Vetteba'tu millete âbâ-î ibrâhîme ve-ishâka veya'kûb(e)(c) mâ kâne lenâ en nuşrike bi(A)llâhi min şey-/(in)(c) żâlike min fadli(A)llâhi ‘aleynâ ve'alâ-nnâsi velâkinne ekśera-nnâsi lâ yeşkurûn(e)
"Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum. Bizim, Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmamız (söz konusu) olamaz. Bu, bize ve insanlara Allah'ın bir lütfudur, fakat insanların çoğu şükretmezler."
"Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum. Bizim, Allah'a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, bize ve insanlara Allah'ın bir lutfudur. Fakat insanların çoğu şükretmezler."
Yusuf Suresi'nin 38. ayeti, Hz. Yusuf'un tevhid inancını ve atalarının dinine bağlılığını vurgularken, Allah'ın lütfunu ve insanların çoğunun şükürsüzlüğünü dile getirmektedir. Ayet, 'millet', 'şirk', 'fadl' ve 'şükür' gibi temel kavramlar üzerinden inanç, ilahi lütuf ve insan davranışları arasındaki ilişkiyi ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'millet' kelimesini, bir peygamberin ümmetine öğrettiği şeriat ve din olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, Hz. İbrahim, İshak ve Yakub'un tevhidi esas alan, Allah'a ortak koşmaktan uzak dinini ifade eder ki, Hz. Yusuf da bu yolu takip ettiğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'millet'i 'din' ve 'şeriat' anlamında kullanır. Burada Hz. Yusuf'un, atalarının tevhid inancına ve yaşam tarzına tabi olduğunu, onların yolunu izlediğini mecazi olarak değil, doğrudan bir bağlılık ifadesi olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'millet' kavramının Kur'an'da genellikle bir peygamberin tebliğ ettiği ve takipçilerinin benimsediği özel bir dinî sistemi ifade ettiğini belirtir. Ayette, Hz. Yusuf'un atalarının 'millet'ine uyması, onların tevhid inancını ve Allah'a teslimiyetini kendi hayatına tatbik etmesi anlamındadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şirk' kelimesini Allah'a ortak koşmak, O'nunla birlikte başka ilahlar edinmek olarak açıklar. Ayetteki 'mâ kâne lenâ en nuşrike billâhi min şey'in' ifadesi, Hz. Yusuf'un ve atalarının tevhid inancının temelini, yani Allah'tan başka hiçbir varlığa ibadet etmeme ve O'na ortak koşmama prensibini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şirk'i Allah'ın rububiyetinde veya uluhiyetinde başkasını ortak kılmak olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, Hz. Yusuf'un atalarından miras aldığı dinin, Allah'ın mutlak birliğini ve eşsizliğini savunduğunu, bu nedenle hiçbir şekilde O'na ortak koşmanın mümkün olmadığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şirk'i Kur'an'ın en temel kavramlarından biri olarak ele alır ve Allah'ın mutlak birliğine karşı çıkan her türlü inanç veya eylemi kapsadığını belirtir. Ayetteki 'nüşrike' fiili, Hz. Yusuf'un tevhid inancının bir gereği olarak, Allah'a ortak koşma fikrinin kendileri için kabul edilemez olduğunu açıkça ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fadl'ı, bir şeyin fazlası ve iyiliği olarak açıklar. Allah'ın 'fadl'ı ise, O'nun kullarına karşılıksız olarak verdiği nimetler ve ihsanlardır. Ayetteki 'zâlike min fadlillâhi aleynâ' ifadesi, tevhid inancına sahip olmanın ve şirkten uzak durmanın, Allah'ın Hz. Yusuf'a ve atalarına bahşettiği büyük bir lütuf olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fadl'ı, hak edilenden fazla verilen şey olarak tanımlar. Ayetteki 'fadlullah', Allah'ın insanlara, özellikle de peygamberlere, doğru yolu göstermesi, tevhid inancını nasip etmesi gibi karşılıksız ve büyük nimetlerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fadl'ın Kur'an'da genellikle Allah'ın cömertliğini, ihsanını ve lütfunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, tevhid inancının ve şirkten uzak durmanın, Allah'ın insanlara bahşettiği en büyük manevi lütuflardan biri olduğu vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şükür'ü, nimetin sahibini övmek ve nimetin hakkını vermek olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yeşkurûn' ifadesi, insanların çoğunun Allah'ın kendilerine bahşettiği tevhid nimeti ve diğer lütufların kıymetini bilmediğini, bu nimetlere karşı minnettarlık göstermediğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'şükür'ü, nimetin sahibini övmek ve nimetin gereğini yerine getirmek olarak tanımlar. Ayetteki 'ekseru'n-nâsi lâ yeşkurûn' ifadesi, insanların çoğunun Allah'ın kendilerine verdiği nimetlere karşı nankörlük ettiğini, bu nimetleri doğru bir şekilde değerlendirmediğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şükür' kavramının Kur'an'da Allah'ın nimetlerine karşı minnettarlık ve bu nimetleri O'nun rızasına uygun kullanma anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'lâ yeşkurûn' ifadesi, insanların çoğunun Allah'ın lütuflarına karşı kayıtsız kaldığını, bu nimetlerin değerini takdir etmediğini ve dolayısıyla nankörlük ettiğini vurgular.
