Vekâle mûsâ in tekfurû entum vemen fî-l-ardi cemî'an fe-inna(A)llâhe leġaniyyun hamîd(un)
Musa, şöyle dedi: "Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz de gerçek şu ki, Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övgüye layık olandır."
Musa dedi ki: Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz, iyi biliniz ki Allah hepinizden zengindir, hamdedilmeye layıktır.
İbrâhîm Suresi 8. ayet, Hz. Musa'nın kavmine hitaben, insanların nankörlüğünün Allah'ın yüceliğine ve zenginliğine asla zarar vermeyeceğini vurgulayan bir ifadedir. Ayet, 'küfür', 'ğaniyy' ve 'hamîd' gibi temel kavramlar üzerinden Allah'ın mutlak bağımsızlığını ve övgüye layık oluşunu dile getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin aslının bir şeyi örtmek olduğunu belirtir. Nimetleri örtmek, yani nankörlük etmek de bu kökten gelir. Ayetteki 'tekfuru' fiili, Allah'ın verdiği nimetleri inkâr ederek nankörlük etme eylemini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'küfr' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını, bu ayette ise 'nimetleri inkâr etmek' ve 'nankörlük etmek' manasına geldiğini ifade eder. İnsanların Allah'a karşı nankörlük etmesi, O'nun nimetlerini görmezden gelmesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'gerçeği örtmek' olduğunu ve bunun Allah'ın varlığını, birliğini veya nimetlerini inkâr etme şeklinde tezahür ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın lütuflarına karşı gösterilen nankörlüğü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cem'' kelimesinin dağınık şeyleri bir araya getirmek anlamına geldiğini belirtir. 'Cemîan' ise topluca, hep birlikte manasına gelir. Ayette, yeryüzündeki bütün insanların toptan nankörlük etmesi durumunu vurgulayarak, bu durumun Allah'a zarar vermeyeceğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'cem'' kökünün bir araya gelme, toplama anlamlarını taşıdığını ve 'cemîan' kelimesinin de bu kökten türeyerek 'hepsi, bütünüyle' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, nankörlüğün evrenselliğini ve kapsamını pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğina' kelimesinin ihtiyacın olmaması, zenginlik anlamına geldiğini belirtir. Allah için kullanıldığında, O'nun mutlak zenginliğini ve hiçbir şeye muhtaç olmadığını ifade eder. Ayetteki 'lağaniyyun' ifadesi, insanların nankörlüğünün Allah'ın bu sıfatına asla halel getirmeyeceğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ğaniyy' isminin Allah'ın zatına mahsus olduğunu ve O'nun her türlü ihtiyaçtan münezzeh olduğunu gösterdiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, insanların ibadetine veya şükrüne muhtaç olmaması, O'nun mutlak bağımsızlığını pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ğaniyy' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak yeterliliğini ve bağımsızlığını ifade ettiğini belirtir. İnsanların eylemlerinden etkilenmeyen, kendi kendine yeten bir varlık olarak Allah'ın bu sıfatı, ayetteki mesajın temelini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hamd' kelimesinin bir nimete karşılık yapılan övgü olduğunu belirtir. 'Hamîd' ise, övgüye layık olan, çok övülen demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun tüm kemal sıfatlarıyla övgüye müstahak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'hamîd' sıfatı, insanların nankörlüğüne rağmen Allah'ın övgüye layık oluşunun değişmeyeceğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hamîd' isminin hem 'övülen' (mahmûd) hem de 'öven' (hâmid) anlamlarını taşıdığını belirtir. Allah için kullanıldığında, O'nun zatı itibarıyla övgüye layık olduğunu ve kullarını da övdüğünü ifade eder. Bu ayette, O'nun mutlak övgüye layık oluşu vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hamîd' isminin Allah'ın kemal sıfatlarının bir yansıması olduğunu ve O'nun her türlü eksiklikten münezzeh, her türlü övgüye layık olduğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, insanların nankörlüğünün Allah'ın bu yüce sıfatını etkilemeyeceği mesajını verir.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Elif ve be) nasıl ki harflerin ve rakkamların babası ise, Mertebe-i İbrâhimiyyet’te (Tevhid-i ef’âl) “fiiller tevhid-i” tevhid mertebelerinin babası dır. (Hazarât-ı hamse) nin başlangıcı, elif-in seyrinde (8) inci mertebedir.
