Elem ye/tikum nebeu-lleżîne min kablikum kavmi nûhin ve'âdin veśemûd(e)(*) velleżîne min ba'dihim(*) lâ ya'lemuhum illa(A)llâh(u)(c) câet-hum rusuluhum bilbeyyinâti feraddû eydiyehum fî efvâhihim ve kâlû innâ kefernâ bimâ ursiltum bihi ve-innâ lefî şekkin mimmâ ted'ûnenâ ileyhi murîb(un)
Sizden önceki Nuh, Ad, ve Semud kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin –ki onları Allah'tan başkası bilmez- haberi size gelmedi mi? Onlara peygamberleri mucizeler getirdiler de onlar (öfkeden parmaklarını ısırmak için) ellerini ağızlarına götürüp, "Biz sizinle gönderileni inkar ediyoruz. Bizi çağırdığınız şeyden de derin bir şüphe içindeyiz" dediler.
Sizden öncekilerin; Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonra gelenlerin haberleri size gelmedi mi? Onları, Allah'tan başkası bilmez. Peygamberleri onlara mucizeler getirdi de onlar ellerini ağızlarına koydular ve dediler ki: "Biz sizinle gönderileni inkâr ettik ve bizi çağırdığınız şeyden de şüphe ve endişe içindeyiz."
Bu ayet, geçmiş ümmetlerin peygamberlere karşı takındıkları inkarcı tutumu ve bunun sonuçlarını ele almaktadır. Anahtar kavramlar, haberin ulaşması, peygamberlerin delillerle gelmesi, inkâr ve şüphe gibi temel dini ve ahlaki temaları vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nebe', 'büyük faydası olan haber' demektir. Bu ayette, geçmiş kavimlerin helakine dair önemli ve ibret verici haberler kastedilmektedir ki bu haberler, muhataplar için bir uyarı niteliğindedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nebe', 'haber' anlamına gelir. Burada, Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin başına gelenlerin anlatılması, onların akıbetlerinden ders çıkarılması için bir mecazdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'nebe'' kelimesi, genellikle Allah'tan gelen vahiy veya peygamberlerin getirdiği önemli mesajlar için kullanılır. Bu ayette ise, geçmiş kavimlerin akıbetlerine dair ilahi bir uyarı niteliğindeki haberleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Câe fiili, bir şeyin bir yere veya bir kimseye ulaşması, gelmesi anlamındadır. Ayette, peygamberlerin ilahi mesaj ve mucizelerle kavimlerine gelmesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Câe, bir şeyin varlığının veya bir olayın gerçekleşmesinin bildirilmesi anlamında da kullanılır. Burada peygamberlerin, Allah'ın emriyle ve delillerle kavimlerine gönderilişini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Beyyinât, 'açık deliller' demektir. Peygamberlerin getirdiği mucizeler ve hakikati apaçık gösteren kanıtlar kastedilir ki, bunlar peygamberliklerinin doğruluğunu ispat eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beyyine, 'açık delil, hüccet' anlamına gelir. Bu ayette, peygamberlerin getirdiği ve hakikati şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyan mucizeler ve ayetlerdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Beyyine kelimesi, Kur'an'da genellikle peygamberlerin doğruluğunu kanıtlayan, hak ile batılı ayıran açık deliller ve mucizeler için kullanılır. Ayetteki bağlamda, inkarcıların reddettiği somut kanıtları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bu ifade, 'onları susturdular' veya 'onlara cevap vermekten aciz kaldılar' anlamında bir mecazdır. Aynı zamanda, şaşkınlık veya öfkeyle ellerini ağızlarına götürme eylemini de ifade edebilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Bu ifade, 'onların sözlerini reddettiler ve onlara karşı alaycı bir tavır takındılar' şeklinde yorumlanmıştır. Elin ağıza götürülmesi, bazen sus işareti, bazen de şaşkınlık veya öfke alameti olabilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Bu