Vemeśelu kelimetin ḣabîśetin keşeceratin ḣabîśetin(i)ctuśśet min fevki-l-ardi mâ lehâ min karâr(in)
Kötü bir sözün durumu da; yerden koparılmış, ayakta durma imkanı olmayan kötü bir ağacın durumu gibidir.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(26) (Ve meselu kelimetin habîsetin ke şeceretin habîsetinictusset min fevkıl ardı mâ lehâ min karâr.)
“Kötü sözün durumu da, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer.” Tayyib ağaçtan bahsederken kökünün yerde olduğu ve dallarının gökte olduğu anlatılmış idi. Burada tam tersi olarak habîs kelimenin kökünün olmadığı belirtilmektedir. En ufak bir rüzgârda savrulup gidecek köksüz bir ağaç olan bu kelime ise “ene” yâni “ben” kelimesidir. Bu “ene” nefsi emmâre îtibarıyla ortaya konan benliktir. Bu benlik gerçek ilâhi benliği kaplayıp örtmüş olan benliktir. Bizlerde bu ambalaj kağıdı gibi gerçek ilâhi benliğin üzerini kaplamış olan benliği gerçek benlik zannederek sahiplenmişiz.
“Ben” diyerek kendine ait bir varlığı olmayan varlığımı
za sahip çıktığımızda bu Âyet’in hükmü altına girmiş oluyoruz.
Tabîi ki çokluk kavramı içerisinde bir “ben”, “sen” kavramları vardır fakat bunlar Hakk’a aittir ve kişi belirli bir seviyeye ulaştıktan sonra Hakkaniyyet yönüyle ancak bu benlik kendisine ait olur. Yani bir varlık nefsi anlamda bir varlık değildir ancak hakîkâtini idrâk ettiğinde ise o varlığın ta kendisidir.
Nefsâni mânâda “ben” demek Firavunluk mertebesidir ve Hakk’ın karşısındada bundan daha kötü bir söz olmaz.
Kökünün olmaması ise bu “ben” denilen kavramın bir mesnedinin olmamasından dolayıdır.