Yâ sâhibeyi-ssicni eerbâbun muteferrikûne ḣayrun emi(A)llâhu-lvâhidu-lkahhâr(u)
"Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı ilahlar mı daha iyidir, yoksa mutlak hakimiyet sahibi olan tek Allah mı?"
"Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok tanrılar mı daha hayırlı, yoksa herşeye hakim ve galip olan bir tek Allah mı?"
Bu ayet, Yûsuf'un zindandaki arkadaşlarına tevhid inancını tebliğ ederken kullandığı retorik bir soruyu içermektedir. Temel olarak 'rab' kavramının çokluğu ile 'Allah'ın birliği' arasındaki zıtlığı vurgulayarak, hakiki ilahın kim olduğunu sorgulamaktadır. 'Sıcn' kelimesi ise bu tebliğin yapıldığı mekânı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سجن' kelimesinin 'hapsetmek, alıkoymak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Sıcn' ise bu eylemin yapıldığı yeri, yani zindanı ifade eder. Ayetteki kullanımı, Yusuf'un tebliğini yaptığı fiziksel ortamı açıkça belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'سجن' kelimesinin 'hapishane' anlamında kullanıldığını ve bu bağlamda 'Ey zindan arkadaşım' ifadesinin, zindanda bulunan kişilere hitap etmek için mecazi bir kullanım olduğunu ima eder. Ayetteki 'sahibeyi' kelimesiyle birlikte, zindan ortamının bir parçası olan kişileri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'رب' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi ıslah ederek kemale erdirmek' olduğunu ve bu nedenle 'sahip, malik, efendi, terbiye eden' gibi anlamlara geldiğini belirtir. 'Erbâb' ise bu kelimenin çoğulu olup, ayette Allah'tan başka tapılan, hükümranlık atfedilen varlıkları ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rabb' kavramının Kur'an'da 'yaratıcı, besleyici, koruyucu, hükümran' gibi anlamları kapsayan merkezi bir kavram olduğunu vurgular. Ayetteki 'erbâb' ise, bu nitelikleri hak etmeyen, ancak insanlar tarafından ilahlaştırılan çok sayıda varlığı temsil eder ve tevhidin zıddını oluşturur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'رب' kelimesinin 'malik, seyyid, müdebbir, mürebbi' anlamlarına geldiğini ve 'erbâb'ın ise bu vasıfları kendilerine yakıştıran veya başkaları tarafından yakıştırılan sahte ilahları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'müteferrikûn' (ayrı ayrı) sıfatıyla birlikte, bu sahte ilahların dağınık ve güçsüz yapısına işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'فرق' kökünün 'ayırmak, bölmek, parçalamak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Müteferrikûn' ise, 'ayrılmış, dağınık olanlar' demektir. Ayetteki 'erbâb' kelimesiyle birlikte kullanıldığında, bu ilahların birbiriyle uyumsuz, parçalı ve dolayısıyla güçsüz olduğunu ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'تفرق' fiilinin 'dağılmak, ayrılmak' anlamına geldiğini ve 'müteferrikûn'un da bu fiilin ism-i faili olarak 'ayrılmış, dağınık halde bulunanlar' olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, birden fazla ilahın varlığının birliği ve gücü parçaladığını, dolayısıyla onların gerçek ilah olamayacağını ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'وحد' kökünün 'tek olmak, biricik olmak' anlamına geldiğini ve 'Vâhid'in Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşi ve benzeri olmadığını ifade eden bir ismi olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, 'müteferrikûn' olan 'erbâb'ın zıddı olarak, Allah'ın mutlak birliğini ve eşsizliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Vâhid' kavramının Kur'an'daki tevhid inancının temelini oluşturduğunu ve Allah'ın mutlak tekliğini, bölünmezliğini ve eşsizliğini ifade ettiğini açıklar. Ayette, 'erbâb-ı müteferrikûn'a karşı Allah'ın 'Vâhid' olması, O'nun üstünlüğünü ve hakiki ilahlığını kanıtlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'قهر' kökünün 'galip gelmek, üstün gelmek, ezmek' anlamlarına geldiğini ve 'Kahhâr'ın ise 'çokça galip gelen, her şeye hükmeden' anlamına gelen mübalağalı bir sıfat olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın 'Vâhid' olmasıyla birlikte, O'nun mutlak gücünü ve diğer tüm varlıklar üzerindeki egemenliğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'Kahhâr' isminin, Allah'ın tüm varlıkları kendi iradesine boyun eğdirdiğini, hiçbir şeyin O'nun hükmünden kaçamayacağını ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'erbâb-ı müteferrikûn'un aksine, Allah'ın 'Vâhid' ve 'Kahhâr' olması, O'nun mutlak ve sarsılmaz gücünü ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Kahhâr' isminin, Allah'ın kudretinin ve egemenliğinin sınırsızlığını gösterdiğini, O'nun karşısında hiçbir gücün duramayacağını ifade ettiğini belirtir. Ayette, Yusuf'un tebliğinde, Allah'ın 'Vâhid' olmasının yanı sıra 'Kahhâr' olması, O'nun ibadete layık tek varlık olduğunu pekiştirir.
