Yevme te/tî kullu nefsin tucâdilu ‘an nefsihâ vetuveffâ kullu nefsin mâ ‘amilet vehum lâ yuzlemûn(e)
Herkesin nefsi için mücadele ederek geleceği, kendilerine zulmedilmeksizin herkese yaptığının karşılığının eksiksiz ödeneceği günü düşün.
O gün, herkes nefsini kurtarmak için uğraşarak gelir ve herkese yaptığı işin karşılığı tamamiyle ödenir ve hiç kimseye de zulmedilmez.
Nahl Suresi 111. ayet, kıyamet günündeki bireysel hesaplaşmayı ve adaleti vurgular. Her nefsin kendi savunmasını yapacağı ve amellerinin karşılığını eksiksiz alacağı bir günü tasvir ederken, ilahi adaletin tecellisini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nefs kelimesi, Kur'an'da ruh, can, beden, zat ve hakikat gibi farklı anlamlarda kullanılır. Bu ayette ise 'her nefs' ifadesiyle her bir bireyin, şahsın kastedildiği, kıyamet gününde herkesin kendi varlığı adına mücadele edeceğine işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nefs' kavramının Kur'an'da hem bireysel varlığı hem de içsel benliği ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, kıyamet gününde her bireyin kendi kaderiyle yüzleşeceğini ve başkasının yükünü taşıyamayacağını vurgular, bu da kavramın bireysel sorumluluk boyutunu öne çıkarır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cidal, bir şeyi ispatlamak veya çürütmek için yapılan tartışmadır. Ayetteki 'tücâdilü' ifadesi, kıyamet gününde her nefsin kendi amelleri hakkında, kendi lehine veya aleyhine deliller sunarak bir tür savunma yapacağını mecazi olarak anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Cidal, haklı veya haksız bir iddia uğruna çekişmek, münakaşa etmektir. Bu ayetteki kullanımı, her nefsin kendi nefsini kurtarmak için çaba göstereceğini, kendi amellerini savunacağını ve başkasıyla ilgilenmeyeceğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Vefâ kökünden türeyen 'tüveffâ', bir şeyin tamamının verilmesi, eksiksiz ödenmesi demektir. Ayetteki bağlamda, kıyamet gününde her nefsin dünyada işlediği amellerin karşılığının, hiçbir eksiklik veya fazlalık olmaksızın tam olarak verileceğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Vefâ, bir şeyi tamamlamak, eksiksiz kılmaktır. 'Tüveffâ' fiili, amellerin karşılığının tam olarak ödeneceğini, yani ne bir eksiklik ne de bir haksızlık yapılacağını ifade eder. Bu, ilahi adaletin mutlak tecellisini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Amel, kasıtlı olarak yapılan her türlü fiildir. Ayetteki 'mâ amilet' ifadesi, her nefsin dünyada bilinçli olarak yaptığı iyi veya kötü tüm eylemleri kapsar ve bu eylemlerin karşılığının verileceğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Amel kelimesi, Kur'an'da genellikle insanın iradi fiillerini ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, kıyamet gününde hesaplaşmanın temelini oluşturan, bireyin dünyadaki tüm iradi davranışlarını ve bunların sonuçlarını işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymak, hakkı sahibine vermemektir. Ayetteki 'lâ yuzlemûn' ifadesi, kıyamet gününde hiçbir nefsin hakkının eksiltilmeyeceğini, kimseye haksızlık yapılmayacağını ve ilahi adaletin mutlak olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Zulüm, haddi aşmak ve başkasının hakkına tecavüz etmektir. Bu ayetteki olumsuz kullanımı, Allah'ın kullarına asla zulmetmeyeceğini, her nefsin kendi amellerinin karşılığını adil bir şekilde alacağını ve kimsenin haksızlığa uğramayacağını kesin bir dille ifade eder.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Yevme te/tî kullu nefsin tucâdilu ‘an nefsihâ vetuveffâ kullu nefsin mâ ‘amilet vehum lâ yuzlemûn(e)” Herkesin nefsi için mücadele ederek geleceği, kendilerine zulmedilmeksizin herkese yaptığının karşılığının eksiksiz ödeneceği günü düşün. (16/111)
Eğer nefis mücahadelesi ve nefis muhasebesi daha bu dünya hayatında yapılmazsa kişinin nefis mücadelesi kıyamet gününde yine kendi menfaatini kollayacağı ama kendi nefsi ile menfi-müsbet ne işledi ise eksiz ödenecektir.