Kûr’ân-ı Kerîmde de bir çok yerlerde (elif ve be) “eb” (baba ve benzeri) mânâlarda geçmektedir. Uzatmamak için ikisini verelim. Saffat Sûresi (37/102) Âyetinde:
ْ(يَا أَبَتِ) (ya ebeti) “ey babacığım” diye geçmektedir. Görüldüğü gibi Sûre ve Âyet numaraları toplandığı vakit, (37+102=13,9) dur. Ayrıca bu sayı Muhammed (s.a.v.) isminin’de sayısıdır. İstersek tek rakkam olarak toplayalım. (1+3+9=13) netice (13) on üçtür, yani oraya bağlıdır, ve bu sesleniş evvelâ, rûhların da; babası olan Hz. Rasülûllah’a, oradan da, “İbrâhim” (a.s.) ma dır.
Yine bu hususta başka bir Âyet-i Kerîme daha verelim. Bakara Sûresi (2/13,3) Âyetinde:
َ(وَآلِهِ آبَائِكَ) (ve ilâhe abaike) (senin ve atalarımı- zın ilâhına) görüldüğü gibi burada da (13) hemen gözümüze çarpmaktadır, ve bağlı olduğu yer bellidir.
(Ebrahem) sayısal değeri (1+2+200+5+40=248) dir, toplarsak, (2+4+8=14) eder ki Nûr’u uhammed-î dir. (14) ten, bir olan zuhur’u İbrâhîm’i çıkarırsak, (14-1=13) geriye (13) kalırki bağlı olduğu yer bellidir.
(خاليل) Halîl) toplarsak, (600+1+30+10+30=67,1) toplarsak (6+7=13) tür. Kalan bir ise dostluğun birliğidir. İlâve edersek, (6+7+1=14) tür. Netice’de “Ebrahem ve Halîl” (14) (14) aynı Nûr’u Muhammed-î dir.
Neticede (İbrâhîm) (1+2+200+1+5+10+40= 259) t0plarsak, (2+5+9=16) eder, ve (hullet) (600+30+30+4=664) toplarsak, (6+6+4=16) o da on altıdır, görüldüğü gibi bura da iki aynı (16-16) sayısına ulaşılmaktadır. (16) lardan (3) yakîn, müşahede mertebele-ri çıkartılırsa geriye yine (13) ler kalır ki; bu yönüyle de Hakikat-i Muhammediyye ye bağlıdır.
Bir başka hususa da dikkat çekip yolumuza devam edelim. O da şudur.
İster Ebrahem, ister Abraham, ister İbrâhîm, de hepsinin başında (elif) sonun da (mim) vardır. Diğer
hiçbir bağlantıları olmasa bile baştan ve sondan Hakikat-i Muhammed-î tarafından sarıldığı açık olarak görülmektedir.
Mânâyı İbrâhîm’iyye’nin şifresi olan (elif, be, rı, he, ye, mim) harflerinin mânâ tecellileri şöyle oluşmaktadır. Ehadiyyet mertebesinden süzülerek gelen mertebe-i İbrâ- hîm’iyye’nin mânâsı (be) ye ulaşır, (be) ile (rı) Rahmâniyyet’e intikâl eder, uzatan (elif) ile yerini güçlendirir, oradan (he) de hüvviyyet’i ni bulur, (ye) de yakîn hali oluşur, ve muhteşem (mim) de karar kılarak, Hakikat-î Muhammed-î nin İbrâhîm’iyyet mertebesi olarak ortaya çıkmış olur.
Nasıl bir ilâhi saltanattır. (Rabbî zidnî fike tahay- yuran) “Ya Rabbî zatındaki hayretimi arttır.”
(Nakli burada keserek yolumuza devam eldim.)
الرِّكِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ
الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ
الْحَمِيدِ
(1) (Elif lâm râ kitâbun enzelnâhu ileyke li tuhricen nâse minez zulûmâti ilen nûri bi izni rabbihim ilâ sırâtıl azîzil hamîd.)