tabir, 'onların sözlerini geri çevirdiler, kabul etmediler' anlamındadır. Ayrıca, 'onları susturmak için ellerini ağızlarına götürdüler' veya 'kendi ağızlarını kapattılar ki peygamberlerin sözlerini duymasınlar' gibi farklı yorumlar da mevcuttur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr, 'bir şeyi örtmek' anlamına gelir. Dini bağlamda ise, Allah'ın nimetlerini veya hakikati örtmek, yani inkâr etmek demektir. Ayette, peygamberlerin getirdiği ilahi mesajı ve hakikati reddetmeyi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Küfr, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve 'Allah'a ve O'nun gönderdiği peygamberlere inanmamak, hakikati reddetmek' anlamını taşır. Bu ayette, geçmiş kavimlerin peygamberlere karşı takındığı kesin inkarcı tutumu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şekk, 'iki şey arasında tereddüt etmek, bir konuda kesin bir kanaate varamamak' demektir. Ayette, inkarcıların peygamberlerin davetine karşı duydukları derin tereddüt ve güvensizliği ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Şekk, bir şeyin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında kesin bir bilgiye sahip olmamak halidir. Burada, peygamberlerin getirdiği mesajın hakikatine dair inkarcıların içindeki belirsizliği ve güvensizliği belirtir.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(9) (E lem ye’tikum nebeullezîne min kablikum kavmi nûhın ve âdin ve semûd, vellezîne min ba’dihim, lâ ya’lemuhum illâllah, câethum rusulühüm bil beyyinâti fe reddû eydiyehum fî efvâhihim ve kâlû innâ kefernâ bi mâ ursiltum bihî ve innâ le fî şekkin mimmâ ted’ûnenâ ileyhi murîb.)
“Sizden öncekilerin; Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonra gelenlerin haberleri size gelmedi mi? Onları, Allah'tan başkası bilmez. Peygamberleri onlara mûcizeler getirdi de onlar ellerini ağızlarına koydular ve dediler ki: "Biz sizinle gönderileni inkâr ettik ve bizi çağırdığınız şeyden de şüphe ve endişe içindeyiz."
“Mûsâ (a.s.) ın haberi size gelmedi mi?” diye sorulduğu gibi diğer kavimler içinde aynı soru soruluyor.
Burada üç esas kavim bildiriliyor;
Nûh kavmi; yeryüzünü suların basması sonucu o kavim helak oldu. İşte bizde de Nûh kavminde olduğu gibi isyan fazla ise bütün varlığımızı suyun istila etmesi lâzımdır. İsyanımız az ve kısmi ise bu tufân oralara gelecektir. Seyri sülûkta bir zaman gelir ki bundan kurtulmak için Nûh’un gemisine binmek gerekir. “Nûh”
kelimesi İbrâni dilinde “rahatlama, huzura kavuşma” mânâsınadır ve Nûh’un gemisine binen rahata kavuşur. Bu rahat nefsâni mânâda olan bir rahatlık değildir, Hakk’la birlikte olmanın verdiği gönül huzurudur. Aslında Nûh’un haberi hikâye olarak gelmesine rağmen hakîkâti teknik olarak insânlık âlemine yeni yeni gelmektedir. Hûd (11/41.) Âyeti kerimesinde “bismillâhi mecrâhâ ve mursâhâ” yâni “Onun (geminin) yüzmesi ve demir atması Allah’ın adıyladır” sözüyle belirtilen oluşum yâni geminin sesli komutla hareket ederek, yine sesli komutla durması olayının, günümüzde ancak son teknik ile yapılan araçlarda uygulandığını görmekteyiz.
Âd kavmi; bu kavmin yaptığı kötü işler gibi bizde de hakîkâti ilâhiyyeye uymayan ahlaklar var ise bunların da hepsinin gitmesi gerekir, eğer bunları kendi isteğimiz ile sonlandırmaz isek onların sonuna uğrayacağımız açıktır.
Semûd kavmi; Sâlîh (a.s.) ın taştan devesinin çıktığı bu kavmin haberi yine hikâye olarak gelmesine rağmen hakîkâti henüz yeryüzüne inmemiştir. Bu hâdisedeki özellik taştan devenin çıkması yâni maden, bitki, hayvan sıralamasıyla oluşan gıda zincirinde dikkât edersek bitki bölümü ortadan kalkıyor ve madenden direk hayvana yâni gıdaya geçiş yapılıyor.