Vemâ erselnâ min rasûlin illâ bilisâni kavmihi liyubeyyine lehum(s) feyudillu(A)llâhu men yeşâu veyehdî men yeşâ(u)(c) vehuve-l'azîzu-lhakîm(u)
Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah'ın emirlerini) iyice açıklasın. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın. Bu itibarla Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidayete erdirir. O her şeye galibdir, hükmünde hikmet sahibidir.
İbrahim Suresi 4. ayet, peygamberlerin kendi kavimlerinin diliyle gönderilmesinin hikmetini ve Allah'ın hidayet ve dalalet üzerindeki mutlak iradesini vurgular. Ayet, dilin tebliğdeki merkezi rolünü ve ilahi kudretin evrenselliğini dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl' (göndermek) kelimesinin, bir şeyi serbest bırakmak ve salıvermek anlamından geldiğini belirtir. Ayetteki 'erselnâ' fiili, Allah'ın peygamberleri belirli bir görevle, yani tebliğle insanlara göndermesini ifade eder. Bu, peygamberin kendi iradesi dışında, ilahi bir emirle hareket ettiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'irsâl'in, bir şeyi bir yere veya bir kimseye yönlendirmek olduğunu söyler. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın peygamberleri, belirli bir mesajı belirli bir kavme ulaştırmak üzere görevlendirmesi, yani onları elçi olarak tayin etmesi anlamını taşır. Bu, peygamberliğin ilahi bir atama olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'resul' kelimesinin, 'irsâl'den türediğini ve gönderilen kişi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'min resûlin' ifadesi, Allah'ın her peygamberi, yani elçiyi, kendi kavmine özel bir görevle gönderdiğini vurgular. Bu, peygamberlerin ilahi mesajın taşıyıcıları olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'resul' kelimesini, 'gönderilmiş' olarak açıklar ve Kur'an'da bu kelimenin Allah'ın elçileri için kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, 'resul'ün, Allah'ın vahyini insanlara ulaştıran, onlara doğru yolu gösteren ve kendi kavimlerinin dilini konuşan kişi olduğu anlaşılır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'resul' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini inceler. Ona göre 'resul', Allah ile insanlar arasında bir aracıdır ve ilahi iradeyi tebliğ etmekle yükümlüdür. Ayetteki 'her resul' ifadesi, bu aracılık görevinin evrenselliğini ve her kavme özel bir tebliğci gönderildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lisân' kelimesinin hem organ olan dili hem de konuşulan dili ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'bilisâni kavmihî' ifadesi, peygamberin kendi kavminin konuştuğu dili kullanarak tebliğde bulunmasının önemini vurgular. Bu, mesajın anlaşılabilirliğini ve etkinliğini sağlar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'lisân'ın mecazi olarak 'dil' veya 'lehçe' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımıyla, peygamberin tebliğ ettiği mesajın, muhataplarının anlayabileceği, kültürel ve dilsel bağlamlarına uygun bir şekilde sunulması gerektiğini ifade eder. Bu, tebliğin başarısı için kritik bir unsurdur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'beyân' kelimesinin 'açıklamak, ortaya çıkarmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'liyübeyyine lehüm' ifadesi, peygamberlerin kendi kavimlerinin diliyle gönderilmesinin amacının, ilahi mesajı onlara açıkça ve anlaşılır bir şekilde tebliğ etmek olduğunu gösterir. Bu, tebliğin temel gayesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'beyân'ın, bir şeyi gizliliğinden çıkarıp açıklığa kavuşturmak olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, peygamberin görevi, Allah'ın ayetlerini ve hükümlerini, kavminin anlayabileceği bir dille açıklayarak, onları şüphe ve belirsizlikten kurtarmaktır. Bu, hidayetin ön koşuludur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'beyân' kavramının Kur'an'daki önemini vurgular. Ona göre 'beyân', sadece dilsel bir açıklama değil, aynı zamanda hakikati ortaya koyma ve doğruyu yanlıştan ayırma işlevini de içerir. Ayetteki 'liyübeyyine', peygamberin, ilahi hakikatleri kavmine net bir şekilde sunarak onları aydınlatma misyonunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesinin, doğru yoldan sapmak, kaybolmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yüdıllu' fiili, Allah'ın mutlak iradesiyle, bazı kullarını hidayetten mahrum bırakarak sapıklığa düşürmesini ifade eder. Bu, Allah'ın kudretinin ve hikmetinin bir tecellisidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'idlal'in, birini doğru yoldan uzaklaştırmak olduğunu açıklar. Ayetteki 'yüdıllu' fiili, Allah'ın, kendi iradesi doğrultusunda, bazı kimselerin hidayeti kabul etmemesi sonucunda onları sapıklıkta bırakmasını ifade eder. Bu, kulun cüzi iradesiyle yaptığı seçimin ilahi iradeyle örtüşmesi olarak da yorumlanabilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hedâ' fiilinin 'yol göstermek, doğruya iletmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yehdi' fiili, Allah'ın mutlak iradesiyle, dilediği kullarını doğru yola, yani İslam'a ve hakikate ulaştırmasını ifade eder. Bu, Allah'ın rahmetinin ve lütfunun bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hidayet' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini vurgular. Ona göre 'hidayet', Allah'ın insanı doğru yola yönlendirmesi ve ona hakikati göstermesidir. Ayetteki 'yehdi men yeşâü' ifadesi, hidayetin tamamen Allah'ın iradesine bağlı olduğunu ve O'nun lütfuyla gerçekleştiğini açıkça ortaya koyar.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(4) Mısır’a hicret ettiğinde hane-i saadetlerine kâfirler cefâ ve eziyet ettiler. Hakk Teâlâ onları koruyarak cefâ ve eziyet edenlerin ellerini kuruttu.
