(A)llâhi-lleżî lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(k) veveylun lilkâfirîne min ‘ażâbin şedîd(in)
(1-2) Elif Lam Ra. Bu Kur'an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye layık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Şiddetli azaptan dolayı vay kafirlerin haline.
O Allah'ın (yolu) ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli bir azabdan dolayı vay kâfirlerin haline!
İbrâhîm Suresi'nin 2. ayeti, Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyin sahibi olduğunu vurgularken, kafirleri bekleyen çetin azaba dikkat çekmektedir. Ayet, Allah'ın mutlak egemenliğini ve inkarcılığın sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Allah' lafzının 'el-İlah' kelimesinden türediğini ve 'ilah'ın 'tapınılan, ibadet edilen' anlamına geldiğini belirtir. Bu isim, tüm ilahi sıfatları kendinde toplayan ve sadece O'na mahsus olan özel bir isimdir. Ayetteki kullanımı, göklerde ve yerde olan her şeyin gerçek sahibinin ve ibadet edilmeye layık tek varlığın Allah olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Allah' isminin, zat-ı vacibü'l-vücudun özel ismi olduğunu ve başka hiçbir varlığa verilemeyeceğini ifade eder. O'nun 'mâ fî es-semâvâti ve mâ fî el-ard' (göklerde ve yerde olanlar) üzerinde mutlak mülkiyeti ve tasarrufu olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda, bu isim, evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olarak Allah'ın eşsizliğini pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Allah' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve İslam'ın tevhid inancının temelini oluşturduğunu açıklar. Bu kavram, mutlak güç, yaratıcılık ve egemenlik gibi nitelikleri bünyesinde barındırır. Ayetteki 'lehû mâ fî es-semâvâti ve mâ fî el-ard' ifadesi, Allah'ın bu mutlak egemenliğinin somut bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'semâvât' kelimesinin 'semâ'nın çoğulu olduğunu ve 'yüksek, yüce' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da genellikle yedi kat gök olarak zikredilir ve Allah'ın kudretinin ve azametinin bir göstergesi olarak kullanılır. Ayetteki 'mâ fî es-semâvâti' ifadesi, göklerdeki tüm varlıkların Allah'a ait olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'semâvât' kelimesinin mecazi olarak 'yüksek mertebeler' veya 'görünmeyen âlemler' anlamında da kullanılabileceğini ifade eder. Ancak bu ayetteki bağlamda, daha çok fiziksel gökleri ve içindeki tüm varlıkları kapsayan geniş bir anlam taşır. Bu, Allah'ın mülkiyetinin ve hükümranlığının genişliğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'semâ' kelimesinin 'yüksek olmak' kökünden geldiğini ve 'gök' anlamında kullanıldığını belirtir. Çoğulu olan 'semâvât' ise, Kur'an'da genellikle yedi kat gök olarak geçer ve Allah'ın yaratma gücünün ve evren üzerindeki hakimiyetinin bir delili olarak sunulur. Ayetteki kullanımı, Allah'ın göklerdeki her şeye sahip olduğunu ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ard' kelimesinin 'yeryüzü' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'semâvât' ile birlikte zikredilerek evrenin bütünlüğünü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'mâ fî el-ard' ifadesi, yeryüzündeki tüm canlı ve cansız varlıkların Allah'a ait olduğunu ve O'nun tasarrufunda bulunduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ard' kelimesinin 'genişlemek, yayılmak' kökünden geldiğini ve yeryüzünün genişliğini ve üzerinde barındırdığı çeşitliliği ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, göklerle birlikte zikredilmesi, Allah'ın mülkiyetinin ve hükümranlığının tüm evreni kapsadığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ard' kelimesinin Kur'an'da hem fiziksel yeryüzü hem de mecazi olarak 'aşağılık, alçaklık' gibi anlamlarda kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayetteki bağlamda, 'semâvât' ile birlikte kullanılması, Allah'ın yaratıcılığının ve mülkiyetinin tüm evreni kapsayan boyutunu ifade eder. Yeryüzündeki her şeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'veyl' kelimesinin 'helak, azap, şiddetli bela' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle inkarcılar