Ve-iżâ beddelnâ âyeten mekâne âyetin(ﻻ) va(A)llâhu a'lemu bimâ yunezzilu kâlû innemâ ente mufter(in)(c) bel ekśeruhum lâ ya'lemûn(e)
Biz bir ayeti değiştirip yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar Peygamber'e, "Sen ancak uyduruyorsun" derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.
Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman Allah ne indirdiğini pek iyi bilmiş iken kâfirler Peygambere: "Sen, ancak bir iftiracısın" dediler. Hayır öyle değil; onların çoğu bilmezler.
Nahl Suresi 101. ayet, Kur'an ayetlerinin tedricen nüzulü ve nesh meselesi etrafında dönen bir tartışmayı ele almaktadır. Ayet, müşriklerin Hz. Peygamber'i 'iftira atmakla' suçlamalarına karşı Allah'ın ilmini ve onların bilgisizliğini vurgular. Dilbilimsel olarak 'beddelnâ', 'âyet', 'müfterî' ve 'ya'lemûn' gibi kavramlar, ayetin temel mesajını oluşturan değişim, ilahi işaret, iftira ve bilgi/cehalet ekseninde derinlemesine incelenmelidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bedel' kelimesinin bir şeyin yerine başka bir şeyin konulması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'beddelnâ' ifadesi, Allah'ın bir ayetin hükmünü veya lafzını başka bir ayetle değiştirmesi, yani nesh etmesi bağlamında kullanılmıştır. Bu, ilahi iradenin ve hikmetin bir tecellisidir ve Kur'an'ın tedrici nüzul sürecini yansıtır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'beddelnâ' fiilini 'bir şeyi başka bir şeyle değiştirdik' şeklinde açıklar. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın bazı hükümlerinin zamanla veya şartlara göre değiştirilmesini ifade eder. Bu, müşriklerin itirazlarına rağmen, ilahi mesajın dinamik yapısını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'bedel' kavramının Kur'an'da 'bir şeyin yerine başka bir şeyin geçmesi' anlamında kullanıldığını belirtir. Nahl 101'deki 'beddelnâ' fiili, ilahi vahyin aşamalı doğasını ve bazı ayetlerin hükümlerinin daha uygun olanlarla değiştirilmesini ifade eder. Bu durum, Kur'an'ın insanlığın gelişimine paralel olarak indirildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âyet' kelimesinin 'açık alamet, işaret' anlamına geldiğini ve Kur'an'da hem Allah'ın kudretine delalet eden evrensel işaretler (kozmik ayetler) hem de Kur'an'ın cümleleri (vahiy ayetleri) için kullanıldığını belirtir. Nahl 101'de ise 'Kur'an ayeti' anlamında kullanılmıştır ve nesh edilen veya değiştirilen ilahi sözleri ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âyet' kelimesinin Kur'an'da 'alamet, delil' ve 'Kur'an'dan bir parça' anlamlarına geldiğini açıklar. Bu ayetteki kullanımı, Kur'an'ın belirli bir hükmünü veya lafzını ifade eder. Müşriklerin itirazları, bu ilahi işaretlerin değiştirilmesine yöneliktir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âyet' kavramının Kur'an'da çok katmanlı bir anlam taşıdığını, hem 'işaret, delil' hem de 'Kur'an'ın bir parçası' anlamına geldiğini vurgular. Nahl 101'de 'âyet', Allah'ın vahyettiği belirli bir metinsel birimi ifade eder. Müşriklerin 'Sen uyduruyorsun' demeleri, bu ayetlerin ilahi kökenini reddetmelerinden kaynaklanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'iftira' kelimesinin 'yalan uydurmak, asılsız bir şeyi birine isnat etmek' anlamına geldiğini belirtir. 'Müfterî' ise bu fiili işleyen kişidir. Ayette, müşriklerin Hz. Peygamber'i, ayetleri kendi kendine uydurmakla suçlamalarını ifade eder. Bu, onların vahyin ilahi kaynağını inkar etmelerinin bir göstergesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'iftira'nın 'yalanı icat etmek, uydurmak' olduğunu ve özellikle Allah'a veya peygamberlere karşı yapılan asılsız isnatlar için kullanıldığını belirtir. 