Kâle-c'alnî ‘alâ ḣazâ-ini-l-ard(i)(s) innî hafîzun ‘alîm(un)
Yusuf, "Beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir. Çünkü ben iyi koruyucu ve bilgili bir kişiyim" dedi.
O da, ona dedi ki: "Beni bu ülkenin hazineleri üzerine getir. Çünkü iyi korurum, iyi bilirim."
Yusuf Suresi 55. ayet, Hz. Yusuf'un Mısır hükümdarından ülkenin mali işlerini yönetme talebini ve bu talebin gerekçesini ifade etmektedir. Ayet, 'hazineler', 'koruyucu' ve 'bilen' gibi anahtar kavramlar üzerinden yönetim, emanet ve ehliyet gibi temel İslami değerlere vurgu yapar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ceale' fiilinin bir şeyi bir hale dönüştürmek, bir şeyi bir şey yapmak veya bir şeyi bir konuma getirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'İc'alnî' ifadesi, Hz. Yusuf'un kendisinin 'hazineler üzerine memur kılınması' talebini, yani bir makama atanmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ceale' fiilinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını ve burada 'kılmak, tayin etmek' anlamında olduğunu belirtir. Hz. Yusuf'un bu talebi, kendisini belirli bir idari göreve atama isteğini mecazi olarak ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hazâin' kelimesinin 'hazine'nin çoğulu olduğunu ve mal, erzak, yiyecek gibi şeylerin saklandığı yerleri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Mısır'ın tüm ekonomik kaynaklarını ve depolarını kapsayan geniş bir anlam taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hazn' kökünün bir şeyi korumak, saklamak anlamına geldiğini ve 'hazine'nin de saklanan mal olduğunu ifade eder. Ayetteki 'hazâinü'l-ard' ifadesi, ülkenin tüm maddi varlıklarını ve bunların yönetimini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'hazine' kavramının sadece maddi varlıkları değil, aynı zamanda Allah'ın ilahi kudretinin ve rızkının kaynaklarını da ifade edebileceğini belirtir. Bu ayette ise daha çok dünyevi, somut mal varlıkları ve bunların idaresi anlamında kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hıfz' kelimesinin bir şeyi unutmaktan veya zayi olmaktan korumak anlamına geldiğini belirtir. 'Hafîz' ise bu işi sürekli ve mükemmel bir şekilde yapan kişidir. Hz. Yusuf, bu sıfatla hazineleri hem israftan koruyacağını hem de doğru bir şekilde yöneteceğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hafîz' kelimesinin hem koruyucu hem de ezberleyici anlamlarına geldiğini, ancak bu ayette daha çok emaneti koruma ve gözetme anlamında kullanıldığını vurgular. Hz. Yusuf'un bu vasfı, mali kaynakları güvenle idare etme yeteneğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hafîz' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın sıfatı olarak kullanıldığını, ancak insan için kullanıldığında emanete riayet etme, sorumluluğunu yerine getirme ve koruma anlamlarını taşıdığını ifade eder. Hz. Yusuf'un bu ifadesi, kendisinin bu göreve layık olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ilm' kelimesinin bir şeyin hakikatini idrak etmek olduğunu ve 'alîm'in de bu bilgiye sahip olan kişi olduğunu belirtir. Hz. Yusuf, bu sıfatla sadece koruyucu değil, aynı zamanda hazineleri nasıl yöneteceğini, ne zaman ne yapacağını bilen bir uzman olduğunu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'alîm' kelimesinin geniş ve derin bilgiye sahip olanı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Hz. Yusuf'un mali yönetim, ekonomi ve kriz yönetimi konularında özel bir bilgiye sahip olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'ilim' kavramının sadece teorik bilgiyi değil, aynı zamanda pratik bilgeliği ve doğru karar verme yeteneğini de kapsadığını belirtir. Hz. Yusuf'un 'alîm' sıfatı, onun sadece bilgili değil, aynı zamanda bu bilgiyi etkin bir şekilde kullanabilecek yetkinlikte olduğunu gösterir.