“Elif, Lâm, Râ. Bu Kûr'ân öyle büyük bir kitâptır ki, insânları Rablerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa, her şeye gâlip ve hamde lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarman için onu sana indirdik.” Elif, Ahadiyyet mertebesi, Lâm, Lâhût mertebesini, Râ, Rahmâniyyet mertebesini ifâde etmektedir. Bu üç harf
Sûre-i Şerifin bütün mânâsını öz olarak içinde barındırmaktadır. Devam eden Âyetler bunların açılımları olmaktadır. Genel olarak tefsircilerin ifâde ettiği şekilde bu huruf-u mukattaâlar sâdece Allah (c.c.) ile Hz. Resûlüllah (s.a.v.) arasında şifre olsa ve bilinemeyecek şeyler olsalar Cenâb-ı Hakk’ın bunları Kûr’ân-ı Kerîm’e koymasına gerek olmazdı ve o halde de gizli de olurlardı. Belki herkes bunların hakîkâtlerini bilemez demek daha doğru bir ifâdedir. Elif, Lâm, Râ öyle bir kitâptır derken genel olarak Kûr’ân ifâde edilmekle beraber özel olarak İbrâhîm kitâbı nasıl bir kitâptır yâni bu Sûre-i Şerifin içerisinde olan mânâlar nasıl bir kitâptır, demektir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) “Biz indirdik” ifâdesiyle kendi lisânından konuşmaktadır. kk’in değişik ifâdeleri vardır; Ef’al, esmâ, sıfât ve zât mertebesi îtibarıyla gönderilen Âyetler vardır. Âyetlerin hepsi Allah (c.c.) dan’dır fakat mertebeleri değişiktir eğer tek mertebe olmuş olsa Kûr’an-ı Kerîm o mertebeyi tam açıklayamamış olur ve boşluklar kalırdı.
Cenâb-ı Hakk (c.c.) hiç aracısız olarak “Ben indirdim” diyerek ne kadar yakın olarak hitâp ediyor, oysa bizler bu Âyeti Hz. Resûlüllah (s.a.v.) a indirdi diyerek bir kenara atıyoruz fakat Hz. Resûlüllah (s.a.v.) şu anda yok, demek ki bu Âyet okuyana indirilmiştir. “Kûr’ân-ı Kerîm okuyan kimse Allah (c.c.) ın tercümanıdır,” denilmiştir ki bu böyle olduğu için denmiştir bu böyle olmasa denilmezdi zâten. Okuyan o mânâyı anlar veya anlamaz o ayrı konu.
“ileyke” yâni “senin üzerine” hitâbı çok açık olarak okuyan kimse ona indirildiğini belirtmektedir. Ve bu hüküm kıyâmete kadar bâkidir, henüz doğmamış olanlar veya şu an hayâtta olup henüz bu Âyetleri okumamış olanları bunları okudukları anda bu Âyet nazil olmaktadır. Bu nüzûl demek beyinlere nakşolunması ve anlaşılması demektir, anlaşılmayan bir şeyin de ancak hammalı olunur. “Zulmetten nûr’a çıkarmak için” ifâdesinde iki mânâ vardır; Birincisi, var olan insânları câhillik karanlığından ilmin nûruna çıkarmak.
İkincisi ve gerçek bâtıni mânâsı ile, a’maiyyette sâdece â’yan-ı sâbite halinde programları yapılmış iken, yâni insânlar henüz yok iken o halde zulmette idiler. İşte bu programların yeryüzünde faaliyete geçmesi için yâni nûra çıkarmak için, “Biz bu Kûr’ân-ı Kerîm’i gönderdik.”
“Rabbinin izni ile” derken yukarıda Ahadiyyet mertebesinden bahsediliyor iken burada Rabbinin izni ile denmesi, hangi Rabbin komutasına verdi ise onun verdiği izinle yeryüzünde sizi açığa çıkardık demektir.
Azîz ve Hamîd olanın sistemi içerisinde.
اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ
وَوَيْلٌ لِلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ
(2) (Allâhillezî lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve veylun lil kâfirîne min azâbin şedîd.)
“O Allah'ın (yolu) ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli bir azâbdan dolayı vay kâfirlerin haline!” Üstteki âyette bir sistem ortaya getirildi ve insânlar zulmetten nûr’a çıkarılarak Rabb’lerine teslim edildiler. Bu Âyette câmi isim olan Allah ismine geçiş yapılıyor.