Yûsuf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
12/38. “Ve babalarını İbrâhîm'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine tâbi oldum. Bizim için Allah'a her hangi bir şeyi ortak koşmamız doğru olamaz. Bu -tevhit- bizim üzerimize ve insânların üzerine Allah Teâlâ'nın bir lütfudur. Fakat insânların çoğu şükretmezler.” Atalarımın, babalarımın, İbrâhîm’in dinine, İsmâîl’in dinine, ve Ya’kûb’un dinine uyarak geldim. Onların dinleri aslında İbrâhîm’in dini idi. Bu da hullet dini, muhabbet dini, tevhid-i ef’âl idi. İşte bakın İbrâhîm (a.s.)a giydirilmiş olan
hullet, o muhabbet elbisesi, zâhirde de bir gömlek olarak burada özelliğini bulduğundan verese olarak, Yûsuf (a.s.) a geçtiğinde ve kendisi o gömleği giydiğinde zâhirde bu hâdise oluştuğundan bâtında da aynı hâdise oluşmuş oluyor. Hem maddi hem de mâ’nevi olarak gelen gömleği giymiş oluyor. Her iki yönden de kemâl ehli olmuş oluyor. Babalarının dini üzre yani “hanif” dini. Bu ne demek? “lekesiz, muvahhit tevhid ehli” demek. Ama tevhid-i ef’âl de.
NOT=İlgisi dolayısıyla “Bir zuhuratın düşündürdükleri” kitabımızdan küçük bir bölümü ilâve etmeyi uygun gördüm.
(3) Merteb-i İbrâhîmiyye de, “Tevhîd-i ef’âl” fiillerin birliğinde ki, “zâhiri Tevhid” anlayışıdır.
(Lâ fâile illâllah) “Allah’dan başka fâil yoktur” hükmü ile bütün fiilerin fâili Hakk’tır; anlayışının başladığı yerdir. Diğer anlayışlardan çok üstün bir anlayıştır. Ancak yine de bu anlayış bir bilgi kabilindendir. Bilgi kabilinden de olsa bile yine de Allah anlayışında bir inkılâb oluşturmaktadır. Bütün varlıkta fiilen dahi olsa Hakk’ın mutlak hakimiyyetini görme yolunun açılmasıdır.
“Tevhîd-i ef’âl” İbrâhîmiyyet, aynı zamanda, “Tevhîd-i Zât’sız, Teşbîh”tir. Bu cümleyi biraz açmaya çalışalım.
Bilindiği gibi; Bütün Tevhîdler-i de, Tevhîd eden “Tevhîd-i Zat” tır. Bu mertebe ise Hz. Rasûlüllah (s.a.v.) efendimize ve onun ümmetine verilen “Tevhîd” dir ki; bütün varlığı her yönü ile sarmış-ihâtâ etmiştir.
Buna göre “Tevhîd-i ef’âl” ise sadece görünen varlıkları “Tevhîd-birlemek” tir. Varlıklar da birlemek ise “teşbîh-benzeme” yoluyla olan “tevhîd” dir. Bu hâl ise “Tevhîd-i Zât’sız, Teşbîh”tir. Diyebiliriz.
“Benim neyime lâzım ki Allah’a şirk koşmak. Bana yaraşmaz.” Diyor zindan arkadaşlarına. Bir bakıma da gönül kendinde bulunan güçlere söylüyor. “Ben şirk ehli
değilim.” Siz istediğinizi yapın, diyor. Ve daha evvel gönül âlemin de bu hayatı yaşayan gönüllere “ben uyarım. Ben tabiyim.” Diyor.
Allah’ın bizim üzerimize verdiği fazlı keremidir. Ve insânlar’ın üzerine verdiği fazlı keremidir. Burada belirtilen yukarıda bildirdiği İsmâîl’in, Ya’kûb’un, İshâk’ın, Yûsuf’un, İbrâhîm’in dini insânların üzerine de verilen bir fazlı keremidir. Şu kadar var ki insânların çoğu farkında değillerdir. Bu hâdiseye şükretmezler. Yani kendilerine bahsedilen bu peygamberler vasıtasıyla insânlara nakledilen, tebliğ edilen bu hakikatlerin çoğunu bilmezler. Ve bunun şükrünü yerine getirmezler. “şükretmezler” diyor, ne yazık ki bugün de aynı durum devam ediyor.