ve günahkarlar için kullanılan bir tehdit ifadesi olduğunu belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın mülkiyetini ve gücünü inkar eden kafirlerin karşılaşacakları çetin akıbeti haber verir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'veyl' kelimesinin 'şiddetli azap, helak' anlamında kullanıldığını ve bazen de cehennemde bir vadi adı olarak geçtiğini ifade eder. Ayetteki 'veylün li'l-kâfirîn' ifadesi, kafirlerin bu dünyada ve ahirette karşılaşacakları kötü sonu ve şiddetli cezayı açıkça belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'veyl' kelimesinin 'şiddetli azap' ve 'helak' anlamlarına geldiğini ve Arapçada beddua ve tehdit için kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Allah'ın mutlak egemenliğini inkar edenlere yönelik bir uyarı ve onların çetin bir azaba uğrayacaklarının kesin bir ifadesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'küfr' kökünün temel anlamının 'örtmek' olduğunu ve 'kâfir'in de hakikati örten, gizleyen kişi anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyin sahibi olduğunu inkar edenler kastedilir. Onların bu inkarları, kendilerini çetin bir azaba sürükleyecektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin asıl anlamının 'nimeti örtmek, nankörlük etmek' olduğunu ve dinde ise 'Allah'ın birliğini, peygamberlerini ve getirdiklerini inkar etmek' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'li'l-kâfirîn' ifadesi, Allah'ın mutlak egemenliğini ve kudretini görmezden gelen, O'na nankörlük eden kimseleri hedef alır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ve O'nun mesajına karşı direniş anlamlarını da taşıdığını belirtir. Bu ayette, Allah'ın evren üzerindeki mutlak mülkiyetini inkar edenlerin, bu 'küfr'leri nedeniyle 'azâbin şedîd'e (çetin azaba) müstahak oldukları vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'azâb' kelimesinin 'acı veren şey, işkence' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle Allah'ın günahkarlara ve inkarcılara verdiği cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'azâbin şedîd' ifadesi, bu cezanın şiddetini ve dayanılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azâb' kelimesinin 'tatlı sudan mahrum bırakmak' anlamından türediğini ve 'acı veren şey, işkence' anlamına geldiğini ifade eder. Bu, kişinin rahatını ve huzurunu bozan her türlü sıkıntıyı kapsar. Ayetteki bağlamda, kafirlerin inkarları sebebiyle karşılaşacakları ahiret azabının şiddetini ve sürekliliğini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'azâb'ın 'bir şeyi engellemek, mahrum etmek' kökünden geldiğini ve 'acı veren ceza' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın mutlak gücünü ve mülkiyetini inkar eden kafirlerin, bu inkarlarının bir sonucu olarak çetin bir cezaya çarptırılacaklarını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şedîd' kelimesinin 'şiddetli, kuvvetli, çetin' anlamına geldiğini ve bir şeyin niteliğini pekiştirmek için kullanıldığını belirtir. 'Azâbin şedîd' ifadesi, kafirlerin karşılaşacakları azabın hafif veya geçici olmadığını, aksine çok ağır ve sürekli olacağını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şedîd' kelimesinin 'sağlam, kuvvetli, şiddetli' anlamlarına geldiğini ve bir şeyin niteliğini abartmak için kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, 'azâb' kelimesini niteleyerek, kafirlerin çekeceği cezanın dehşetini ve büyüklüğünü tasvir eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şedîd' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'azâb' gibi olumsuz kavramlarla birlikte kullanılarak, o kavramın şiddetini ve etkisini artırdığını belirtir. Bu ayette, kafirlerin inkarları sebebiyle karşılaşacakları azabın ne denli çetin ve dayanılmaz olacağını vurgulayarak, bir uyarı niteliği taşır.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“O Allah'ın (yolu) ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli bir azâbdan dolayı vay kâfirlerin haline!” Üstteki âyette bir sistem ortaya getirildi ve insânlar zulmetten nûr’a çıkarılarak Rabb’lerine teslim edildiler. Bu Âyette câmi isim olan Allah ismine geçiş yapılıyor.