Kişiler diyor ki “şu kadar malım var, bu kadar param var, şuna sâhibim, buna sâhibim” bu Âyette Cenâb-ı Hakk (c.c.) diyor ki nerde ne varsa hepsinin sâhibi benim, bu durumda ne olacak bunu iyi düşünmemiz lâzım. İşte bu Âyetteki hitâbı duyan kişi şöyle der “Biz Allah için ve O’na döneceğiz”. Bu böyle olduğu gibi diğer yönüyle bütün bu herşey Allah (c.c.) ın onlardan zuhur etmesi içindir demektir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) zâti olarak var olmamış olsa idi bu Âlemler zuhura gelmezdi ancak bu Âlemlerde zuhura gelende Hakk’ın ta kendisidir başka bir şey değildir. Bu konuda çok önemli bir ifâde Muhyîddini Arabi Hz. lerinin belirttiği gibidir, “Vücût bir’dir fakat mertebelere
riâyet şarttır.” Her mertebede mutlaka Hakk’ın bir zuhuru vardır fakat o zuhurda olduğu mahalle kuş, taş, hayât, güneş, ay, yıldızlar (v.b.) gibi isimler verilmiştir. Onlar ayrı birer varlıktır diyerek birer şahsiyet verdiğimizde onları ilâh hükmüne sokmuş oluruz. Çünkü onların hepsi kendi varlığıyla var olmuş değildir ve kendilerini var ediciye muhtaçtırlar, Allah (c.c.) ise ihtiyac sâhibi değildir. Gördüğümüz bütün varlıklar O’nun zuhura çıkmasını sağlayan şeylerdir. Kendini ayrı gören her varlık Hakk’tan gâfildir çünkü Hakk ile arasına benliğini perde olarak koymuştur, bu yüzden Hakk’a ulaşamaz.
Gerçek hakîkâtleri idrâk edemeyen örtücülere yazıklar olsun. Gözönünde duran bu hakîkâtleri anlamayarak perdeleyip örtenlere yazıklar olsun. Kafir örtmek, perdelemek mânâsınadır yâni hakîkâtleri örtmek. Bu kâfirlik üç türlüdür;
(1) Kafirlerin bilerek yaptıkları örtü, küfürler, (2) Müslümanların gaflet ile yaptıkları örtü, küfürler, (3) İnsân-ı Kâmil’in yaptığı örtü,küfürdür ki en yüksek küfürdür. Bu küfür anladığımız mânâda değildir.
Azâb bir anlamda tadış demektir, kim hangi mertebeler içerisinde hayâtını sürdürmüş ise devâmında bu sürdürdüğü hayâtın tadını tadacaktır, cennet ehli olmuş ise cennetin, cehennem ehli olmuş ise cehennemin azâbını tadacaktır. Buradaki tadış bunun en ileri derecesidir. O gün sırlar açıldığında bugünkü hayâtımızın ve bu dünyânın ne kadar değerli olduğunu ve kaçırdığımız hayâtımızın nasıl muhteşem bir oluşum olduğunu anladığımız anda oluşacak pişmanlık öyle bir şiddetli olacak. İşin aslında âhirette cennet ehli dahi pişmanlık duyacaklar ve “keşke bulunduğum yerin daha yukarısına talip olsaydım” diyerek kendilerini levm edecekler fakat aşağıda bulunanları görünce teselli bulacaklardır.
الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ
وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ
فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ
(3) (Ellezîne yestehıbbûnel hayâted dunyâ alel âhıreti ve yasuddûne an sebîlillâhi ve yebgûnehâ ivecâ, ulâike fî dalâlin baîd.)
“Onlar, o kimselerdir ki dünyâ hayâtını âhirete tercih ederler, (insânları) Allah'ın yolundan çevirirler ve onun eğrilmesini isterler. İşte bunlar, çok büyük bir sapıklık içindedirler.”
“Ellezîne” yâni “o kimseler” denildiği anda çokluk âlemine geçilmekte olduğundan bu bilgiler ef’âl mertebesi kaynaklıdır. Bu kimseler Hakk yolunda yapılması gerekenleri kendileri yapmadıkları gibi yapmak isteyen diğer kişilere de mâni olurlar.
وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ
لَهُمْ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِى مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ
الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ ۞
(4) (Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm.)
“Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın. Bu îtibarla Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidâyete erdirir. O her şeye gâlibdir, hükmünde hikmet sâhibidir.”
