Efemen ya'lemu ennemâ unzile ileyke min rabbike-lhakku kemen huve a'mâ(c) innemâ yeteżekkeru ulû-l-elbâb(i)
Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (onu bilemeyen) kör gibi olur mu? (Bunu) ancak akıl sahipleri anlar.
Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen bir kimse, kör olan bir kimse gibi olur mu? Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz vicdanlı kimseler idrak ederler.
Ra'd Suresi 19. ayet, ilahi vahyin hakikatini idrak edenler ile bu hakikate kör kalanlar arasındaki farkı vurgulamakta ve bu idrakin ancak akıl sahiplerine mahsus olduğunu belirtmektedir. Ayet, bilgi, hakikat ve akıl kavramları üzerinden insan idrakinin önemine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim, bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Bu ayette 'yâ'lemü' kelimesi, Allah'tan indirilenin hakikatini kesin bir bilgiyle kavramayı ifade eder; bu, sadece yüzeysel bir bilgi değil, aynı zamanda derin bir idrak ve tasdiktir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İlim, bir şeyin hakikatini kavramaktır. Ayetteki 'yâ'lemü' fiili, Kur'an'ın Allah katından indirilen bir hakikat olduğunu kesin bir şekilde bilmeyi, bu bilginin şüphe ve tereddütten arınmış olmasını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ilm' kavramı, sadece entelektüel bir bilgi değil, aynı zamanda varoluşsal bir idrak ve Allah'ın varlığına ve mesajına dair kesin bir inanç anlamına gelir. Ayetteki 'yâ'lemü', bu derin ve dönüştürücü bilgiyi temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hak, Allah'tan gelen ve şüphe götürmeyen doğru sözdür. Ayette 'el-hakku' kelimesi, Kur'an'ın ilahi menşeli ve mutlak gerçek olduğunu, hiçbir batılın ona karışmadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak, bir şeyin sabit ve doğru olmasıdır. Kur'an bağlamında 'el-hakku', Allah'ın kelamının doğruluğunu, değişmezliğini ve evrensel geçerliliğini ifade eder; bu, aynı zamanda adaleti ve gerçeği de kapsar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hak kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın varlığına, birliğine ve O'ndan gelen vahyin doğruluğuna işaret eder. Bu ayette 'el-hakku', indirilenin mutlak gerçek olduğunu, dolayısıyla ona iman etmenin zorunluluğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Körlük (a'mâ), burada mecazi anlamda kullanılmıştır. Gözlerin görmemesi gibi, kalbin de hakikati idrak edememesini ifade eder. Ayetteki 'a'mâ', Allah'tan gelen vahyin gerçekliğini göremeyen, onu reddeden kişiyi temsil eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): A'mâ, hem fiziksel körlük hem de basiret körlüğü için kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, manevi körlüğü, yani hakikati idrak etme yeteneğinden yoksun olmayı anlatır. Bu kişi, kendisine sunulan apaçık delilleri göremeyen kişidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da körlük (a'mâ), genellikle manevi körlük, yani Allah'ın ayetlerini ve hakikati idrak edememe durumu olarak geçer. Bu, sadece bir bilgi eksikliği değil, aynı zamanda hakikate karşı bir direnç ve kalbin mühürlenmesi durumudur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Tezekkür, bir şeyi hatırlamak ve ondan ibret almaktır. Ayette 'yetekezkeru' fiili, akıl sahiplerinin, kendilerine sunulan hakikatler üzerinde düşünerek, onlardan ders çıkarmalarını ve öğüt almalarını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tezekkür, unutulan bir şeyi hatırlamak veya bir şey üzerinde derinlemesine düşünerek ondan sonuç çıkarmaktır. Bu ayette, Allah'ın ayetleri üzerinde düşünerek doğru yolu bulmayı ve ondan ibret almayı ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tezekkür, Kur'an'da genellikle Allah'ın ayetleri üzerinde düşünme, onlardan ders çıkarma ve bu sayede doğru yolu bulma anlamında kullanılır. Ayetteki 'yetekezkeru', sadece bilgi edinmek değil, aynı zamanda bu bilgiyi içselleştirerek davranışlara yansıtmayı da içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Lübb, bir şeyin özü ve en halis kısmıdır. Akıl için kullanıldığında, saf, arı ve hikmetli aklı ifade eder. Ayette 'ulu'l-elbâb', sadece düşünen değil, aynı zamanda düşüncelerini doğruya yönlendiren, hakikati idrak edebilen akıl sahiplerini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Lübb, aklın en saf ve en özlü kısmıdır. 'Ulu'l-elbâb', akıllarını doğru ve hakikat yolunda kullanan, derin kavrayışa sahip kimselerdir. Bu ayette, ancak bu tür akıl sahiplerinin Allah'tan gelen vahiyden ibret alabileceği vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ulu'l-elbâb' ifadesi, sadece zekaya sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda bu zekayı Allah'ın ayetleri üzerinde düşünmek ve onlardan ders çıkarmak için kullanan kişileri tanımlar. Onlar, hakikati görebilen ve ona göre hareket edebilenlerdir.
