Men kefera bi(A)llâhi min ba'di îmânihi illâ men ukrihe vekalbuhu mutme-innun bil-îmâni velâkin men şeraha bilkufri sadran fe'aleyhim ġadabun mina(A)llâhi velehum ‘ażâbun ‘azîm(un)
Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah'ı inkar eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah'tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.
Kalbi iman ile sükûnet bulduğu halde (dinden dönmeye) zorlananlar dışında, her kim imanından sonra küfre kalbini açarsa, mutlaka onların üzerine Allah'tan bir gazab gelir ve kendilerine çok büyük bir azab vardır.
Nahl 106. ayet, iman ve küfür kavramlarının derinlemesine incelendiği, zorlama durumunda kalbin iman üzere kalmasının önemini vurgulayan ve küfre gönül açanlara yönelik ilahi gazabı ve azabı bildiren temel bir hükümdür. Ayet, kelimelerin semantik alanlarını ve bağlamsal anlam kaymalarını net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kefere (كفر) kelimesi, bir şeyi örtmek anlamına gelir. Şeriat dilinde ise Allah'ın birliğini, peygamberlerini veya şeriatını inkâr etmek demektir. Ayetteki 'men kefera billahi' ifadesi, iman ettikten sonra Allah'ı inkâr eden kişiyi tanımlar ve bu, imanı örten, gizleyen veya tamamen reddeden bir eylemi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Küfr (كفر) kavramı, Kur'an'da sadece bir inançsızlık durumu değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ve O'nun varlığını, birliğini ve kudretini reddetme eylemi olarak da ele alınır. Bu ayetteki 'kefera' fiili, kişinin bilinçli bir tercih ile imandan yüz çevirmesini, yani Allah'a karşı nankörlük etmesini ve O'nu inkâr etmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kefere (كفر) kelimesi, mecazi olarak bir şeyi gizlemek, örtmek anlamında kullanılır. Bu ayette ise iman ettikten sonra Allah'ı inkâr etmek, kişinin imanını gizlemesi veya tamamen reddetmesi anlamındadır. Bu, kişinin kalbindeki imanı örtmesi ve dışa vurduğu eylemlerle inkârı benimsemesi demektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان), emn (أمن) kökünden türemiştir ve güven vermek, emin olmak anlamına gelir. Şeriat dilinde ise Allah'a, peygamberlerine ve ahiret gününe kalben tasdik ve dil ile ikrar etmektir. Ayetteki 'min ba'di îmanihî' ifadesi, kişinin daha önce iman etmiş olduğunu, yani Allah'a güvenip tasdik ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman (إيمان), Kur'an'da sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir teslimiyet ve güven eylemidir. Allah'a iman etmek, O'nun mutlak otoritesini kabul etmek ve O'na tam bir güvenle bağlanmaktır. Bu ayetteki 'îmanihî' kelimesi, kişinin daha önce bu teslimiyet ve güven durumunda olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İman (إيمان), kalbin tasdiki ve dilin ikrarıdır. Bu, sadece bir bilgi değil, aynı zamanda bir eylem ve bağlılıktır. Ayetteki 'îmanihî' ifadesi, kişinin daha önce bu tasdik ve ikrarı gerçekleştirdiğini, yani mümin olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kerh (كره) kelimesi, bir şeyi istememek, hoşlanmamak anlamına gelir. İkrah (إكراه) ise birini istemediği bir şeyi yapmaya zorlamak demektir. Ayetteki 'illâ men ükrihe' ifadesi, kişinin küfrü dile getirmeye veya küfür eylemi yapmaya zorlandığını, ancak kalbinin iman üzere olduğunu belirtir. Bu, dışsal bir baskı sonucu yapılan eylemin, içsel inancı değiştirmemesi durumudur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İkrah (إكراه), bir kişiyi istemediği bir şeyi yapmaya zorlamaktır. Bu ayetteki 'ükrihe' fiili, kişinin küfrü dile getirmesi veya küfür eylemi yapması için dışarıdan bir baskıya maruz kaldığını, ancak kalbinin imanla mutmain olduğunu ifade eder. Bu durum, kişinin iradesi dışında gerçekleşen bir eylemi meşru kılar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İkrah (إكراه) kavramı, Kur'an'da genellikle zorlama, baskı ve tehdit altında yapılan eylemleri ifade eder. Bu ayetteki 'ükrihe' fiili, kişinin imanını gizlemesi veya küfrü dile getirmesi için hayati bir tehdit altında olduğunu, ancak kalbinin iman üzere sabit kaldığını vurgular. Bu, İslam hukukunda 'ikrah' hükmünün temelini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İtminan (اطمئنان), bir şeyin yerleşmesi, sakinleşmesi ve huzur bulması anlamına gelir. Ayetteki 'kalbuhu mutmainnun bil-îmân' ifadesi, kişinin kalbinin zorlama altında dahi imanla