Vecâe iḣvetu yûsufe fedeḣalû ‘aleyhi fe'arafehum vehum lehu munkirûn(e)
(Derken) Yusuf'un kardeşleri çıkageldiler ve yanına girdiler. Yusuf onları tanıdı, onlar ise Yusuf'u tanımıyorlardı.
(Bir gün) Yusuf'un kardeşleri çıkageldiler ve onun yanına girdiler. O, onları görür görmez tanıdı, oysa onlar onu tanıyamamışlardı.
Yusuf Suresi 58. ayet, Yusuf peygamberin kardeşleriyle karşılaşmasını ve bu karşılaşmadaki tanıma/tanımama durumunu dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, 'gelme', 'girme', 'tanıma' ve 'inkar etme/tanımama' fiilleri üzerinden olayın seyrini ve karakterlerin ruh hallerini yansıtmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-y-'- kökü, bir yerden başka bir yere intikal etmeyi, gelmeyi ifade eder. Bu ayette, Yusuf'un kardeşlerinin kıtlık sebebiyle Mısır'a, Yusuf'un huzuruna gelmeleri anlamında kullanılmıştır. Fiil, bir hareketin başlangıcını ve varışını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): C-y-'- fiili, burada 'hazır bulunmak' ve 'ulaşmak' anlamındadır. Kardeşlerin Yusuf'un yanına gelmesi, onların Yusuf'un otoritesi altına girmeleri ve ondan yardım talep etmeleri bağlamında değerlendirilebilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): D-h-l kökü, bir yere veya bir şeyin içine girmeyi, dahil olmayı ifade eder. Ayette, kardeşlerin Yusuf'un makamına, onun huzuruna girmeleri, bir nevi onun otoritesini kabul etmeleri anlamını taşır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Duhûl (giriş), bir mekanın içine nüfuz etmektir. Burada, kardeşlerin Yusuf'un yanına girmesi, fiziksel bir girişin yanı sıra, onunla yüzleşme ve ondan talepte bulunma eylemini de içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): A-r-f kökü, bir şeyi idrak etmek, bilmek, tanımak anlamına gelir. Yusuf'un kardeşlerini tanıması, onların kimliklerini ve geçmişlerini hatırlamasıdır. Bu tanıma, Yusuf'un zekasını ve hafızasını gösterirken, kardeşlerinin onu tanımamasıyla tezat oluşturur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Ma'rife (tanıma), bir şeyi daha önce edinilmiş bilgiye dayanarak ayırt etme yeteneğidir. Yusuf'un kardeşlerini tanıması, onun geçmişle olan bağını ve olayların farkında olduğunu gösterir. Bu, aynı zamanda Yusuf'un durumunun üstünlüğünü de vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): A-r-f fiili, bir şeyi vasıflarıyla idrak etmektir. Yusuf'un kardeşlerini tanıması, onların fiziksel görünüşlerinin yanı sıra, geçmişteki ilişkilerini ve kimliklerini de hatırlamasıdır. Bu, Yusuf'un içsel bilgeliğini ve sabrını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): N-k-r kökü, bir şeyi bilmemek, tanımamak, yabancılamak anlamına gelir. Kardeşlerin Yusuf'u tanımaması, onun değişen görünümü, makamı ve aradan geçen uzun zamanla ilişkilidir. Bu durum, Yusuf'un kimliğini gizlemesine olanak tanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İnkâr, bir şeyi bilmemek, yabancılamak veya reddetmek anlamlarına gelir. Bu ayette, kardeşlerin Yusuf'u tanımaması, onun Mısır'daki yüksek konumundan ve muhtemelen fiziksel değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu durum, ayetin dramatik gerilimini artırır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Nukr (inkâr), bir şeyi bilmemek ve ona yabancı olmaktır. Kardeşlerin Yusuf'u tanımaması, onların Yusuf'u bir Mısır yöneticisi olarak görmeleri ve geçmişteki kardeşleriyle bağdaştıramamalarıdır. Bu, Yusuf'un planının bir parçası olarak da yorumlanabilir.