İbrâhîm (a.s.) bu zorluklardan kurtulduğu için şükrâne olarak Dört rekât namaz kıldı ve bu kıldığı namaz Hakk’ın indinde kabul oldu ve öğle namazının farzı bu Dört olarak oldu. Bizler Öğle namazlarında kıldığımız Dört rekât farz namazı İbrâhîm (a.s.) ın hatırasına binâen kılmış oluyoruz.
İbrâhîm (a.s.) bir bakıma iki dallı sağlam köklü bir ağaca benzemektedir. Bir dal İsmâîl, bir dal İshak isminde olan daldır. İshak dalından Îseviyyete kadar uzanan dal kısa kaldı ve tam olarak tavana ulaşmadı, fakat İsmâîl dalından gelen Muhammediyyet tavan yaptı ve ondan sonra dalını aşağı sarkıtarak Îseviyyete ulaştı ve bu şekilde devreyi Muhammediyyet tamamlamış oldu. Aksi halde öteki dalda olanlar orada kalıp ebediyyen Hakk’a ulaşamazlardı. Kim ki Îseviyyet’te iken Muhammediyyet kanalından kendisine sarkıtılan dala tutunarak çıkarsa mi’rac ehli olur. Şu an yeryüzündeki insânların hepsi ümmeti Muhammed’dir ancak bir kısmı ümmeti dâvet, bir kısmı ümmeti icâbet’tir. Çünkü Hz.Resûlullah (s.a.v) ’dan sonra insânların bir başkasının ümmeti olmaları söz konusu değildir. Ümmeti icâbet Hz. Resûlullah (s.a.v) ın dâvetine tabî olanlardır, dâvet edildikleri halde henüz icâbet etmemiş olanlar ise ümmeti dâvet olarak kalmaktadırlar, Efendimiz (s.a.v) in dâveti kıyâmete kadar geçerlidir, ancak kıyâmetin kopmaya başlaması ile bu dâvet kapısı kapanacaktır.
Allah (c.c) indinde din sâdece İslâm dini olup semâvi dinler diye bir şey yoktur ancak semâvi kitâplar vardır. Her bir kitâp dahi İslâm’ı bildirmektedir. Âdem (a.s.) dan îtibaren gelen 104 adet kitâptır ki, Kâbe-i Şerifin civarındaki revaklarda 104 adettir, her bir revak bir hükmün tecellisini, nüzûlünü her an orada yaşatmaktadır. Onların yukarısında olan ön direklerde 113 adettir ki, (13) sayısı hakîkâti Ahmediyyenin üst kattan bütün âlemlere her an nüzûlünün yaşanmasıdır.
Not = Yeri gelmişken, ilgisi dolayısıyla, (13-13 ve Hakikat-i İlâhiyye) isimli kitabımızın “beşinci bölüm” ünün başından kısa birkaç satır ilâve edelim.
Daha da çok bilgi isteyenler, (6-Peygamber-3-Hz. İbrâhîm a.s.) isimli kitabımıza müracaat edebilirler.
BEŞİNCİ BÖLÜM
İBRÂHÎM (a.s.) ve (13) ün bazı bağlantıları.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmrân sûresi (3/33) Âyetinde:
إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَىٰ آدَمَ وَنُوحًا وَآلَ إِبْرَاهِيمَ
وَآلَ عِمْرَانَ عَلَى الْعَالَمِينَ
(İnnellahestafa Âdeme ve Nûhan ve âle İbrâhîme ve âli İmrân-a alel âlemîn.) Mealen: 33. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ Adem'i, Nûh'u, İbrâhîm'in sülâlesini ve Ümran’ın hanedanını âlemler üzerine seçkin kıldı.
Âyet-i kerîm’e de belirtildiği gibi bu mertebeler özel olarak seçilmişlerdir. Yeri geldikçe incelemeye çalışıyoruz.
Bu Âyet-i kerîme gerçekten büyük mânâları ifade etmektedir, en mühimi ise hakk ve Mi’râc yolunda ki mertebelerin öncüleri bildirilen kişilerdir. Ancak sadece onlara has değildir, seyru sülûk yolunda olan bir kimse bu mertebelerden geçmesi lâzımdır. Bu mertebelerin hangisine ulaşırsa o kişi o mertebenin mânâsını kendinde bulduğunda o süreçte o ismin mânâsı kapsamına girdiğinden bâtında kendisi o ismi taşımış olur. Ancak bu mertebelerin ilk uygulayıp yaşayanları âlem şumul, diğerleri ise bireysel şumuldur, yani sadece kendilerini ilgilendirir.
Bu mertebede seçilmişlik İbrâhîmî’lik tir,yani İbrâ- hîmiyyet mertebesidir. Kim seyr’u sülûk’unda bu mertebeye (Halil) yani (dostluk) mertebesine ulaşırsa o nun ismi zâhiren-fiziken ne olursa olsun bâtında (İbrâhîm) dir. İbrâni lügatında okunuşu (Ebrahem) olarak geçmektedir. Mânâsı, “eb” (eba, baba, ata, ced) “rahem” de, (Halk) demekmiş hâl böyle olunca (ebrahem) kelimesi (halkın babası) demek olmaktadır. İşte bu mertebede babalık yavaş, yavaş başlamaktadır. Ayrıca imamlık’ta bu mertebede başlamaktadır. Daha evvelce de, kısaca belittiğimiz alfebelerin ilk harfleri olan (elif ve be) görüldüğü gibi bu mertebenin ister Ebrahem, olsun İster İbrâhîm, olsun ister Abraham, olsun başında gelmektedir.