“Ve mâ erselnâ” yâni “Biz göndermedik”, insânlar henüz ortaya gelmemiş iken biz resûl göndermedik. “İllâ” yâni ancak âlemler ortaya geldikten sonra gönderdik.
Bütün peygamberlerin Levhi Mahfuz’da programları vardır ve ancak âlemler ortaya çıktıktan sonra o programlar tahakkuk sahasına çıkmıştır. Kûr’ân-ı Kerîm Ümmül kitâpta ilk yazıldığı hali üzere gönderilmiş olsaydı mümkün değil kimse bir şey anlamazdı, nasıl ki âlemler Ahadiyyetten, ef’âl âlemine kadar evreler geçirmiştir, işte aynı şekilde Kûr’ân-ı Kerîm de bu evreleri geçirmiştir, başka türlü de olmaz.
Bu âlemler zât âleminden sıfât âlemine tenezzül ettiği zaman Kûr’ân-ı Kerîm de Ümmül Kitap’tan Levhi Mahfuz’a tenezzül etti, âlemler sıfâttan esmâ âlemine tenezzül edince, Kûr’ân-ı Kerîm de Levhi Mahfuz’dan Kitab-ı Mübîn’e tenezzül etti, âlemler esmâ âleminden ef’âl âlemine tenezzül ettiğinde, Kûr’ân-ı Kerîm de İmâm-ul Mübîn’e tenezzül etti.
En başta Allah’ça olan Kûr’ân-ı Kerîm önce Hakk’ça daha sonra Rabb’ça, en sonunda Arapça’ya tercüme edilerek Hz. Resûlüllah (s.a.v.) a indirildi.
Cenâb-ı Hakk (c.c.) kitâp hangi kavme ulaşacaksa en son olarak o kavmin dilince çevirisini yaparak o kavme indiriyor.
Burada ayrıca bir incelik vardır ki, o da Allah (c.c.) ın Arapça lisânı ile beşerin Arapça lisânının aynı olmayışıdır, her ne kadar yazılışları aynı olsa dahi iç bünyedeki mânâları aynı değildir. Şartlanmalar içerisinde bulunan bir beşer Kûr’ân-ı Kerîm’in Rabb’çasına ulaşmadıkça gerçek mânâda okumuş sayılamaz çünkü beşerin anladığı Arapça yazıların üzerinde bambaşka mânâlar yüklüdür.
Ne zaman ki bizler güzel bir şekilde tevhid eğitimi alarak tevhid hakîkâtlerini idrâk etmeye başlayacağız, Âyetlere daha geniş olarak bakmaya başlayacağız, işte o zaman o Âyetlerin içlerinde var olanı okumuş oluruz.
Ancak bu yazılı mealler olmayıncada bu mânâlara ulaşmak mümkün değildir. Kişi bunu idrâk ettiği zaman “Arapça” kelimesindeki “Ayn” harfi nida yâni seslenme harfine dönüşerek müşahede ehli olunmasıyla “A”aa “Rabb’ça“ imiş denmektedir ve ancak bu zaman Kûr’ân-ı Kerîm okunmaktadır. Bu tabî ki daha Rabb’çasıdır onun arkasında Hakk’çası ve Allah’çası vardır. Rabb’çası okunmaya başlasın yeter ki, eğitimi alındıkça ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) ta Fettah ismiyle gönül kapılarını açtıkça yavaş yavaş onlarda okunmaya başlanır.
“Dilediğini hidâyete erdirir, dilediğini dalalette bırakır” sözünü anlamak gerçekten çok zordur. Ancak her zorluğun bir kolaylığı vardır ve bu ifâde üzerinde kişinin çok uzun süre konuşup, düşünüp, taşınması lâzımdır. Bu ifâdede bir sürü sorular akla gelir; Cenâb-ı Hakk (c.c.) dalalette bıraktıklarına acaba haksızlıkmı ediyor? gibisinden, bunların hepsinin yerli yerince cevapları vardır, Kûr’ân-ı Kerîm’de eksik birşeyler bulmak mümkün değildir fakat idrâki biraz zaman alır.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ
مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ إِنَّ
فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
(5) (Ve le kad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ en ahric kavmeke minez zulumâti ilen nûri, ve zekkirhum bi eyyâmillâh, inne fî zâlike le âyâtin li kulli sabbârin şekûr.)