dolu, sakin ve huzurlu olduğunu, yani imanın kalpte kök salmış ve sabit kalmış olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Mutmain (مطمئن), kalbin bir şeye karşı tam bir güven ve huzur içinde olmasıdır. Bu ayette, zorlama altında küfrü dile getiren kişinin kalbinin imanla mutmain olması, imanın kalpteki sağlamlığını ve sarsılmazlığını gösterir. Dışsal baskı ne olursa olsun, kalbin iman üzere sabit kalması esastır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İtminan (اطمئنان), kalbin şüphelerden arınarak kesin bir bilgi ve inançla dolmasıdır. Ayetteki 'mutmainnun bil-îmân' ifadesi, kişinin kalbinin iman konusunda hiçbir tereddüt taşımadığını, tam bir kesinlik ve huzur içinde olduğunu vurgular. Bu, zorlama durumunda dahi imanın kalpteki gücünü ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şerh (شرح) kelimesi, bir şeyi açmak, genişletmek anlamına gelir. 'Şeraha sadrahu' (göğsünü açtı) ifadesi ise kalbin bir şeyi kabul etmeye, benimsemeye hazır hale gelmesini ifade eder. Ayetteki 'men şeraha bil-küfri sadran' ifadesi, kişinin küfrü gönülden isteyerek, ona meyilli olarak kabul ettiğini, kalbini küfre açtığını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Şerh (شرح), bir şeyi genişletmek ve açmaktır. Bu ayette 'şeraha sadran' ifadesi, kişinin kalbini küfre karşı genişletmesi, yani küfrü benimsemeye ve kabul etmeye gönüllü olması anlamındadır. Bu, zorlama olmaksızın, kişinin kendi iradesiyle küfrü tercih etmesini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Şerh (شرح) fiili, Kur'an'da genellikle kalbin bir şeye karşı açılması, genişlemesi ve onu kabul etmeye hazır hale gelmesi anlamında kullanılır. 'Şeraha bil-küfri sadran' ifadesi, kişinin küfrü sadece dile getirmekle kalmayıp, kalben de ona yöneldiğini, onu benimsediğini ve ona rıza gösterdiğini vurgular. Bu, zorlama altındaki durumdan farklı olarak, bilinçli bir tercihi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gadab (غضب), kalpteki kanın intikam alma isteğiyle kaynamasıdır. Allah hakkında kullanıldığında ise, O'nun inkârcılara yönelik cezalandırma iradesi ve hoşnutsuzluğudur. Ayetteki 'aleyhim gadabun minallahi' ifadesi, küfre gönül açanlara Allah'ın gazabının hak olduğunu, yani O'nun bu kişilerden razı olmadığını ve onları cezalandıracağını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Gadab (غضب), Allah'a nispet edildiğinde, O'nun kullarına yönelik azap ve intikam iradesidir. Bu, O'nun adaletinin bir tecellisidir. Ayetteki 'gadabun minallahi' ifadesi, küfrü tercih edenlere yönelik ilahi bir ceza ve hoşnutsuzluk beyanıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Gadab (غضب) kavramı, Kur'an'da Allah'ın belirli eylemlere karşı gösterdiği olumsuz tepkiyi ifade eder. Bu, O'nun adaletinin bir yansımasıdır ve genellikle küfür, şirk ve isyan gibi büyük günahlar karşısında ortaya çıkar. Bu ayetteki 'gadabun minallahi', küfre gönül açanlara yönelik ilahi bir ceza ve kınama anlamı taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azab (عذاب), bir şeyi engellemek, alıkoymak anlamına gelir. Şeriat dilinde ise, bir kişiye verilen ceza ve sıkıntıdır. Ayetteki 've lehum azabun azîm' ifadesi, küfre gönül açanlara büyük bir azabın, yani şiddetli bir cezanın hak olduğunu belirtir. Bu azap, hem dünyevi hem de uhrevi olabilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Azab (عذاب), bir kişiye verilen ceza ve eziyettir. Bu ayetteki 'azabun azîm' ifadesi, küfrü tercih edenlere verilecek olan cezanın büyüklüğünü ve şiddetini vurgular. Bu, Allah'ın adaletinin bir gereği olarak, işlenen günahın karşılığıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Azab (عذاب) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın günahkârlara yönelik cezalandırmasını ifade eder. Bu ceza, hem fiziksel hem de ruhsal sıkıntıları içerebilir. Ayetteki 'azabun azîm' ifadesi, küfre gönül açanların karşılaşacakları cezanın boyutunun ve etkisinin çok büyük olacağını belirtir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Men kefera bi(A)llâhi min ba’di îmânihi illâ men ukrihe vekalbuhu mutme-innun bil-îmâni velâkin men şeraha bilkufri sadran fe’aleyhim ġadabun mina(A)llâhi velehum ‘azâbun ‘azîm(un)” Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır. (16/106)
Kimin kalbi imân ile dolu olduğu halde küfre zorlanana hariç âyetin ilk kısmıdır.
