İçeriğe atla
Yûsuf 55Cüz 13 · Sayfa 242

Yûsuf Sûresi 55. Âyet

يوسف

Sohbete sor

Kâle-c'alnî ‘alâ ḣazâ-ini-l-ard(i)(s) innî hafîzun ‘alîm(un)

Yusuf, "Beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir. Çünkü ben iyi koruyucu ve bilgili bir kişiyim" dedi.

Yûsuf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

12/55. “Hz. Yûsuf'da dedi ki: Beni yurdun hazineleri üzerine tayin et, muhakkak ki, ben çok iyi korurum, bu işi bilirim.” İşte gönül Yûsuf’u belirli şeylerden geçmiş, kardeşlerinin tasallutundan kurtulmuş, zindandaki eğitimini ve nefs ile olan mücadelesini yani Zeliha ile olan mücadelesini ve imtihanını tamamlamış, nihayet vezir

hükmüne girmiş, yani dünya saltanatı da eline geçmiş, hürriyetine kavuşmuş. Bir yandan o dervişlik devresi geçmiş, eğitim devresi geçmiş. Bu sefer eğitici devresi başlamış. Vakta ki “senin yanımızda emin bir yerin vardır.” “Şerefi mekân bil mekîn.” Mekân’ın şerefi mekîn-içinde oturan- iledir, demişler. İşte Yûsuf’un değeri o kinâye de değer vermekte mekânın mekîn’i oluyor. Yani yanımızdaki yerin böyle kıymetli ve eminsin sen diye bunu bildiriyor.

Yûsuf (a.s.) melîk’in yanına girdiği zaman, melik’de boş insân değildir tabii. Mısırın idarecisi olan bir insân kafasız bir insân olamaz. Birçok lisân biliyormuş. Yûsuf (a.s.) onun yanına girdiği zaman melik ona ibrânice selâm veriyor. “hoş geldin” gibilerden ibrâni lisânıyla konuşuyor. Bu sefer Yûsuf (a.s.) ona ibrânice cevap veriyor. Bakıyor ki çok lâtif, beliğ bir kelâmı var, denemek için ona arkadan arabca bir kelime kullanıyor. Bir soru soruyor. Yûsuf (a.s.) arabca cevap veriyor. Diğer taraftan kıptice bir şey soruyor, yine kıptice ona cevap veriyor. Değişik lisânlardan değişik konuşmalar yapıyor. işte bunun için “artık sen bizim yanımızda emin bir mekân sahibisin” diyor. Orada kabul görüyor. İşte bu hâdise bize “Muhammed’ül emîn” hakikatinden “Yûsuf’ül emîn” hakikatini anlatmaktadır.

Melik “Sen bu lîsân’ları nereden öğrendin? Nasıl bir insânsın?” diye soruyor. Ondaki asâleti farkediyor. Köklü bir âileden geldiğini anlıyor.

Yûsuf (a.s.)” ibrânice lîsân’ büyük babamın, dedemin, arabca; büyük babam İbrâhîmin lîsân’ı veya amcamın lîsân’ıdır. İşte bu kıptice lîsân’ ise hapiste öğrendiğimdir.” Bunları böyle anlatınca hayran kalıyor. Yûsuf (a.s.) bu itibarı gördükten sonra “beni yeryüzünün hazineleri üzerine hazinedar kıl. Ben onları bilerek, bilici olarak muhafaza ederim. Emin bir bekçisi olurum.” Diyor.

Bakın iş ne kadar değişti değil mi? köle olan, kardeşleri tarafından çok ucuz pahaya satılan o gönül, zindanda eğitim gören gönül, nihâyet yeryüzünün emiri oluyor. Hangi yeryüzü? Beden mülkü. Beden mülkünün hazinedarı oluyor. Artık her şey ona teslim ediliyor. Çünkü zâten hayat, ilim,

irâde, kudret, kelâm, semi, basar, tekvin. Cenâb-ı Hakk’ın sıfatı subûtiyyesi gönülde mevcut, zâten ona teslim edilmiştir. İşte bu sıfatlarla, bu oluşumlarla beden mülkünün sahib-i emîni oluyor. Buradaki hazîne’ler Cenâb-ı Hakk’n esmâ-i İlâhiyye’sidir. Hepsi ayrı, ayrı bir hazîne’dir. Ne kadar isim varsa Cenâb-ı Hakk’ın bize vermiş olduğu hazîneleri’dir. Hiç bir vücûd güçlerinden hiç birine teslim edilmiyor. Nefse, hayâle, şunlara, bunlara teslim edilmiyor. Gönle teslim ediliyor. Artık bu mekîn, dünya yeryüzü onun mekânı olmuş oluyor. Yani beden dünyasının emîn bir sahibi olmuş oluyor.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)