Mâ ta'budûne min dûnihi illâ esmâen semmeytumûhâ entum veâbâukum mâ enzela(A)llâhu bihâ min sultân(in)(c) ini-lhukmu illâ li(A)llâh(i)(c) emera ellâ ta'budû illâ iyyâh(u)(c) żâlike-ddînu-lkayyimu velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya'lemûn(e)
"Siz Allah'ı bırakıp; sadece sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlere (düzmece ilahlara) tapıyorsunuz. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah'a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler."
"Sizin Allah'ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah'a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler."
Yûsuf Suresi 40. ayet, tevhid inancının temelini oluşturan ibadet ve hüküm koyma yetkisinin yalnızca Allah'a ait olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, insanların Allah dışında taptıkları şeylerin anlamsızlığını ve bu tür ibadetlerin hiçbir ilahi dayanağı olmadığını dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'abd' kökünü 'tevazu ve boyun eğme' olarak tanımlar. İbadet ise, 'en üst düzeyde tevazu ve boyun eğme'dir. Ayetteki 'ta'budûne' kelimesi, Allah'a özgü olması gereken bu mutlak boyun eğmenin, putlara yöneltilmesinin yanlışlığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ibadet' kavramının Kur'an'da sadece ritüelistik eylemleri değil, aynı zamanda 'Allah'a mutlak itaat ve teslimiyet'i de kapsadığını belirtir. Ayetteki kullanım, Allah'ın hükmüne karşı gelerek başka varlıklara yönelmenin, bu mutlak teslimiyetin ihlali olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'esmâ'' kelimesinin 'semâ' kökünden geldiğini ve 'yükselmek, yüceltmek' anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki 'esmâ'' kelimesi, insanların kendi elleriyle yücelttikleri, ancak gerçekte hiçbir değeri olmayan putları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'esmâ'' kelimesinin burada 'isimlendirilmiş putlar' anlamında mecazi bir kullanım olduğunu ifade eder. Bu putların sadece birer isimden ibaret olduğunu, arkalarında ilahi bir güç veya gerçeklik olmadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'sultân' kelimesini 'güç, yetki ve delil' olarak açıklar. Ayetteki 'mâ enzelellâhu bihâ min sultânin' ifadesi, putlara tapınmanın hiçbir ilahi dayanağı, kanıtı veya meşruiyeti olmadığını net bir şekilde ortaya koyar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sultân' kelimesinin 'hüccet' (kanıt) ve 'burhân' (kesin delil) anlamlarına geldiğini belirtir. Ayet, insanların putlara tapınma eylemlerinin, Allah katından gelmiş hiçbir geçerli delile dayanmadığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hükm' kelimesinin 'ayırmak, karar vermek, engellemek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'İn el-hukmu illâ lillâh' ifadesi, yasama, yargılama ve hüküm koyma yetkisinin münhasıran Allah'a ait olduğunu, başka hiçbir varlığın bu yetkiye sahip olmadığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hükm' kavramının Kur'an'da hem 'yargılama' hem de 'kanun koyma' anlamlarını içerdiğini ifade eder. Ayetteki bağlam, Allah'ın sadece ahirette değil, dünyada da hayatın tüm alanlarında hüküm koyma yetkisinin tek sahibi olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Halebî, 'kayyim' kelimesinin 'istikamet üzere olan, eğriliği olmayan, doğru ve sağlam' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ed-dînü'l-kayyim' ifadesi, Allah'ın dini'nin her türlü sapmadan uzak, doğru ve kalıcı bir yol olduğunu vurgular.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kayyim' kelimesini 'kendisiyle işlerin düzeltildiği, ayakta tutulduğu şey' olarak açıklar. Bu bağlamda, Allah'ın emrettiği dinin, insan hayatını ve toplumu doğru bir şekilde düzenleyen, ayakta tutan yegane sistem olduğunu ifade eder.
Yûsuf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Allahdan gayrıya niye tapıyorsunuz? Onlar ancak bir isimden ibarettir. Bakın sizin taptığınız ne varsa bunların kendilerine ait varlıkları yoktur. Onlar birer isimden ibarettir. Bu isimleri de onlara babalarınız verdi. Allahın verdiği isimler değildir.” Ne kadar boşta kalıyor. Rabb’ler, put’lar, şunlar, bunlar…onların ne kendilerinin duymaları, ne görmeleri, ne işitmeleri vardır. Ve ne de onların hareket etme kabiliyetleri vardır. Kendilerinden acizler. Bunlara niye tapıyorsunuz? Diye bu kadar açık olarak gösteriyor. Burada da babalarınızın ve sizlerin isimlendirdiğiniz şeyler onların kendilerine ait bir varlıkları yok diyerek belirtiyor. Allah onların üzerine de bir güç indirmedi, onlara bir kuvvet, bir şahsiyet, bir seyyaliyet de vermedi. Bir hareket sahası da tanımadı. Muhakkak ki hüküm ancak Allah’a aittir. Yani onun verdiği değer ile bir şey değerlenirse değerlidir. Sizin verdiğiniz değerle hiç bir şey olmaz.
Buradan biraz dünyaya gelelim; ordinaryus profesör bilmem kim, kim oğlu kim. Kim verdi ona bu pâye’yi?
İnsânlar verdi. Veya babalarımız verdi. Bunların hepsi yok olacak. Bugün rabb diye gördüğümüz yıldız diye gördüğümüz o şeyler hepsi sönüp gidecek. Çünkü insânlar onları bu hâle getirdi. Eğer Rabbül Erbab bir isim koymuşsa yani bir mahal tesbit etmişse ve bir mertebe vermişse işte onu alacak hiç bir varlık yoktur. Şöyle biz gereği gibi uğraşalım: rabbim bize “kulum” desin. Bizi kulluk mertebesinde kayda alsın. Peygamberimiz de bize “ümmetim” desin. Ümmetlik mertebesinde kaydımız olsun. Bunu Allah isimlendirmiş oluyor. Onun isimlendirdiği yani tesbit ettiği şeyi elden alacak hiçbir varlık yoktur. Allahtan tescillidir. Diğerleri kuldan tescillidir. Kulun böyle bir tescil hakkı yoktur. Çünkü Allah onların üzerine bir şey indirmedi, diyor. Böyle bir selâhiyetleri yoktur. Hüküm ancak Allaha aittir. Allahın emri iyi biliniz ki ona ibadet edilir. İşte kâim olan din budur. Muhkem, geçerli olan, her iki dünyada da bu hükümlerdir. İnsânlarin çoğu bunu bilmezler. Bundan gaflettedirler. Haberleri olmaz.