“Mücahadesi olmayanın müşahadesi olmaz” demişlerdir.
“Nefis” kelimesi âyette 3 kere geçmektedir.
İlm’el Yakîn olarak nefis mücahesini yapan, Ayn’el Yain olarak müşahade eder ve Hakk’el yakîn olarak;
“Men arefe nefsehu, fakad arefe rabbehu” “Kim ki kendi nefsine arif oldu bu halde gerçekten kendisi Rabbine arifdir.” (Murat Derûni) Kûr’ân-ı Keriym Yusuf Sûresi 12/53. âyetinde;
وَعْوارَةُ بِالسَّعفَسَ لَامَعالذَّأإِنْ
“innennefse leemmaretün bissui” Meâlen :
“Nefs daima kötülüğü emredicidir.” hükmüyle bakıp sadece bu haliyle özleştirerek ona en büyük zûlmü yaparak bu yoldan kendi nefsimize de zûlum etmiş olmaktayız.
Evet nefislerimizin bu özelliği vardır, fakat bu özellik küçük bir sahasını işgal eder, eğer eğitilmezse her tarafına yayılır. Güzel bir eğitim ile ise “emmarelik”ten kurtularak Mi’rac’a doğru kanat açılır.
Dendi ki, “nefs” terbiye olunca olur, “nefiiiiis”.
Yukarılarda bahsedilen “nefes-i Râhmani” genel ola-rak bütün âlemlere yayılınca oralarda meydana gelen her bir birey – varlığın aldığı isim “nefs” oldu. İşte bu yoldan “nef-sini bilen kişi Rabb’ını bilmiş,” oldu.
Hadisi Şerifte belirtilen;
“men arefe nefsehu fekad arafe rabbehu.” Meâlen :
“Kim ki nefsine arif oldu ancak o Rabb’ine arif oldu.” Kûr’ân-ı Keriym Bakara Sûresi 2/54. âyetinde;
كَمْ ظَلَمْتُمْ أَنْفُسَكُمْعإِذْ
“inneküm zâlemtüm enfüseküm” Meâlen :
“Muhakkak sizler nefislerinize zûlmettiniz.” Yani, nefsinizi gerçek mânâda tanıyıp one göre mua-mele edemediğiniz için nefsinize zûlm etmiş oldunuz. Daha çok geniş mânâları olan bu âyet-i kerime oldukça açık görün-mekte ve pek çok gerçeği ifade etmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Bakara Sûresi 2/54. âyetinde;
طفَاقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ
“fæktülu enfüseküm” Meâlen :
“Nefislerinizi öldürünüz,” ifadesinde belirtilen ölüm (genel olarak) “nefs-i emmare” yönlü aldığınız “tatlanma duygularınızı öldürün” demektir. Çünkü o tür duygular gaflete, gaflet de mutlak uzaklığa götürür.
Kûr’ân-ı Keriym Taha Sûresi 20/41. âyetinde;
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي
“væstana’tüke linefsiy” Meâlen :
“ve seni kendi nefsim için seçtim,” ifadesinde;
Cenâb-ı Hakk: Mûsâ (a.s.) hakkında buyurduğu bu ilâhi kelâmında, nefsinin zuhur mahalli olan “mertebeyi Mû-seviyyet”ten haber vermektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Tevbe Sûresi 9/128. âyetinde;
لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ
“lekad caeküm rasûlün min enfüsiküm aziyzün” Meâlen :
“Andolsun ki, size içinizden, nefsinizden aziz bir rasûl geldi,” ifadesinde, genel anlamda, içinizden yani sizin benzeriniz bir “rasûl” geldi, özel anlamda ise, kendi içiniz-den, yani “nefsinizden” bir “aziz rasûl” geldi.