Ra'd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kur’ân-ı Kerîm Türkçe okunuş:
13.19- Efe mey yağlemu ennemâ unzile ileyke mir rabbikel haggu kemen huve ağmâ, innemâ yetezekkeru ulul elbâb.
Diyanet Meali:
13.19- Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (onu bilemeyen) kör gibi olur mu? (Bunu) ancak akıl sahipleri anlar.
“Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (onu bilemeyen) kör gibi olur mu?” Kelamî açıdan bu ayet, hakikati bilen ile bilmeyen arasındaki farkı net bir şekilde ortaya koyar. Burada iman eden ve etmeyenler arasında bir kıyas yapılmaktadır. Bir kimse, Rabbinden gelen vahyin hakikat olduğunu bilir ve ona göre yaşarsa, ilahi bilginin ışığında hareket eder ve bu kişi gören olarak nitelendirilir. Ancak, vahyi reddeden ya da hakikati inkâr eden kimse, kör olarak tanımlanır.
Burada geçen "bilmek" (ilim) ve "görmek" (basîret) kavramlarının yalnızca fiziksel bir algı değil, aynı zamanda kalp ve akıl düzeyinde bir idrak olduğunu belirtirler. Hakikati bilen kimse, basîret sahibidir; yani, olayları ve varlığı gerçek yönüyle kavrar. Kör olan ise, yalnızca fiziksel bir körlük içinde değil, hakikati algılayamayan, ilahi bilgiden mahrum olan bir bilinç durumundadır.
Kur’an’da görme (basîret) ve körlük (ama) metaforları, genellikle iman edenler ile inkârcılar arasındaki farkı anlatmak için kullanılır. Allah’ın indirdiği hakikati idrak eden kişi, gerçek bilginin ve ilahi nurun farkına varır ve bu bilgiyle hareket eder. Buna karşılık, ilahi vahyi reddeden veya ona sırt çeviren kişi, körlük içindedir; çünkü o, gerçeği görememektedir.
Gerçek bilgi, Allah’tan gelen bilgidir ve ona vakıf olan kimse basîret sahibidir. Hakikatten uzak olan kişi ise, sadece dünyevi bilgiyle yetinir ve ilahi hakikati kavrayamaz. Bu nedenle, ilahi hakikati bilmek ve ona iman etmek, insanı körlükten kurtaran bir farkındalık sağlar.
İrfanî açıdan bu ayet, “görmek” ve “körlük”, basit bir fiziksel durum değil, insanın manevi idrak düzeyini gösteren sembollerdir. Hakikati görebilen kişi, gerçek basîret sahibidir, yani gönül gözü açıktır. Allah’tan gelen vahyi kavrayamayan veya ona sırt çeviren kişi ise manevi körlük içindedir.
İnsanın kalbi bir aynaya benzetilir. Eğer bu ayna ilahi nurla parlatılmışsa, hakikat net bir şekilde yansır ve insan gerçeği görür. Ancak, bu ayna dünyevî arzular ve gafletle perdelenmişse, kişi hakikati göremez, yani körleşir.
Burada geçen “bilmek” ve “görmek” kavramları, kalbin keşfiyle ilgilidir. Allah’ın hakikatine yönelen kişi, bu dünyada ve ahirette doğru yolu görebilir. Ancak, hakikatten yüz çeviren kişi nefsinin esiri olur ve bu durum onu kör bir hale getirir.
Hakikati görebilmek için insanın kendi nefsini tanıması ve arındırması gerekir. “Nefsini bilen, Rabbini bilir” düsturu bu noktada anlam kazanır. Kendi hakikatini ve varoluş amacını bilen kişi, Allah’ın vahyine yönelir ve basîret sahibi olur. Ancak nefsinin peşinden giden kişi, bu ilahi bilgiden mahrum kalır ve körleşir.
Bu ayet, aynı zamanda insanın kendini bilme ve hakikati idrak etme yolculuğunu da anlatır. Gerçek bilgiye ulaşan kişi, ilahi nur ile aydınlanır ve “görmeye” başlar. Ancak, dünyevî tutkulara kapılan kişi bu nurdan mahrum kalır ve karanlık içinde kalır.