Yûsuf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
12/58. “Ve Yûsufun kardeşleri geldi, hemen onun huzuruna girdiler. Derhal onları tanıdı. Onlar ise onu tanımıyorlardı.” Yûsuf’un kardeşleri geldi. Ama Yûsuf’u tanımıyorlar. Böyle bir şeyin olacağından haberleri de yoktu. Zâten Rabbi ona ilham etmişdi. Hani kuyuda “sana kardeşlerin gelecek, sen onlara bu yaptıklarını haber vereceksin.” Üzülme, sıkılma diye daha baştan kuyuya atıldığında söylemişti. İşte o vakit gelmiş. Yûsuf’un kardeşleri geldi. Onun bulunduğu yere geldiler. Yûsuf (a.s.) onları hemen tanıdı. Bakın aradan 21-22 sene geçmiş. 22 sene evvel kardeşleri ne haldeydi. 22
sene sonra ne halde. Ama kardeşlik muhabbetiyle yine onları tanımış, onlar ise ondan gafildi. Tanımıyorlardı. Nasıl tanısınlar ki? Soyup uryan bıraktıkları 11-12 yaşındaki kardeşleri o günkü çocuk bugün Mısır’da en yüksek mevkide olsun. Melik olarak çıksın. İşte bakın şimdi gelelim kendimize; O nefisler hırs, kin, gazab gibi saydığımız o güçler kardeşleri olan gönül tecellisi ve İlâh-î varlığın tecellisi olan gönlü kuyuya attılar. Güya onu ortadan kaldırıp kendi saltanatlarını ortaya çıkarmak içindi.
Ama İlâh-î kudret, senaryo döndürdü dolaştırdı bu Yûsuf’u beden mülküne hâkim olarak çıkardı. Bu beden mülküne Sûltan yaptı. Bunun farkında değillerdi. Hani bugün nerede o kızımız? Nefis yaşar mı? yaşamaz mı? diye soran. Nefis ölmüyor kardeşleri. Gönüle muhtaç oluyorlar. Çünkü gönül mülkün sahibi oluyor. Öldürmek mümkün değil. Gönül beden mülkünün Sûltanı’dır. Herşey ona veriliyor. Yeryüzünün hazinelerine o sahip oluyor. Yeryüzünün hazinelerine sâhip olmak demek dolayısıyla bütün esmâ-i hüsnâlara sâhip olduğundan nefsi emmâre’ye, levvâme’ye, mülhime’ye, mutmainne’ye de sâhip oluyor. Gönül onların âmiri olmuş oluyor. Kardeşleri onu öldürmek istiyor, ama o kardeşlerini öldürmüyor. Onların üzerine âmir, hâkim durumuna geçiyor. Neden? Onlarda bir esmânın zuhuru olduğundan esmâ hazinelerine Yûsuf sahip olduğundan onların sâhibi olmuş oluyor. Onlar ona muhtaç oluyor. Onu kabul etmiş, ve onun emrine muti olmuş oluyorlar. Ona muhtaç olarak rızık almaya geliyorlar. İşte onların buğday istemeleri (rızık istemeleri) kendi isimlerindeki faaliyetleri sürdürmek üzere gelmeleri, yani nefsi emmâre nasıl faaliyet gösterece? nefsi levvâme de hırs, kin, gazab nasıl faaliyet gösterecek? yalnız burada hassas bir nokta vardır. onlara fazla vermiyor. İsyan etmemeleri için ancak hayatlarını sürdürecek kadar rızk veriyor. Esmâ-i İlâhîyye’yi o kadar kullanma sınırı tanıyor. Bütün tasarruf hakkı Yûsufta ama hayatlarını sürdürecek kadarını veriyor.
Onlara gelecekte diyecek ki; “bugün sizin için bir kınanma yoktur. Nefsiniz size bu işleri yaptırdı.” Diyerek onlara kahırla tahakkümde bulunmayacak. Kardeşleri olduğu
için onların da hakkını verecek, rezil etmeyecekti. “siz bana şöyle ettinizde, yaptınızda bende size böyle ederim” diye karşılamadı. Gönlüyle karşıladı.
Bakın Yûsuf Sûresi, bize neler anlatıyor;