Kişiler diyor ki “şu kadar malım var, bu kadar param var, şuna sâhibim, buna sâhibim” bu Âyette Cenâb-ı Hakk (c.c.) diyor ki nerde ne varsa hepsinin sâhibi benim, bu durumda ne olacak bunu iyi düşünmemiz lâzım. İşte bu Âyetteki hitâbı duyan kişi şöyle der “Biz Allah için ve O’na döneceğiz”. Bu böyle olduğu gibi diğer yönüyle bütün bu herşey Allah (c.c.) ın onlardan zuhur etmesi içindir demektir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) zâti olarak var olmamış olsa idi bu Âlemler zuhura gelmezdi ancak bu Âlemlerde zuhura gelende Hakk’ın ta kendisidir başka bir şey değildir. Bu konuda çok önemli bir ifâde Muhyîddini Arabi Hz. lerinin belirttiği gibidir, “Vücût bir’dir fakat mertebelere
riâyet şarttır.” Her mertebede mutlaka Hakk’ın bir zuhuru vardır fakat o zuhurda olduğu mahalle kuş, taş, hayât, güneş, ay, yıldızlar (v.b.) gibi isimler verilmiştir. Onlar ayrı birer varlıktır diyerek birer şahsiyet verdiğimizde onları ilâh hükmüne sokmuş oluruz. Çünkü onların hepsi kendi varlığıyla var olmuş değildir ve kendilerini var ediciye muhtaçtırlar, Allah (c.c.) ise ihtiyac sâhibi değildir. Gördüğümüz bütün varlıklar O’nun zuhura çıkmasını sağlayan şeylerdir. Kendini ayrı gören her varlık Hakk’tan gâfildir çünkü Hakk ile arasına benliğini perde olarak koymuştur, bu yüzden Hakk’a ulaşamaz.
Gerçek hakîkâtleri idrâk edemeyen örtücülere yazıklar olsun. Gözönünde duran bu hakîkâtleri anlamayarak perdeleyip örtenlere yazıklar olsun. Kafir örtmek, perdelemek mânâsınadır yâni hakîkâtleri örtmek. Bu kâfirlik üç türlüdür;
(1) Kafirlerin bilerek yaptıkları örtü, küfürler, (2) Müslümanların gaflet ile yaptıkları örtü, küfürler, (3) İnsân-ı Kâmil’in yaptığı örtü,küfürdür ki en yüksek küfürdür. Bu küfür anladığımız mânâda değildir.
Azâb bir anlamda tadış demektir, kim hangi mertebeler içerisinde hayâtını sürdürmüş ise devâmında bu sürdürdüğü hayâtın tadını tadacaktır, cennet ehli olmuş ise cennetin, cehennem ehli olmuş ise cehennemin azâbını tadacaktır. Buradaki tadış bunun en ileri derecesidir. O gün sırlar açıldığında bugünkü hayâtımızın ve bu dünyânın ne kadar değerli olduğunu ve kaçırdığımız hayâtımızın nasıl muhteşem bir oluşum olduğunu anladığımız anda oluşacak pişmanlık öyle bir şiddetli olacak. İşin aslında âhirette cennet ehli dahi pişmanlık duyacaklar ve “keşke bulunduğum yerin daha yukarısına talip olsaydım” diyerek kendilerini levm edecekler fakat aşağıda bulunanları görünce teselli bulacaklardır.
الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ
وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ
فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ
(3) (Ellezîne yestehıbbûnel hayâted dunyâ alel âhıreti ve yasuddûne an sebîlillâhi ve yebgûnehâ ivecâ, ulâike fî dalâlin baîd.)
“Onlar, o kimselerdir ki dünyâ hayâtını âhirete tercih ederler, (insânları) Allah'ın yolundan çevirirler ve onun eğrilmesini isterler. İşte bunlar, çok büyük bir sapıklık içindedirler.”
“Ellezîne” yâni “o kimseler” denildiği anda çokluk âlemine geçilmekte olduğundan bu bilgiler ef’âl mertebesi kaynaklıdır. Bu kimseler Hakk yolunda yapılması gerekenleri kendileri yapmadıkları gibi yapmak isteyen diğer kişilere de mâni olurlar.
وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ
لَهُمْ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِى مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ
الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ ۞
(4) (Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm.)
“Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın. Bu îtibarla Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidâyete erdirir. O her şeye gâlibdir, hükmünde hikmet sâhibidir.”
“Ve mâ erselnâ” yâni “Biz göndermedik”, insânlar henüz ortaya gelmemiş iken biz resûl göndermedik. “İllâ” yâni ancak âlemler ortaya geldikten sonra gönderdik.
Bütün peygamberlerin Levhi Mahfuz’da programları vardır ve ancak âlemler ortaya çıktıktan sonra o programlar tahakkuk sahasına çıkmıştır. Kûr’ân-ı Kerîm Ümmül kitâpta ilk yazıldığı hali üzere gönderilmiş olsaydı mümkün değil kimse bir şey anlamazdı, nasıl ki âlemler Ahadiyyetten, ef’âl âlemine kadar evreler geçirmiştir, işte aynı şekilde Kûr’ân-ı Kerîm de bu evreleri geçirmiştir, başka türlü de olmaz.
Bu âlemler zât âleminden sıfât âlemine tenezzül ettiği zaman Kûr’ân-ı Kerîm de Ümmül Kitap’tan Levhi Mahfuz’a tenezzül etti, âlemler sıfâttan esmâ âlemine tenezzül edince, Kûr’ân-ı Kerîm de Levhi Mahfuz’dan Kitab-ı Mübîn’e tenezzül etti, âlemler esmâ âleminden ef’âl âlemine tenezzül ettiğinde, Kûr’ân-ı Kerîm de İmâm-ul Mübîn’e tenezzül etti.
En başta Allah’ça olan Kûr’ân-ı Kerîm önce Hakk’ça daha sonra Rabb’ça, en sonunda Arapça’ya tercüme edilerek Hz. Resûlüllah (s.a.v.) a indirildi.
Cenâb-ı Hakk (c.c.) kitâp hangi kavme ulaşacaksa en son olarak o kavmin dilince çevirisini yaparak o kavme indiriyor.
Burada ayrıca bir incelik vardır ki, o da Allah (c.c.) ın Arapça lisânı ile beşerin Arapça lisânının aynı olmayışıdır, her ne kadar yazılışları aynı olsa dahi iç bünyedeki mânâları aynı değildir. Şartlanmalar içerisinde bulunan bir beşer Kûr’ân-ı Kerîm’in Rabb’çasına ulaşmadıkça gerçek mânâda okumuş sayılamaz çünkü beşerin anladığı Arapça yazıların üzerinde bambaşka mânâlar yüklüdür.
Ne zaman ki bizler güzel bir şekilde tevhid eğitimi alarak tevhid hakîkâtlerini idrâk etmeye başlayacağız, Âyetlere daha geniş olarak bakmaya başlayacağız, işte o zaman o Âyetlerin içlerinde var olanı okumuş oluruz.
Ancak bu yazılı mealler olmayıncada bu mânâlara ulaşmak mümkün değildir. Kişi bunu idrâk ettiği zaman “Arapça” kelimesindeki “Ayn” harfi nida yâni seslenme harfine dönüşerek müşahede ehli olunmasıyla “A”aa “Rabb’ça“ imiş denmektedir ve ancak bu zaman Kûr’ân-ı Kerîm okunmaktadır. Bu tabî ki daha Rabb’çasıdır onun arkasında Hakk’çası ve Allah’çası vardır. Rabb’çası okunmaya başlasın yeter ki, eğitimi alındıkça ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) ta Fettah ismiyle gönül kapılarını açtıkça yavaş yavaş onlarda okunmaya başlanır.
“Dilediğini hidâyete erdirir, dilediğini dalalette bırakır” sözünü anlamak gerçekten çok zordur. Ancak her zorluğun bir kolaylığı vardır ve bu ifâde üzerinde kişinin çok uzun süre konuşup, düşünüp, taşınması lâzımdır. Bu ifâdede bir sürü sorular akla gelir; Cenâb-ı Hakk (c.c.) dalalette bıraktıklarına acaba haksızlıkmı ediyor? gibisinden, bunların hepsinin yerli yerince cevapları vardır, Kûr’ân-ı Kerîm’de eksik birşeyler bulmak mümkün değildir fakat idrâki biraz zaman alır.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ
مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ إِنَّ
فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
(5) (Ve le kad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ en ahric kavmeke minez zulumâti ilen nûri, ve zekkirhum bi eyyâmillâh, inne fî zâlike le âyâtin li kulli sabbârin şekûr.)
