Rabbenâ innî eskentu min żurriyyetî bivâdin ġayri żî zer'in ‘inde beytike-lmuharrami rabbenâ liyukîmû-ssalâte fec'al ef-ideten mine-nnâsi tehvî ileyhim verzukhum mine-śśemerâti le'allehum yeşkurûn(e)
"Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kabe'nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler."
"Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını namazı dosdoğru kılmaları için, senin Beyti Haram'ının yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmını onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler.
İbrahim Suresi 37. ayet, Hz. İbrahim'in ailesini Mekke'ye yerleştirmesini ve bu yerleşimin temel amaçlarını dile getiren bir duadır. Ayet, namazın ikamesi, insanların gönüllerinin meyletmesi ve rızıklandırma gibi temel kavramlar etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 's-k-n' kökünü 'hareketin durması, yerleşme, sükûnet bulma' olarak açıklar. Ayetteki 'eskentü' fiili, Hz. İbrahim'in ailesini Mekke'ye, yani Beytullah'ın yanına yerleştirerek onlara bir ikametgah tayin etmesini ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir yerleştirme değil, aynı zamanda orada kalıcı bir yaşam kurma niyetini de içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'eskentü' fiilini 'iskân ettim, yerleştirdim' şeklinde yorumlar. Ayetteki bağlamda, bu fiil, Hz. İbrahim'in Allah'ın emriyle ailesini çorak bir vadiye götürüp orada yaşamalarını sağlaması eylemini mecazi olarak değil, doğrudan bir yerleştirme fiili olarak ele alır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 's-k-n' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle 'huzur, sükûnet, yerleşme' gibi anlamlar taşıdığını belirtir. Ayetteki 'eskentü', Hz. İbrahim'in ailesi için bir 'mekân' ve 'sükûnet' sağlamak amacıyla yaptığı eylemi vurgular; bu, aynı zamanda onların orada dini görevlerini yerine getirecekleri bir ortamın temellerini atmaktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'zürriyet' kelimesini 'bir şeyden türeyen, yayılan' anlamında kullanır. Özellikle insan nesli için kullanılır ve hem çocukları hem de torunları kapsar. Ayetteki 'zürriyetî', Hz. İbrahim'in kendi neslinden olanları, yani İsmail ve onun soyundan gelenleri ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zürriyet' kelimesinin 'tohumdan çıkan, çoğalan' anlamıyla bağlantısını vurgular. Ayetteki kullanımı, Hz. İbrahim'in kendi kanından olan neslini, yani gelecekteki ümmetin çekirdeğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zürriyet' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'nesil, soy, evlatlar' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Hz. İbrahim'in duası, sadece o anki çocukları için değil, aynı zamanda onların soyundan gelecek tüm nesiller için de geçerlidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ikâme' fiilinin 'bir şeyi tam ve eksiksiz yapmak, dosdoğru yerine getirmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'liyukîmû's-salâte', namazı sadece kılmak değil, aynı zamanda onun şartlarına riayet ederek, huşu içinde ve devamlı olarak eda etmeyi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'k-v-m' kökünün 'ayakta durmak, dikilmek, bir şeyi düzeltmek, istikamet vermek' gibi anlamlara geldiğini açıklar. 'İkâme' ise bir şeyi tam ve eksiksiz bir şekilde yerine getirmek, devamlılığını sağlamaktır. Ayetteki 'liyukîmû's-salâte', namazın sadece şeklen değil, ruhen de dosdoğru kılınmasını, yani onun tüm gereklerinin yerine getirilmesini amaçlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ikâme' kavramının Kur'an'da 'bir şeyi sağlam bir şekilde kurmak, ayakta tutmak' anlamında kullanıldığını vurgular. 