Dikkat edersek bize gelen “aziz rasûl” yani “ilham-ı ilâhi”ye nefsimiz “mahal” zuhur yeri olmakta ve ne şerefli bir görev yapmaktadır. Uzun izahları olan bu mübarek kelâmı da bu kadarla yetinerek yolumuza devam edelim.
Kûr’ân-ı Keriym Â’li İmran Sûresi 3/185. âyetinde;
كُلِّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ
“küllü nefsin zaikatül mevti” Meâlen :
“Her nefis ölümü tadacaktır,” ifadesinde, ölümün yok olunacak bir şey olmadığı, ancak “nefs” tarafından tadı-lacak birşey olduğu açık olarak bildirilmektedir.
O halde emmare mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik değişik olacaktır.
Gerçek ifade ölümün “beden” tarafından değil “ne-fis” tarafından tadılacağıdır. Böylece nefsimizin üzerimizde ne büyük tesiri ve yeri olduğu da görülmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Fecr Sûresi 89/27-28. âyetinde;
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً
“ya eyyetühennefsül mutmeinnetü” (27)
“irci’ıy ila rabbiki radıyeten merdıyyeten” (28) Meâlen :
“Ey Mutmeinne nefse ulaşan Radiyye ve Merdiyye olarak Rabb’ına dön,” ifadesinde, bireysel nefsi emmare-siyle yaşıyorken, yapmış olduğu riyazât ve mücahedelerle “levvame” nefse, oradan “mülhime” nefse, oradan “mut-meinne” nefse uruc eder (yükselir).
Bu halde kişi kendinde var olan hakikatin, “Hakk”ın hakikati olduğunu “mutmain” bir kalb ile idrak ettiğinde kendisinde bu hitap meydana gelir.
Diğer mertebelerde hitap insânlara umumi iken burada “hususi” teke tektir. Hakk’ın esma-i ilâhiyyesinin üzerindeki tesiratını idrak eden mutmeinne nefs, Rabb’ından razı, Rabb’ı da o mahalde kendi isimlerinin zuhurunu görünce “merzi” yani kulundan razı olmuş olur. Bu halinde nefs’in hakikatiyle meydana geldiği anlatılmaktadır.
Kûr’ân-ı Keriym’de nefs hakkında pek çok âyet vardır, misâl olarak bu kadarla yetinelim ve yolumuza devam edelim.
Efendimiz (s.a.v.) zaman zaman sözlerinin başında şu ifadeyi kullanmıştır.
“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun, ki”
Cenâb-ı Hakk’ın altı sıfat-ı zâtiyyesinden bir de “kâ-imi bi nefsihi” yani “nefsiyle kaim” olmasıdır.Yukarıdan beri özet olarak belirtilenlerden açık olarak anlaşıldığına göre, her insânın bir nefsi var, Peygamberimizin de bir nefsi var. Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin dahi bir nefsi var, bir de her varlıkta mevcud “nefs-i külli” var olduğudur.
Böylece “nefs” sözcüğünün ne kadar mühim bir ifade ve yaşam olduğu anlaşılmaktadır.
Arifler nefsi şöyle tarif ettiler :
- Nefs ise ancak o şey’in zâtıdır.
- Nefs mertebesi, cisim mertebesinden daha yücedir.
- Bir nefs ki, bizzât âlemin ilmi ile doludur.
- Bütün mevcudatın baskısına sahip bulunan ilâhi Nûr için “Nefs-i külli” tabiri kullanılır.
- Akl-ı kül ile nefs-i küllün birleşmesinden bu âlemler meydana geldi.
- Akl-ı küllün sembolu, Âdem; nefs-i küllün sembolu, Havva’dır.
- Allah-ü Teâlâ, Rasûlullah efendimizi kendi zâtından halketti, nefsini de kendi nefsinden halketti.
- Âdem (a.s.) ın nefsini, Rasûlullah (s.a.v.) efendimi-zin nefsinden bir sûret olarak halketti.
- Âdem’in zâtı ise, Rûbubiyyet zâtından meydana ge-tirilmiştir.
- Allah’ın zâtı, kendi nefsinden ibarettir. Öyle ki: Yü-ce Allah onunla vardır. Zira o “nefsi ile kaim”dir. (“kaimi bi nefsihi”)[117]