kimsedir ki bu hakikatleri de başkalarına aktararak başkalarına ihsân etmiş oluyor. Ve bunun üzerine Yûsuf (a.s.) da devam ederek

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)