İçeriğe atla
Yûsuf 38Cüz 12 · Sayfa 240

Yûsuf Sûresi 38. Âyet

يوسف

Sohbete sor

Vetteba'tu millete âbâ-î ibrâhîme ve-ishâka veya'kûb(e)(c) mâ kâne lenâ en nuşrike bi(A)llâhi min şey-/(in)(c) żâlike min fadli(A)llâhi ‘aleynâ ve'alâ-nnâsi velâkinne ekśera-nnâsi lâ yeşkurûn(e)

"Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum. Bizim, Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmamız (söz konusu) olamaz. Bu, bize ve insanlara Allah'ın bir lütfudur, fakat insanların çoğu şükretmezler."

Yûsuf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

12/38. “Ve babalarını İbrâhîm'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine tâbi oldum. Bizim için Allah'a her hangi bir şeyi ortak koşmamız doğru olamaz. Bu -tevhit- bizim üzerimize ve insânların üzerine Allah Teâlâ'nın bir lütfudur. Fakat insânların çoğu şükretmezler.” Atalarımın, babalarımın, İbrâhîm’in dinine, İsmâîl’in dinine, ve Ya’kûb’un dinine uyarak geldim. Onların dinleri aslında İbrâhîm’in dini idi. Bu da hullet dini, muhabbet dini, tevhid-i ef’âl idi. İşte bakın İbrâhîm (a.s.)a giydirilmiş olan

hullet, o muhabbet elbisesi, zâhirde de bir gömlek olarak burada özelliğini bulduğundan verese olarak, Yûsuf (a.s.) a geçtiğinde ve kendisi o gömleği giydiğinde zâhirde bu hâdise oluştuğundan bâtında da aynı hâdise oluşmuş oluyor. Hem maddi hem de mâ’nevi olarak gelen gömleği giymiş oluyor. Her iki yönden de kemâl ehli olmuş oluyor. Babalarının dini üzre yani “hanif” dini. Bu ne demek? “lekesiz, muvahhit tevhid ehli” demek. Ama tevhid-i ef’âl de.

NOT=İlgisi dolayısıyla “Bir zuhuratın düşündürdükleri” kitabımızdan küçük bir bölümü ilâve etmeyi uygun gördüm.


(3) Merteb-i İbrâhîmiyye de, “Tevhîd-i ef’âl” fiillerin birliğinde ki, “zâhiri Tevhid” anlayışıdır.

(Lâ fâile illâllah) “Allah’dan başka fâil yoktur” hükmü ile bütün fiilerin fâili Hakk’tır; anlayışının başladığı yerdir. Diğer anlayışlardan çok üstün bir anlayıştır. Ancak yine de bu anlayış bir bilgi kabilindendir. Bilgi kabilinden de olsa bile yine de Allah anlayışında bir inkılâb oluşturmaktadır. Bütün varlıkta fiilen dahi olsa Hakk’ın mutlak hakimiyyetini görme yolunun açılmasıdır.

“Tevhîd-i ef’âl” İbrâhîmiyyet, aynı zamanda, “Tevhîd-i Zât’sız, Teşbîh”tir. Bu cümleyi biraz açmaya çalışalım.

Bilindiği gibi; Bütün Tevhîdler-i de, Tevhîd eden “Tevhîd-i Zat” tır. Bu mertebe ise Hz. Rasûlüllah (s.a.v.) efendimize ve onun ümmetine verilen “Tevhîd” dir ki; bütün varlığı her yönü ile sarmış-ihâtâ etmiştir.

Buna göre “Tevhîd-i ef’âl” ise sadece görünen varlıkları “Tevhîd-birlemek” tir. Varlıklar da birlemek ise “teşbîh-benzeme” yoluyla olan “tevhîd” dir. Bu hâl ise “Tevhîd-i Zât’sız, Teşbîh”tir. Diyebiliriz.


“Benim neyime lâzım ki Allah’a şirk koşmak. Bana yaraşmaz.” Diyor zindan arkadaşlarına. Bir bakıma da gönül kendinde bulunan güçlere söylüyor. “Ben şirk ehli

değilim.” Siz istediğinizi yapın, diyor. Ve daha evvel gönül âlemin de bu hayatı yaşayan gönüllere “ben uyarım. Ben tabiyim.” Diyor.

Allah’ın bizim üzerimize verdiği fazlı keremidir. Ve insânlar’ın üzerine verdiği fazlı keremidir. Burada belirtilen yukarıda bildirdiği İsmâîl’in, Ya’kûb’un, İshâk’ın, Yûsuf’un, İbrâhîm’in dini insânların üzerine de verilen bir fazlı keremidir. Şu kadar var ki insânların çoğu farkında değillerdir. Bu hâdiseye şükretmezler. Yani kendilerine bahsedilen bu peygamberler vasıtasıyla insânlara nakledilen, tebliğ edilen bu hakikatlerin çoğunu bilmezler. Ve bunun şükrünü yerine getirmezler. “şükretmezler” diyor, ne yazık ki bugün de aynı durum devam ediyor.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)