'Müfterî' kelimesi, Hz. Peygamber'e yöneltilen, Kur'an ayetlerini kendisinin uydurduğu şeklindeki ağır ithamı yansıtır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'iftira'nın 'bir şeyi asılsız olarak birine nispet etmek' olduğunu açıklar. Ayetteki 'müfterî' kelimesi, müşriklerin, ayetlerin değiştirilmesi durumunda Hz. Peygamber'i ilahi vahyi tahrif etmekle veya kendi sözlerini Allah'a isnat etmekle suçlamalarını ifade eder. Bu, onların vahiy anlayışındaki çarpıklığı gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' kelimesinin 'bir şeyin hakikatini idrak etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ ya'lemûn' ifadesi, müşriklerin, ayetlerin neshinin ardındaki ilahi hikmeti ve Allah'ın ne indirdiğini en iyi bilen olduğunu idrak edememelerini vurgular. Onların bilgisizliği, itirazlarının temelini oluşturur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ilm'in 'bir şeyin mahiyetini kavramak' olduğunu ifade eder. Ayetteki olumsuz kullanım 'lâ ya'lemûn', müşriklerin, Allah'ın ayetleri değiştirme kudretini, hikmetini ve bu değişimin nedenlerini bilmediklerini, dolayısıyla cahilce itiraz ettiklerini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm'in Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, 'bilgi, idrak, anlayış' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Nahl 101'deki 'lâ ya'lemûn' ifadesi, müşriklerin sadece yüzeysel bir bilgiye sahip olduklarını, ayetlerin neshinin derin anlamını ve ilahi planı kavrayamadıklarını vurgular. Bu, onların iman eksikliğinin bir sonucudur.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ve-izâ beddelnâ âyeten mekâne âyetin va(A)llâhu a’lemu bimâ yunezzilu kâlû innemâ ente mufter(in) bel ekseruhum lâ ya’lemûn(e) Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman ki Allah, neyi indireceğini gayet iyi bilir. Onlar Peygamber’e, “Sen ancak uyduruyorsun” derler. Hayır, onların çoğu bilmezler. (16/101)
Bir âyetin yerine diğer bir âyetin, getirilmesi nesihtir. Önceki âyet mensuh (neshedilmiş), sonraki âyet ise nasih (nesheden)dir.
Bu hükmü duyan küfür ehli, bu nesh etme olayını alay konusu yapmışlar, hâlbuki bu yerli yerinde bir Âyettir ve böyle de olması lâzım gelir, onlar ise Allah bir Âyeti koymuşsa onu kaldırmaz diyorlar. Niye yapsın bunu diyorlar. Halbuki onlar düşünmüyorlar İncil ile birlikte Tevrat’ın birçok Âyetleri neshedildi, Kûr’ân ile birlikte İncil ve Tevrat’ın bir çok Âyetleri neshedildi, eğer nesih hadisesi olmasaydı Tevrat gelir kalırdı başka kitaba gerek kalmazdı yani yeni hükümlere gerek kalmazdı, tabi onlar her gelen Âyeti kendi istikametlerine göre yorumladıklarından böyle düşünmüşlerdir.
Şimdi biz onları bir tarafa bırakıp gelelim kendimize, bizde her mertebeye geçtiğimiz zaman bir nesih olması lâzımdır, kaldırılması lâzımdır, kaldırılması lâzımdır derken o Âyetin tamamen hükümsüzlüğü değil ondan sonra onunla birlikte gelen Âyetin hükmü altına girmek yani sonraki mertebedeki Âyetinde tatbikatını yapmak, daha evvelce o Âyeti kendi bünyemizde tatbik edemezken ki o zaman bizce o Âyet müteşabih Âyet hükmünde idi, ne zaman ki bizde muhkem Âyet hükmüne geçti işte o zaman bir evvelki görevli olduğumuz Âyet veya mertebesinde olduğumuz Âyet “Nâsûh” Âyeti hükmüne geçiyordur.
Bütün bu Âyetler şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebeleri içerisinde olduğundan, şeriat mertebesi dahil bütün uygulamasını yapacağız. Allah neyi indireceğini bilir diyerek yeni bir Âyeti kast ediyor, Kûr’ân’ı Kerîm’in içerisinde zâten bunların hepsi mevcut gelmiştir, ama yaşam sistemini oluşturmamız gerekiyor.[110]