'Namazı ikame etmek', sadece namaz kılmak değil, aynı zamanda namazın toplumdaki yerini sağlamlaştırmak, onu bir yaşam biçimi haline getirmek ve devamlılığını sağlamak demektir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fuâd' kelimesini 'kalp, gönül' olarak açıklar. Genellikle 'kalb' kelimesiyle eş anlamlı kullanılsa da, bazen 'fuâd'ın daha çok duygusal ve hissi yönü ağır basan bir kalp anlamına geldiği belirtilir. Ayetteki 'ef'ide', insanların duygusal olarak meyletmesini, sevgi ve ilgi duymasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'fuâd' kelimesinin 'kalb' ile yakın anlamlı olduğunu, ancak 'fuâd'ın daha çok 'içsel duygu ve idrak merkezi' olarak kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ef'ide', insanların gönüllerinin Hz. İbrahim'in ailesine ve yerleştikleri yere yönelmesini, onlara karşı bir sevgi ve bağlılık hissetmesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fuâd'ın 'kalb'den daha özel bir anlam taşıdığını, genellikle 'yanıp tutuşan, arzulayan kalp' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ef'ide', insanların gönüllerinin Hz. İbrahim'in ailesine karşı bir özlem ve sevgiyle dolmasını, onlara doğru çekilmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'şükür' kelimesini 'verilen nimeti bilmek ve onu dile getirmek' olarak tanımlar. Şükür, hem dille ifade edilen bir teşekkür hem de fiillerle gösterilen bir minnettarlıktır. Ayetteki 'yeşkurûn', Allah'ın verdiği rızıklara karşılık minnettar olmalarını ve bu minnettarlığı ibadet ve itaatle göstermelerini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'şükür' kavramının 'nimetin sahibini tanımak ve ona karşı minnet duygusu beslemek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'yeşkurûn', Allah'ın onlara bahşettiği rızıklar karşısında O'na karşı şükranlarını ifade etmelerini ve bu sayede O'nun nimetlerini daha iyi anlamalarını amaçlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şükür' kavramının Kur'an'da 'Allah'ın lütuflarına karşı minnettarlık gösterme' anlamında merkezi bir rol oynadığını belirtir. Bu, sadece sözlü bir teşekkür değil, aynı zamanda Allah'ın emirlerine uyarak ve nimetlerini doğru kullanarak gösterilen bir minnettarlıktır. Ayetteki 'yeşkurûn', rızıklandırmanın nihai amacının Allah'a şükretmek olduğunu vurgular.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(37) (Rabbenâ innî eskentu min zurriyyetî bi vâdin gayri zî zer’ın inde beytilkel muharremi rabbenâ li yukîmus salâte fec’al ef’ideten minen nâsi tehvî ileyhim verzukhum mines semerâti leallehum yeşkurûn. )
"Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını namazı dosdoğru kılmaları için, senin Beyt-i
Haram'ının yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insânlardan bir kısmını onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler.” Zâhiren bu yerin Mekke-i Mükerreme’de Kâbe-i Şerif’in çevresi olduğu belirtilmektedir.
Bâtınen baktığımızda ise, ziraât toprakta olmaktadır ve bu toprakta bizim bedenimizdir, nefsimizdir. İşte İbrâhîmiyyet mertebesine tabî oluşun ilk özelliklerinden birisi Beyt’in etrafında ziraâtin olmamasıdır yâni gönül Kâbesinin çevresinde nefsâni oluşumlar olmayacak. Ve yine dikkât edersek bu mertebeye kadar olan kazançlar ise topraktan yâni nefsi kanaldan gelmektedir. İbrâhîmiyyet mertebesinden başlayarak daha yukarıya doğru gidiş artık toprak ziraâti ile değil gönül ziraâti ile kazanılan rızıklar olmalıdır ki bunlarda tevhid rızıklarıdır.
İbrâhîm (a.s.) dan önce gelen peygamberlerde kelime-i tevhid lisânen söylenmekte idi İbrâhîm (a.s.) mertebesinde ise kelime-i tevhidin “lâ” bölümü şuhud “ilâhe illâllah” bölümü kelâm ile söylenmektedir, ki bu insânlığın tefekkürü ve Hakk’a mi’racı hususunda çok büyük bir aşamadır.
Âdem (a.s.) ilâhi isimleri öğrendi İbrâhîm (a.s.) ise bunları hâl etti Efendimiz (s.a.v.) ise kendisine ilk verilen şey olan “cevâmiül kelîm” ile bunları kâl etti yâni öğrendi, yaşadı ve yaşanmasını da öğretti.