“And olsun ki Mûsâ'yı Âyetlerimizle gönderdik. Ona şöyle dedik: Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar, onlara Allah'ın (felâket) günlerini hatırlat. Şüphe yok ki bunda her sabredip şükreden için nice ibretler vardır.”
Tâhâ sûresinde (20/9) ûyette “Ve hel etâke hadîsu mûsâ.” yâni “Sana Mûsâ (a.s.) ın haberi geldi mi? denilmektedir. Genel olarak Mûsâ (a.s.) ın hayât hikâyesi bildirilmedi mi, bundan haberiniz yok mu, mânâsınadır. Hakikatte ise bu okuyan kişinin varlığına hitâpla özele döndürülmektedir. Seyri sülûk yolunda olan kişiye hitâp ederek Cenâb-ı Hakk (c.c.) “Ey kulum sana Mûseviyyet mertebesinin hakîkâtini idrâk etme hali gelmedi mi”? demektedir.
İşte zâhiren Mûsa olarak bir varlığı Âyetlerimizle gönderdik demek olan bu Âyet bâtınen Mûseviyyet mertebesini Âyetlerimizle gönderdik demektir.
“Âyâtina” ifâdesinden kasıt zâti Âyetlerdir. Mûsâ (a.s.)ın varlığında Mûseviyyet mertebesinin ulaştırılmasıdır ki, bu mertebede genel bir haldir, bireyde gözükmesi ise nokta zuhur mahalli olmasından dolayıdır.
Mûseviyyet mertebesinin özelliği duyuşun faaliyete geçmesidir ve Mûseviyyet mertebesi kulak mertebesi yâni anlatılanları çok güzel bir şekilde dinleme ve bilgi alma mertebesidir.
Mûsâ, (mim), (vav) ve (sin) harflerinden meydana gelmektedir, ayrıca (sin) harfinin ucunda gizli bir (ye) harfi vardır. Asli olarak ise (mim) ve (sin) asli harflerinden meydana gelmektedir. (Mim) bilindiği gibi hakîkâti Muhammediyye, (sin) ise insândır yâni hakîkâti Muhammediyye’nin Mûseviyyet mertebesi ile zuhura getirdiği insân demektir.
Mûseviyyet mertebesi İbrâhîmiyyet mertebesinin bir üst mertebesidir. Duyuşla beraber başlayan görme isteğine bu mertebede gelen “sen beni göremezsin” hitâbından sonra bir üst mertebe olan Îseviyyet’te görüş başlıyor ancak sâdece kendisinde olan bir görüştür bu daha sonraki mertebe olan Muhammediyyet’te ise bütün âlemde görüş oluyor.
Âyetlerden kasıt Mûsâ (a.s.) ın Dokuz büyük mûcizesi
Dir, ve bunlar sûridir gerçek Âyet ise Mûsâ (a.s.) ın şahsında olan kendi mertebesidir. Bilindiği gibi Mûsâ (a.s.) ın kavmi Dörtyüz yıl kadar Mısır’da kaldı ve orada Firavunlardan çok büyük eziyetler gördüler, işte zâhiren kavmini bu eziyetten kurtar demektir.
Bâtınen baktığımızda ise, bu mertebede olan kişinin Mûseviyyet mertebesi îtibarıyla kendisinde bulunan hakîkâtlerini gönlündeki karanlıklardan zikirlerle aydınlığa çıkararak esmâ-i ilâhiyyenin zuhura gelmesidir.
Kişinin kendi varlığında, iç bünyesinde hakîkâti ile yaşadığı günler Allah (c.c.) ın günleridir ve bu günlerde bizden çıkan fiiller dahi bize ait fiiller değildir Hakk’a mahsus fiillerdir, bu günlerin dışında gaflet halinde yaşanan günler nefsin günleridir ve bu günlerde yapılan fiiller bizlere dönüktür. Yukarıda belirtilen bütün bu hususların oluşması içinde sabır ve şükür gereklidir.
وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ
إِذْ أَنْجِيكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذَابِ
وَيُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ وَفِي ذَلِكُمْ
بَلَاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ
(6) (Ve iz kâle mûsâ li kavmihizkurû ni’metallâhi aleykum iz encâkum min âli fir’avne yesûmûnekum sûel azâbi ve yuzebbihûne ebnâekum ve yestahyûne nisâekum, ve fî zâlikum belâun min rabbikum azîm.) Mûsâ kavmine demişti ki: "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü O, bir vakit sizi Firâvun ailesinden kurtardı. Onlar sizi işkencenin en kötüsüne sürüyorlar ve oğullarınızı kesip kadınlarınızı da diri bırakıyorladı. Ve bunda Rabbinizden size büyük bir imtihan vardır."
O gün Mûsâ kavmine demişti bugün ise bizim kendi kavmimize bu denilmektedir. Bizim varlığımızda barındırdığımız ilâhi isimler bizim kavmimiz olmaktadır.
Erkek çocuklarının öldürülmesi varlığımızda zuhura gelen ilâhi hakîkâtlerin öldürülmesi yâni tevhid hakkında gelen ilham ve vâridatları toplayıp, yetiştiremediğimiz için nefsimiz bunları öldürüp hükümsüz hale yâni ilgisiz hale getirmektedir. Kızların bırakılması ise gelen oluşumlardan nefsâni olanların öldürülmemesidir.
وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ
كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ
(7) (Ve iz te’ezzene rabbukum le in şekertum le ezzidennekum ve le in kefertum inne azâbi le şedîd).
“Ve hatırlayın ki Rabbiniz size şöyle bildirmişti: Yüceliğim hakkı için şükrederseniz elbette size (nimetimi) artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir.”
وَقَالَ مُوسَى إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ
جَمِيعًا فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ
(8) (Ve kâle mûsâ in tekfurû entum ve men fîl ardı cemî’an fe innallâhe le ganiyyun hamîd.)
“Mûsâ dedi ki: Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz, iyi biliniz ki Allah hepinizden zengindir, hamdedilmeye lâyıktır.”
Kûr’ân-ı Kerîm’in başında Besmele-i Şerif’ten sonra gelen ilk kelime hamd’dır. O kadar mühim bir kelimedir ki Kûr’ân-ı Kerîm’in başına gelmiştir. Başka yerlerde belirttiğimiz gibi “hamd” ın sekiz derecesi vardır,
1. Şeriat mertebesinde şükür olarak,
2. Târikat mertebesinde övme olarak,
3. Hakikat mertebesinde övmede aciz kalmak,çün- kü bir şey hakkında en güzel övgüyü onu yapan yapabilir, mamul edilen mamul edeni övemez. Bu nedenle Cenâb-ı Hakk (c.c.) gerçek anlamda övebilmek için mutlak anlamda Hakk olmamız gerekmektedir ki bu da mümkün değildir. Bunu Efendimiz (s.a.v.) idrâk ettiğinde “Ya Rabbi seni gereği gibi övmem mümkün değil, Sen kendini nasıl övüyorsan ben de öyle övüyorum” diyerek bu yolu bize açıyor. Hamdın kula değil Hakk’a mahsus olduğu anlaşılır ve “elhamdu lillâhi” sözünün hakîkâti ortaya çıkar.
4. Marifet mertebesinde yapılan hamd.
5. Burada ise övgü Hakk’a geçmektedir, kul artık ortada yoktur ve burada artık Rabb’ı kulunu över, o da (Ahzâb 33/56) Âyetiyle Efendimiz (s.a.v.) in şahsında belirtilen “İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi,” yâni “Muhakkak ki Allah ve melekleri, Nebi’ye salat ederler” sözüdür. Bu duâ Cum’a namazından önce iki defa okunmaktadır, ilki müezzin tarafından yâni insândan, yani halktan Hakk’a yapılan, diğeri ise, imam tarafından yapılmakta ve Hakk’tan halka, olduğunu göstermektedir.
6. Bütün varlığın kendi mertebeleri îtibarıyla yaptığı hamd. Onu da İsrâ (17/44.) Âyeti belirtiyor ”ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî” yâni “O’nu hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur.
7. Âlemlerin bir bütün olarak yaptığı hamd.
8 Ahiretteki “livahil hamd” sancağıdır. Bu âlemde kim hamd’ını hangi mertebeden yapmışsa onun bayraklaşmış hali onları muhafaza edecek. Kim hamd
hakîkâtini ne kadar idrâk etmiş ise merkeze o kadar yakın olacaktır. Bunun kemâlatı ise “makam-ı Mahmud” dur.