Yûsuf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
12/39. “Ey benim iki zindan arkadaşım!. Çeşitli Tanrılar mı hayırlıdır. Yoksa gücüne karşı durulamaz olan Allah mı?” Ey zindan arkadaşlarım! Farklı, farklı rablar mı hayırlıdır? Yoksa tek ve kahhar olan Allah mı daha hayırlıdır? Diye onlara o kadar büyük bir hakikat ifşa ediyor ki aynı zamanda bizlere de haber veriyor.
Şimdi, biri bize gelse dese ki; yeryüzünde kaç tane Allah var? 1 tane Allah var, deriz. Işte bu lâfzî bir cevaptır. Hakikatte yeryüzünde ne kadar insân varsa onların değişik idraklerinde ve anlayışlarında o kadar Allah vardır. işte bunlar kişiye özel ve kişinin hayâlinde ürettiği ayrı ayrı nefs-î rabb’ı has’lar’dır. Her birerlerimizin gönlünde, hayalinde, muhabbetinde ne varsa onun rabbı odur. Îster dünyalık olsun, ister âhiretlik olsun ne varsa odur. Bir insân Hakk sevgisinin üstünde neyi seviyorsa onun rabb’ı odur. Putu da
odur. Her ne kadar genel kıblesi, kâ’be’si olsa da böyledir. Böyle olduğu için de “ircii ilâ rabbik” (89/28) “Rabb’i ne dön” hitabına muhatab olur. Neden? Çünkü bizim yönümüz rabb’ı hasımıza yöneliktir. Rabbül erbab’a yönelik değildir. Her yönümüz ile Vâhit ve Kahhar olan Allah’a henüz ulaşamadığımız için bu hitaba muhatab oluyoruz. Onun için o tokadı yiyoruz. “ve ileyhi türceul ümur;” “bütün işler Allah’a dönücüdür.” Kaç yerde “herşey Allah’a dönücüdür.” Şeklinde bize ihtar olunuyorsa, demek ki, biz başka yerlerdeyiz. Eğer biz şu kapıya doğru dönmüşsek –zâten dönmüşüzdür- doğrudur. Çıkış yeri kapıdır. Ama cama dönmüşsek, camı kapı bilmişsek “çıkış yeri kapıdır, kapıya dön!” ihtarını alırız. Din kapıdır. Camı kapı bilirsen orada bekler durursun. Ya da oradan atlamaya çalışırız. Elimizi, ayağımızı kırarız. Yûsuf Sûresindeki Âyetlerin en önemlisi de belki budur. Rabb’i tanıma yolunda açıklık kazandıran Âyet-i Kerîme budur.
Ayrıca ona rû’ya-larını soran kimseler ona muhatab olarak bu sözler konuşuluyor. “tek ve Kahhar olan Allah mı yoksa tefrika olan rablar mı hayırlıdır.” Hani kıyamet koptuğunda kimse kalmayınca Allah nida edecek. “limenil mülkül yevm?” (40/16) “bugün mülk kimindir?” cevap verecek kimse olmadığından “lillâhil vâhidil kahhâr” yani “tek ve Kahhar olan Allahındır.” Kahhâr esmâsının kullanılması bütün bu varlıkta aslında özel olarak tek kendisinin olduğu, ancak çeşitli zuhurlarla ortaya geldiğinden, değişik varlıkların varlığı düşünüldüğünden “kahhar” esmâsıyla bütün bu varlıkları kaldırdığından tek “vâhîd” olan kendisinin kalması dolayısıyla “kahhâr” esmâsı’nı kullandı. Yoksa “cebbâr” esmâsını veya başka esmâsı’nı kullanırdı. Kahhar esmâsı bütün varlıkları bâtına çektiğinden tek ve vâhîd olan sadece Allah kalacaktır. Başka bir deyişle diğer rabb’ları “kahhar” esmâsı ortadan kaldırır.
“İşte ben ona îmân ettim” diyor. Dikkatini anlatmak istiyor ve yöneldiği yeri söylüyor.