Veleecru-l-âḣirati ḣayrun lilleżîne âmenû vekânû yettekûn(e)
Elbette ki, ahiret mükafatı, inananlar ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için daha iyidir.
İman edip takva yolunu tutanlar için elbette ahiret mükafatı daha hayırlıdır.
Bu ayet, ahiretin mükafatının, iman edenler ve takva sahibi olanlar için daha üstün olduğunu vurgulamaktadır. Temel kavramlar, ahiret mükafatının değeri, imanın ve takvanın önemi etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âhiret' kelimesini 'sonra gelen, son' anlamındaki 'âhir' kökünden türemiş olarak açıklar. Kur'an'da ise genellikle dünya hayatının zıddı olarak, ölümden sonraki ebedi hayatı ifade eder. Bu ayette de dünya hayatının geçici menfaatlerine karşılık, müminler için vaat edilen ebedi mükafat yurdu olarak kullanılmıştır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'âhiret'i 'dünya'nın mukabili olarak tanımlar ve bu iki kavramın birbirini tamamladığını belirtir. Ayetteki 'âhiret', dünya hayatında yapılan salih amellerin karşılığının görüleceği, ebedi ve kalıcı olan yurdu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âhiret' kavramının Kur'an'da sadece zaman açısından 'sonraki' anlamını taşımadığını, aynı zamanda niteliksel olarak 'daha iyi, daha kalıcı' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Bu ayette 'hayrun' (daha iyi) kelimesiyle birlikte kullanılması, ahiretin dünya hayatına kıyasla üstünlüğünü ve değerini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hayr' kelimesinin 'iyilik, fayda' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette 'hayrun' kelimesi, 'daha iyi' anlamında bir tafdil ismi olarak kullanılmış olup, ahiret ecrinin dünya menfaatlerinden nitelik ve nicelik olarak üstün olduğunu ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hayr' kelimesinin hem isim hem de sıfat olarak kullanılabileceğini ve burada 'daha iyi' anlamında bir tafdil sıfatı olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımıyla, ahiret mükafatının, inananlar ve sakınanlar için dünya mükafatından veya dünya hayatının kendisinden çok daha değerli ve üstün olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'îmân' kelimesinin 'tasdik etmek, güvenmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette 'âmenû' fiili, Allah'a, peygamberlere ve ahiret gününe kalben tasdik edip dil ile ikrar edenleri ifade eder. Bu, sadece bir bilgi değil, aynı zamanda bir teslimiyet ve güven halidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân'ı 'kalbin tasdiki ve dilin ikrarı ile birlikte emniyet ve güven içinde olmak' olarak tanımlar. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, Allah'ın varlığına ve birliğine, peygamberlerin getirdiklerine şeksiz şüphesiz inanan, bu inançla huzur ve güven bulan kimseleri işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'îmân' kavramının Kur'an'da sadece soyut bir inançtan öte, aynı zamanda bu inancın gerektirdiği amelleri de kapsayan bir bütünlük arz ettiğini vurgular. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, ahiret ecrine layık görülenlerin, sadece inanmakla kalmayıp, inançlarını hayatlarına yansıtan kişiler olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'takva' kelimesinin 'korunmak, sakınmak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Yettekûne' fiili, Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak kendilerini azaptan koruyan, Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket eden kimseleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'takva'yı 'nefsi korkulan şeylerden korumak' olarak açıklar. Şer'î anlamda ise 'nefsi günahlardan korumak'tır. Ayetteki 'yettekûne' ifadesi, Allah'ın rızasını kazanmak için günahlardan uzak duran, emirlerine titizlikle riayet eden müminlerin vasfını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'takva'nın Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çekerek, bunun sadece bir korku olmadığını, aynı zamanda Allah'a karşı duyulan derin bir saygı ve sorumluluk bilinciyle hareket etme olduğunu belirtir. Ayetteki 'yettekûne', iman edenlerin bu sorumluluk bilinciyle hareket ederek ahiret mükafatına hak kazandıklarını gösterir.
Yûsuf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
12/57. “Ve elbette ki, imân eden ve takvaya devam edip duran kimseler için âhiretin mükâfatı daha hayırlıdır.” Şu kimseler ki îmân etmiş olanların âhiret ecirleri daha hayırlıdır. Onlar dünyada ittika sahibi oldular. Muttaki oldular. İttika sakınmak ve takva sahibi demek. Neden sakındılar bunlar? Ecirleri de o yüzden. Gönül âleminin hakikatini idrak ettiler. Ve bunu unutmaktan sakındılar. Yani gönüllerinde hakkın varlığının hakikatını idrak ettiler. Ve bunu unutmadılar. Yani gaflete düşmediler. Gaflete düşmekten sakındılar, korundular. Kendi varlıklarında Allah’ın varlığını her zaman akıllarında tuttular. Allah’ın bir zuhur mahalli olduğunu bildiler. İttikanın şeriat, tarikat, hakikat ve mâ’rifet mertebesinde faaliyeti başkadır. Buradaki ittika, hakikat mertebesinin ittikasıdır.
Şeriat mertebesinin ittikası, günahlardan sakınmaktır. Yani içki içmekten, haramlardan kaçınmaktır. Tarikat mertebesinde sakınma, Allah’a olan muhabbetin
azalmasından sakınmaktır. Ama hakikat mertebesindeki ittika ise düşüncede, irfaniyyet’te, bilgide olan ittikadır. Allah’ı unutmakdan, gaflete düşmekten sakınmaktır.
Burada bu hâdiseyi bıraktıktan sonra, bu 7 yıl geçtikten sonraki hâle geçiyor. Şimdi o, arz üzerine emin kılındı. Ve orada yerleştirildi. 7 senelik hasat yapıldı. Hani daha evvelce “bunları saklarsınız gelenlere satar, para kazanırsınız” şeklinde ilk rû’ya-yı yorumlayarak böyle demişti. Bu işi Yûsuf (a.s.)a verdi. Yûsuf (a.s.) bu işin başına geçti. 7 sene az bir kısmını yemek sûretiyle biriktirilenleri 7 ye böldüler. Ve 7 sene bunları kullanmak sûretiyle rezerv yaptılar. İşte bu 7 sene geçtikten sonra bu kuraklık sadece Mısırda değil çevre vilâyetlerde de olmaya başladı. Mısır’ın buğday stoğu olduğu ve buğdayları satışa çıkardığını duydular. Bu haber Ken’an iline kadar gitti. Yani Ya’kûb oğullarına kadar gitti de buğday almaya gittiler. Sahne orada açılıyor:
Şimdi eminlik sıfatıyla Kûr’ân’ı Kerîm sahneyi bıraktı. 7 sene veya 8 sene ileriye aldı. Baştan anlatmıştı.