“And olsun ki Mûsâ'yı Âyetlerimizle gönderdik. Ona şöyle dedik: Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar, onlara Allah'ın (felâket) günlerini hatırlat. Şüphe yok ki bunda her sabredip şükreden için nice ibretler vardır.”
Tâhâ sûresinde (20/9) ûyette “Ve hel etâke hadîsu mûsâ.” yâni “Sana Mûsâ (a.s.) ın haberi geldi mi? denilmektedir. Genel olarak Mûsâ (a.s.) ın hayât hikâyesi bildirilmedi mi, bundan haberiniz yok mu, mânâsınadır. Hakikatte ise bu okuyan kişinin varlığına hitâpla özele döndürülmektedir. Seyri sülûk yolunda olan kişiye hitâp ederek Cenâb-ı Hakk (c.c.) “Ey kulum sana Mûseviyyet mertebesinin hakîkâtini idrâk etme hali gelmedi mi”? demektedir.
İşte zâhiren Mûsa olarak bir varlığı Âyetlerimizle gönderdik demek olan bu Âyet bâtınen Mûseviyyet mertebesini Âyetlerimizle gönderdik demektir.
“Âyâtina” ifâdesinden kasıt zâti Âyetlerdir. Mûsâ (a.s.)ın varlığında Mûseviyyet mertebesinin ulaştırılmasıdır ki, bu mertebede genel bir haldir, bireyde gözükmesi ise nokta zuhur mahalli olmasından dolayıdır.
Mûseviyyet mertebesinin özelliği duyuşun faaliyete geçmesidir ve Mûseviyyet mertebesi kulak mertebesi yâni anlatılanları çok güzel bir şekilde dinleme ve bilgi alma mertebesidir.
Mûsâ, (mim), (vav) ve (sin) harflerinden meydana gelmektedir, ayrıca (sin) harfinin ucunda gizli bir (ye) harfi vardır. Asli olarak ise (mim) ve (sin) asli harflerinden meydana gelmektedir. (Mim) bilindiği gibi hakîkâti Muhammediyye, (sin) ise insândır yâni hakîkâti Muhammediyye’nin Mûseviyyet mertebesi ile zuhura getirdiği insân demektir.
Mûseviyyet mertebesi İbrâhîmiyyet mertebesinin bir üst mertebesidir. Duyuşla beraber başlayan görme isteğine bu mertebede gelen “sen beni göremezsin” hitâbından sonra bir üst mertebe olan Îseviyyet’te görüş başlıyor ancak sâdece kendisinde olan bir görüştür bu daha sonraki mertebe olan Muhammediyyet’te ise bütün âlemde görüş oluyor.
Âyetlerden kasıt Mûsâ (a.s.) ın Dokuz büyük mûcizesi
Dir, ve bunlar sûridir gerçek Âyet ise Mûsâ (a.s.) ın şahsında olan kendi mertebesidir. Bilindiği gibi Mûsâ (a.s.) ın kavmi Dörtyüz yıl kadar Mısır’da kaldı ve orada Firavunlardan çok büyük eziyetler gördüler, işte zâhiren kavmini bu eziyetten kurtar demektir.
Bâtınen baktığımızda ise, bu mertebede olan kişinin Mûseviyyet mertebesi îtibarıyla kendisinde bulunan hakîkâtlerini gönlündeki karanlıklardan zikirlerle aydınlığa çıkararak esmâ-i ilâhiyyenin zuhura gelmesidir.
Kişinin kendi varlığında, iç bünyesinde hakîkâti ile yaşadığı günler Allah (c.c.) ın günleridir ve bu günlerde bizden çıkan fiiller dahi bize ait fiiller değildir Hakk’a mahsus fiillerdir, bu günlerin dışında gaflet halinde yaşanan günler nefsin günleridir ve bu günlerde yapılan fiiller bizlere dönüktür. Yukarıda belirtilen bütün bu hususların oluşması içinde sabır ve şükür gereklidir.