Yûsuf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
12/55. “Hz. Yûsuf'da dedi ki: Beni yurdun hazineleri üzerine tayin et, muhakkak ki, ben çok iyi korurum, bu işi bilirim.” İşte gönül Yûsuf’u belirli şeylerden geçmiş, kardeşlerinin tasallutundan kurtulmuş, zindandaki eğitimini ve nefs ile olan mücadelesini yani Zeliha ile olan mücadelesini ve imtihanını tamamlamış, nihayet vezir
hükmüne girmiş, yani dünya saltanatı da eline geçmiş, hürriyetine kavuşmuş. Bir yandan o dervişlik devresi geçmiş, eğitim devresi geçmiş. Bu sefer eğitici devresi başlamış. Vakta ki “senin yanımızda emin bir yerin vardır.” “Şerefi mekân bil mekîn.” Mekân’ın şerefi mekîn-içinde oturan- iledir, demişler. İşte Yûsuf’un değeri o kinâye de değer vermekte mekânın mekîn’i oluyor. Yani yanımızdaki yerin böyle kıymetli ve eminsin sen diye bunu bildiriyor.
Yûsuf (a.s.) melîk’in yanına girdiği zaman, melik’de boş insân değildir tabii. Mısırın idarecisi olan bir insân kafasız bir insân olamaz. Birçok lisân biliyormuş. Yûsuf (a.s.) onun yanına girdiği zaman melik ona ibrânice selâm veriyor. “hoş geldin” gibilerden ibrâni lisânıyla konuşuyor. Bu sefer Yûsuf (a.s.) ona ibrânice cevap veriyor. Bakıyor ki çok lâtif, beliğ bir kelâmı var, denemek için ona arkadan arabca bir kelime kullanıyor. Bir soru soruyor. Yûsuf (a.s.) arabca cevap veriyor. Diğer taraftan kıptice bir şey soruyor, yine kıptice ona cevap veriyor. Değişik lisânlardan değişik konuşmalar yapıyor. işte bunun için “artık sen bizim yanımızda emin bir mekân sahibisin” diyor. Orada kabul görüyor. İşte bu hâdise bize “Muhammed’ül emîn” hakikatinden “Yûsuf’ül emîn” hakikatini anlatmaktadır.
Melik “Sen bu lîsân’ları nereden öğrendin? Nasıl bir insânsın?” diye soruyor. Ondaki asâleti farkediyor. Köklü bir âileden geldiğini anlıyor.
Yûsuf (a.s.)” ibrânice lîsân’ büyük babamın, dedemin, arabca; büyük babam İbrâhîmin lîsân’ı veya amcamın lîsân’ıdır. İşte bu kıptice lîsân’ ise hapiste öğrendiğimdir.” Bunları böyle anlatınca hayran kalıyor. Yûsuf (a.s.) bu itibarı gördükten sonra “beni yeryüzünün hazineleri üzerine hazinedar kıl. Ben onları bilerek, bilici olarak muhafaza ederim. Emin bir bekçisi olurum.” Diyor.
Bakın iş ne kadar değişti değil mi? köle olan, kardeşleri tarafından çok ucuz pahaya satılan o gönül, zindanda eğitim gören gönül, nihâyet yeryüzünün emiri oluyor. Hangi yeryüzü? Beden mülkü. Beden mülkünün hazinedarı oluyor. Artık her şey ona teslim ediliyor. Çünkü zâten hayat, ilim,
irâde, kudret, kelâm, semi, basar, tekvin. Cenâb-ı Hakk’ın sıfatı subûtiyyesi gönülde mevcut, zâten ona teslim edilmiştir. İşte bu sıfatlarla, bu oluşumlarla beden mülkünün sahib-i emîni oluyor. Buradaki hazîne’ler Cenâb-ı Hakk’n esmâ-i İlâhiyye’sidir. Hepsi ayrı, ayrı bir hazîne’dir. Ne kadar isim varsa Cenâb-ı Hakk’ın bize vermiş olduğu hazîneleri’dir. Hiç bir vücûd güçlerinden hiç birine teslim edilmiyor. Nefse, hayâle, şunlara, bunlara teslim edilmiyor. Gönle teslim ediliyor. Artık bu mekîn, dünya yeryüzü onun mekânı olmuş oluyor. Yani beden dünyasının emîn bir sahibi olmuş oluyor.