Żâlike bi-ennehumu-stehabbû-lhayâte-ddunyâ ‘alâ-l-âḣirati veenna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-lkâfirîn(e)
Bu, onların dünya hayatını sevip ahirete tercih etmelerinden ve Allah'ın kafirler topluluğunu asla doğru yola iletmeyeceğindendir.
Bu (azab) şundan dolayıdır ki, onlar, dünya hayatını sevmiş ve onu ahirete tercih etmişlerdir. Allah da kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.
Nahl Suresi 107. ayet, dünya hayatının ahirete tercih edilmesinin ve bunun inkarcıların hidayetten mahrum kalmasının temel nedeni olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, 'tercih etme', 'dünya hayatı', 'ahiret' ve 'inkarcılar' gibi anahtar kavramlar üzerinden bu tercihin sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hubb' (sevgi) kökünden türeyen 'istihbâb' kelimesinin, bir şeyi diğerine tercih etme, daha çok sevme ve onu seçme manasına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, dünya hayatını ahiret hayatına tercih etme, onu daha değerli ve sevimli bulma eylemini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'istihbâb' kelimesini 'ihtiyâr' (seçme, tercih etme) anlamında kullanır. Ayetteki 'istahabbû' fiili, dünya hayatını ahirete tercih etmeleri, yani dünya hayatını seçmeleri ve ona yönelmeleri olarak açıklanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'istihbâb'ın sadece sevmek değil, aynı zamanda bir şeyi diğerine üstün tutarak onu seçmek ve ona meyletmek anlamını taşıdığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, inkarcıların dünya hayatının geçici zevklerini ahiretin ebedi nimetlerine tercih etme eğilimini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hayât' kelimesinin 'hayy' (canlı) kökünden türediğini ve varoluşun, canlılığın temelini oluşturduğunu belirtir. Ayetteki 'el-hayâted-dünyâ' ifadesi, geçici olan, sonlu dünya yaşamını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hayât'ı, ruhun bedende bulunmasıyla ortaya çıkan idrak ve hareket yeteneği olarak tanımlar. Ayetteki 'el-hayâted-dünyâ', insanların içinde yaşadığı, maddi ve geçici olan bu dünya hayatını temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'dünyâ' kelimesinin 'denâvet' (yakınlık, alçaklık) kökünden geldiğini ve ahirete nispetle daha yakın ve daha değersiz olanı ifade ettiğini belirtir. Ayette, ahiretin karşısında yer alan, geçici ve fani olan bu yaşamı tanımlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'dünyâ' kelimesinin 'ednâ' (en yakın, en alçak) kelimesinin müennesi olduğunu ve ahiretten önce gelen, maddi ve geçici olan bu âlemi ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, inkarcıların tercih ettiği, fani olan yaşamı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'âhiret' kelimesinin 'ahîr' (son) kökünden geldiğini ve dünya hayatından sonraki ebedi yurdu, son durağı ifade ettiğini belirtir. Ayette, inkarcıların dünya hayatına tercih etmedikleri, ancak gerçek ve kalıcı olan yaşamı temsil eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'âhiret'i, dünya hayatının zıddı olarak, yani son ve ebedi olan yaşam olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, dünya hayatının geçiciliğine karşılık, sonsuzluğun ve gerçek mükafatın veya cezanın yeri olan ahireti ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'küfr' kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu bağlamda Allah'ın nimetlerini veya hakikati örtmeyi, inkar etmeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'kâfirîn', Allah'ın varlığını, birliğini ve ahiret gerçeğini inkar eden, bu gerçekleri örtbas eden kimseleri tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve 'şükür' kavramının zıddı olarak, Allah'ın lütuflarını ve hakikati görmezden gelme, nankörlük etme anlamını taşıdığını açıklar. Ayetteki 'kâfirîn', dünya hayatını ahirete tercih ederek Allah'ın ayetlerini ve vaatlerini inkar eden, bu tercihle nankörlük eden topluluğu ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'küfr'ün lügatte örtmek anlamına geldiğini, şer'î ıstılahta ise Allah'ı, peygamberlerini ve getirdiklerini inkar etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'kâfirîn', dünya hayatına olan düşkünlükleri nedeniyle ahiret gerçeğini ve Allah'ın hidayetini reddeden kimselerdir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Zâlike bi-ennehumu-stehabbû-lhayâte-ddunyâ ‘alâ-l-âhirati veenna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-lkâfirîn(e)” Bu, onların dünya hayatını sevip ahirete tercih etmelerinden ve Allah’ın kâfirler topluluğunu asla doğru yola iletmeyeceğindendir. (16/107)
Zât-ı mutlak kendini daha henüz her hangi bir vasfı ile vasıflandırmazdan evvel, yâni kendini bir isim ile vasıflandırmazdan evvel Ahadiyyetinde iken inniyyet-i ile Hadîs-i Kûds-î de bildirildiği üzere, (Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.)
(Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim-arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.)
“Küntü” (Ben idim) ifadesiyle Zat-ı Mutlak kendine daha henüz bir isim vermezden evvel kendini isimsiz (ben) diye ifade ederek bildirmektedir.
“Kenzen mahfiyyen” (gizli bir hazine.) ifadesi ile â’maiyytinin hakikatini bildirmektedir.
“Fe ahbebtü” (Sevdim-arzu ettim.) İfadesi ile Zât-ı Mutlağın âlemde ilk olarak faaliyyete geçen sıfatının (hub) muhabbet sıfatı olduğunu bildirmektedir.
“En urafe” (ârif olmak-bilinmeklik.) İfadesi ile bilmek ve yaşamak-irfaniyyet-i nin ne derece mühim olduğunu ve bilinçli sevginin irfaniyyet sıfatı ile güzel olduğunu bildirmektedir.
(Fe halektül halke) (Mükevvenât-halkı, halk ettim.) İfadesiyle Ulûhiyyetinden halkıyyetine olan tenezzülünü ve halkıyyet sıfatını bildirmektedir.
(li uğrafe bihi.) (Halk ve mükevvenatımdan yola çıkarak bana arif-bilici, olmanız için. Bu halkıyyet ve tenezzülü itibariyle Onu tanımağa çalışarak gelinen yoldan tekrar geriye dönmek için.
Âlemdeki muhabbet ve sevgiler Zât-ı mutlağın (hub) muhabbet sıfatına dayanmatadır. Anna babanın evladına muhabbeti, eşlerin birbirine muhabbeti, bir kediyi sevmek, saksıdaki bir çiçeğe sevgiyle bakmak, mimar veya mühendisin kendi yaptığı esere olan muhabetinin kaynağı (hub) dur.
O zaman dünya muhabbetinin kaynağıda bu (hub) dur. Ama bu muhabbet bu dünya nın hazreti şehadet olduğu ve hakk’ın ef’âl tecellisi ve zuhuru olduğunu idrakinde bir muhabbet olduğu zaman geçerli ve işin hakikat yönüdür. Ama bu dünya muhabbeti şeytanın vehimi, nefsi emnmarenin hayali besliyorsa ahrete-ahire tercih edildiği için inkar edenler doğru yola iletilmezler. “İz-T.B” Tasavvufta dört terk vardır.
1- Terki Dünya, 2– Terki Ukba, 3-Terki hest ve 4- Terki terktir.
Sırası ile dünyayı terk, ahireti tert, varlığı-benliği terk ve terk ettiklerinide terktir.
Ahireti isteyeninde dünya sevgisini terk etmesi lazımdır. (Murat Derûni) Bir başka açıdan Bakara sûresine bakacak olursak;
(İcl) buzağı hadisesi Kûr’ân-ı Kerîm (2/92) “o buzağayı (tanrı) edinmiştiniz.” (2/93) “yüreklerinde o buzağayı içirildiler-buzağı sevgisi yüreklerine içirildi.” İşte bu ve benzeri Âyet-i Kerîmeler Ben-î İsrâîl’in içinde bulunduğu rûh halinin hakikatini açık olarak ifade etmektedir. Uzun süre yaklaşık (400) sene kadar, bu süre içerisin de Mısırlıların “bakara” kültüründen ne kadar çok etkilendikleri açık olarak görülmektedir. İnsanların şartlanmışlık ve alışkanlıklarından kurtulması oldukça zor olmaktadır.[115]
“Buzağı sevgisi yüreklerine içirildi” ifadesi çok dikkat çekicidir. Nefis te heva ile dünya sevgisini içer…