Burada zahiri ve bâtini zorlanma vardır. Zâhiri koşullar ile inkar edenlerin elinde veya onların memleetinde zulüm altında olmaktır.
Bâtıni zorlanma ise irfan ehlinin ağyara karşı kendisini gizlemesidir. “İrfan ehlinin olmaz namı, nişanı denmiştir. Ehli olmayan yerlerde kendini ve kendinde bulunan hakkı, hakikati gizler. Örtüp, gizlemezse de Halllac-ı Mansur’un Ene’l Hakk demesi gibi diyetini başı ile öder.
Bir gün irfan ehlinin ikisi akşam namazına gitmişler. İmam efendi zammı sûreleri okurken sehven birinci ve ikinci rekatında kafirun sûresini okumuş. Namaz çıkışında bu iki arif birbirlerine bakarak biri diğerine, birini bana diğerini sana okudu demiş…
Âyetin ikinci göğsünü, gönlünü küfre açanların halinin nice olduğu anlatılmaktadır. Bu azaptan kurtulmanının yolu Muhammed-i necat tır. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;
Zîrâ ki, senin isteğin olmaksızın muhakkak o küfür değildir, ûsteksiz olan küfür tenakuz söylemektir.
Zîrâ küfrü ihtiyâr için evvelâ bâtınında bir istek zuhür eder. Sonra da o küfür zâhirinde peydâ olur. Eğer bâtınında bir istek ve irâde olmasa muhakkak o küfür değildir. Bil’akis bu hâl bir kadirin ve mücbirin seni küfre ikrâhı ve icbân olur; ve cebir ve ikrâh ile vâki’ olan küfür ise küfür değildir. Nitekim sûre-i Nahl'de buyrulur (Nahl, 16/106) ya’ni “îmandan sonra Allah’a küfreden kimse, kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ikrâh olunursa müstesnâdır. Velâkin kalbi küfür ile açılmış olan kimseler üzerine Allah’ın gazabı ve onlar için büyük azab vardır". Binâenaleyh bâtınında küfre meyil ve istek olmadığı hâlde zâhirde küfrünü söylemek tenâkuzdur ve zâhiri ile bâtını bozmaktır.[114]
Dost işâret ettiği vakit fenâ kalmaz. Küfür îmân oldu. Çünkü küfür onun içindir.
Hakîkî dost olan Hak Teâlâ emir ettiği vakit fenânın fenâlığı kalmaz. Meselâ İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet buyurulan hadîs-i şerifte “Şâiller tese’ülde olan zillet ve hakâreti bilseler idi dilenmezler idi.” Ve sûre-i Nahl’de vâki’ (Nahl, 16/106) ya’ni “îmânından sonra Allâh’a küfür eden kimse gazab-ı İlâhîye müstehak olur ise de kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ikrâh ve icbâr olunan kimse küfür ederse müstesnâdır” buyurulur. Binâenaleyh ikrâh ve icbâr olunan kimseden a’mâl ve akvâl-i küfr sâdır olsa kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ondan sâdır olan bu küfür müsâade-i İlâhî üzerine ayn-ı îmân olur. Nitekim Kureyş ashâb-ı kirâmdan Ammâr hazretlerine ikrâh ve icbâr edip istedikleri kelime-i küfrü söylettiler. Hz. Ammâr ellerinden kurtulup ağlayarak Resûl-i Ekrem’e geldi. Cenâb-ı Peygamber onun gözlerinin yaşını silip buyurdu ki: “Ey AmmârI Hiç çekinme. Eğer Kureyş yine seni kelime-i küfre ikrâh ve icbâr ederse lisân-ı zâhir ile onlara muvâfakat et!" Velhâsıl Hakk’ın emri ve müsâadesi ile vâki’ olan küfür îmân olur. Zîrâ bu ihtiyâr olunan küfür dahi Hak içindir.
Her bir kötüyü ki, onun emri öne getirir, o âlemin iyilerinden ileriye geçer.
Hakk’ın emri dâiresinde yapılan her bir kötü halk-ı âlemin iyi gördüğü ef âlin hepsinden daha ileriye geçer ve onlann ilerilerinden efdal olur. Nitekim zâhirde bir kabâhati yok iken bir mürâhik çocuğu Hızır (a.s.)ın öldürmesi, Mûsâ (a.s.)ın şerîatinde ve bilcümle halkın nazarında bir kötü [fiil] idi. Vaktâki Hızır (a.s.) o fiili Hakk’ın emri ile icrâ etti, bu fiil-i kati halkın iyi gördüğü o çocuğu sıyânetten daha efdal oldu. Hızır (a.s.)m diğer fiilleri de bu kıyâs üzeredir; ve insân-ı kâmilin ef âli dahi cenâb-ı Hızır’ın ef âli menzilesindedir.