İbrâhîm (a.s.) ın çocuklarını bıraktığı bu yerden daha önce nice kervanlar geçti fakat Nûh tufanından sonra toprağın altına gömülü olan Kâbe-i Şerîf’i bulamadılar. Demek ki Kâbe-i Şerîf’in ortaya çıkması için İbrâhîmiyyet mertebesine ulaşmak gerekiyor. Gerçek tevhid ehli olmanın yolu da buradan geçmektedir yâni Âdem (a.s.) dan başlayan ve Efendimiz (s.a.v.) de biten bu yolu tamamlamış olan kişinin bu yolda ilerlemekte olan bir başka kişiye ancak İbrâhîmiyyet mertebesinin hakîkâtlerini açıklayarak tevhid’e alması mümkündür. İşte bundan sonra ancak “fe innehu minnî” yâni “onlar bendendir”
hükmü geçerli olmaktadır. Bunlar gönül evlâtları olmaktadır ve insânların bir kısmının onlara meyl edilmesi istenmektedir.
Duyduğumuz her sözü ihtiyat ile kabul ederek fuad denilen gönül yerini fazla işgal etmemek gerekmektedir. Bir sürü yanlış bilgilerle dolu bir yere doğru bir bilgi geldiğinde onu koyacak yer bulamayız. Muhiddîni Arabi hz. leri “gönlünün bekçisi ol, orası o kadar değerli bir hazine yeridir ki yanlış şeylerler doldurma” diyor. Bu nedenle duyduğumuz her şeyi bir süzgeçten geçirmemiz gerekiyor, Efendimiz (s.a.v.) de “Faydasız bilgiden sana sığınırım Ya Rabbi” dediği gibi faydasız bilgiyi yüklenen insân onun hammalı olur oysa bizler bu faydasız bilgilerin değil Kûr’ân-ı Kerîm’in, Hakk’ın hammalı olmalıyız çünkü onun için var edildik.
Üzerimizdeki bütün nefsâni yükleri boşaltarak manevi yüklere yol açmalıyız. Günümüzde bilgisayarları zararlı yazılımlara karşı koruyan anti-virüs programları gibi kendimizde bu sistemi uygulamaya sokmalıyız ki hemen o faydasız bilgiler girmek istedikleri anda devreye girip perdesini çeksin. Bu da irfaniyet ile olmaktadır ancak ki gelen sözleri, bilgileri ayırabilecek bir yapıya sahip olabilelim.
Bu sistemi kendimizde oturttuktan sonra aldıklarımızı müşahedeye dönüştürmemiz ve bu müşahedeyi de kalbimizin tasdik etmesi gerekmektedir. Eğer okuduğumuz veya bir şekilde bize gelen bir bilgiyi gönlümüz tasdik etmiyorsa içinde ne kadar güzel sözler olursa olsun gönül onu tasdik etmiyorsa o gidiş hayâli olur. Netice hayâl insânı hüsrana uğratır.
Efendimiz (s.a.v) e mi’rac-ı Şerif’te gelen “gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı” (53/11) Âyeti Kerîmesinde olduğu gibi bizde de aynı hal yaşanmalıdır. Efendimiz (s.a.v.) bu hâdiseleri çok yakîn olarak yaşamasından meydana gelen bu teenni halini bizlerde kendimize göre yaşamalıyız. Efendimiz (s.a.v.) deki yüceliğe bakın ki,
bütün âlemleri seyrediyor fakat kendisinde en ufak bir değişiklik olmuyor. Bunları hemen okuyup geçiyoruz fakat üzerinde biraz durulduğunda gerçeklerin nasıl müthiş olduğu görülüyor.
İbrâhîm (a.s.) ın Kâbe-i Şerîf çevresine bıraktığı nesline ilk tavsiyesi namaz kılmalarıdır.
Ziraât yapılmayan bir yerde meyvelerden rızıklandırılma istenmesi gösteriyor ki bu bahsedilen meyveler yer kaynaklı değil semâ kaynaklı, gönül kaynaklıdır.
Bu her bir meyve İbrâhîm (a.s.) ın şahsında var olan esmâ-i ilâhiyye’dir. Onların rızıklanması ise bu her bir esmâ-i ilâhiyyenin kendi soyu üzerinde faaliyete geçmesidir. Bu ise biz Müslümanlara İsmâil (a.s.) üzerinden gelen rızıkların kaynağıdır. Dolayısıyla İbrâhîm (a.s.) ın bu duâsı her birerlerimizin üstüne olmaktadır. Ve İbrâhîm (a.s.) ın bu konuda bizlerden bir beklentisi vardır, bu nedenle “umulur ki şükrederler” diyor.