Bu ayet, hakikati bilmenin ve idrak etmenin insan için nasıl bir dönüşüm sağladığını göstermektedir. İman eden ile etmeyen arasındaki fark, basîret (görmek) ve körlük kavramlarıyla açıklanır. Bu ayet insanın ilahi hakikate yönelişini, nefsini arındırarak gerçeği görmesini ve Allah’a teslim olmasını anlatır.
“(Bunu) ancak akıl sahipleri anlar.” Kelamî açıdan bu ayet, ilahi hakikatleri idrak edebilecek olanların ancak akıl sahipleri olduğu vurgulanmaktadır. Akıl, insanın hakikati bilmesine ve doğru ile yanlışı ayırt etmesine yardımcı olan en temel yetidir. Kur’an’da birçok yerde "ulû’l-elbâb" (derin kavrayış sahipleri) ve "akıl sahipleri" ifadesi, hakikati anlayabilen, vahyin derinliğini kavrayabilen kişiler için kullanılır.
Burada geçen "akıl" (عقل) kavramını yalnızca zihinsel bir işlev olarak değil, insanın hakikati kavrayabilmesi için Allah’ın ona verdiği idrak ve tefekkür yeteneği olarak yorumlanabilir. Allah, insanı diğer varlıklardan ayıran en büyük nimetlerden biri olan aklı vermiştir ve bu akıl, insanın Allah’ın vahyini anlamasını, varlık âleminin düzenini çözmesini ve iman etmesini sağlayan bir araçtır.
Bu noktada akıl ile vahiy arasındaki ilişki önemlidir. İnsanın yalnızca aklıyla mutlak hakikate ulaşamayacağını, ancak vahyin rehberliği sayesinde doğru bilgiye erişebileceği vurgulanır. Çünkü akıl, vahyin ışığında hareket ettiğinde, ilahi gerçekleri daha net kavrar. Akıl, kendi başına yeterli olsaydı, insanlar arasında mutlak bir doğru üzerinde ittifak olurdu. Ancak farklı fikirler ve görüş ayrılıkları, insanın aklının sınırlı olduğunu ve mutlak hakikate ulaşmak için vahyin rehberliğine ihtiyaç duyduğunu gösterir.
Bu nedenle akıl sahipleri ifadesi, yalnızca zeki olanları değil, vahyi anlamaya ve onu kavramaya açık olan, aklını doğru kullanan kişileri ifade eder. Kendi nefsine, hırslarına veya dünyevi arzularına saplanıp kalan bir insan, akıl sahibi olsa bile hakikati kavrayamaz; çünkü onun aklı perdelenmiştir. Akıl sahipleri, yalnızca teorik bilgiye değil, aynı zamanda kalp ile idrake ulaşabilen kişilerdir.
İrfanî açıdan bu ayette, akıl, yalnızca dünyevî anlamda düşünme yetisi değil, insanın hakikati kavrayabilmesi için bir mertebedir. Ancak akıl tek başına mutlak gerçeğe ulaştırıcı bir araç olarak görülmez. Bunun yanında kalp gözü (basîret) ve marifet de gereklidir.
Akıl ikiye ayrılır:
- Akıl-ı Meâş: Dünyevî işleri düzenleyen, sebep-sonuç ilişkisi kuran ve insanı maddi âlemde yönlendiren akıl.
- Akıl-ı Meâd: İnsanın Allah’ı tanımasını, hakikati idrak etmesini sağlayan, marifet nuru ile desteklenmiş akıl.
Burada bahsedilen "akıl sahipleri", yalnızca maddî âlemin düzenini kavrayabilenler değil, aynı zamanda varlığın hakikatini ve Allah’ın sünnetullahını idrak edebilenlerdir.
Akıl, nefsin ve dünyevî meşguliyetlerin esaretinden kurtulmadıkça hakikati tam anlamıyla kavrayamaz. İnsan, yalnızca aklıyla mutlak hakikate ulaşamaz; bunun için kalp safiyeti ve irfan gereklidir. Bu yüzden akıl sahipleri, kalp gözü açık olan, hikmet ehli kimselerdir. Onlar, eşyanın dış görünüşüne değil, ardındaki manaya nüfuz edebilen kişilerdir.
Bu ayet, hakikatin herkes tarafından kavranamayacağını, ancak gerçekten idrak sahibi olanların, kalp ve akıl birlikteliği içinde olanların, ilahi gerçekleri anlayabileceğini gösterir.
Bu ayet, insanın akıl sahibi olmasının tek başına yeterli olmadığını, ancak vahyin rehberliğinde aklını kullananların hakikati anlayabileceğini vurgular.
~~13.20~
اَلَّذٖينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْمٖيثَاقَ~ ~ ~
Kur’ân-ı Kerîm Türkçe okunuş: